Şu An Okunan
İzleyenleri İzlemek

İzleyenleri İzlemek

1 Mayıs İşçi Bayramı’ndan birkaç gün önce 27 Nisan 2021’de, Emniyet Genel Müdürlüğü bir genelge yayımlayarak eylemlerde görüntü ve ses kaydı alanlar hakkında yasal işlem yapılacağını duyurdu. Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi’nin sosyal medya hesabından paylaştığı genelgeye göre, kolluk personelinin kişilik hakları ve “özel hayat”larının gizliliği “görevin yapılmasını engelleyecek boyutta” ihlal edilmekte ve görüntüleri güvenliklerine zarar verecek şekillerde dijital platformlarda yayımlanmaktaydı. Kişisel verilerin korunması ilkesini sivil vatandaştan kolluk kuvvetlerine doğru esneten genelge, ayrıca kanunî şartlar oluşmadan önce de, görüntü ve ses alanlara ucu açık bırakılmış şekil ve dozlarda müdahale etmeye teşvik ediyordu: “Personelimizin görevini ifa ederken bu tür ses ve görüntü alınmasına tevessül edecek davranışlara fırsat vermemeleri, eylemin veya durumun niteliğine göre kayıt yapan kişileri engellemeleri…” Bu anlamda, 1 Mayıs’ta Ankara’da bir Yol TV muhabirinin telefonunun “genelge var” denilerek elinden alınması ve yere atılarak kırılması geleceğe kısa bir bakış atmak gibi oldu. İronik olan, bu hak ihlalini, telefonun kırılma anını, yine o telefonun çektiği görüntüler sayesinde izleyebilmemiz.

Yasaklanmaya çalışılan görüntü ve sesler sadece ‘kanıt’ olarak işlev görmüyor, bir yandan da direnişin hafızasını oluşturuyor.

Sansürün türlü çeşidinin siyasi ve kültürel alanı boğduğu bir iklimde bu defa da eylem alanı sansürlenmeye çalışılan. Kamusal söz üretme alanlarından biri daha, üstüne üstlük özel hayatın korunması gerekçesiyle sansürleniyor. Olaylar, ulus-devletlerin gözetleme tekniklerini günbegün geliştirdiği küresel kapitalist bir dünyanın, insanların sosyal medya paylaşımları yüzünden kapıları kırılarak gece yarısı gözaltına alındığı bir coğrafyasında geçiyor. Korku ekonomisi ve daimî bir kriz algısı ile ulusal bekanın her daim tehdit altında olduğu fikrini ayakta tutmaya çalışan bir iktidarın, aslen “güvenliği sağlayanların” yani bir anlamda muktedirleri koruyanların güvenliğini sağlamakla ilgilendiği aşikâr. Polis “işini yaparken” kayıt altına alınmasın ki kendini güvende hissedebilsin. Görüntü ve ses çoğaltılmazsa an hiç yaşanmamış sayılabilir. Muhbir vatandaşın geçer akçe kılınmaya çalışıldığı bir ortamda, muhabir vatandaşın önünü kesmeye, eylem alanında dayanışmanın yolunu tıkamaya, tanık olmayı yasaklamaya çalışan bir genelge bu. Görüntü/ses dolaşımının hak ihlâllerini kanıtlayabildiği, hak arama yollarını açabildiği; mücadelelerin biraz da görüntü ve seslerle yayıldığı, kalıcılaştığı ve haberleştiği bir dönemde şaşırtıcı sayılmaz. Çünkü yasaklanmaya çalışılan görüntü ve sesler sadece ‘kanıt’ olarak işlev görmüyor, bir yandan da direnişin hafızasını oluşturuyor; özellikle de anında paylaşımın mümkün olduğu bir dönemde mücadele hissini büyütüyor, “kayıt”sız kalmayı zorlaştırıyor. İmgenin gücü, gerçekten de hem dayanışanları göz hizasında birleştirmesinde, hem de gücü elinde bulunduranın “işini yapmasını”, yaptığının yanına kâr kalmasını zora sokmasında, onu hesap vermeye zorlayabilmesinde yatıyor.

‘AŞAĞIDAN GÖZETLEME’NİN KISA TARİHİ

Bir an için geri saralım ve biraz uzaklara gidelim. Sene 1991. Kayıt altına almanın kayıt altına alınan olayın gidişatını değiştirdiği sembolik anlardan biri: Rodney King davası. Genç siyah bir adam olan Rodney King, Los Angeles’ta aşırı hız yaptığı gerekçesiyle bir polis aracı tarafından kovalanır, durdurulur ve beş polis tarafından şiddetli bir şekilde darp edilir. Bu esnada o mahallede yaşayan George Holliday adlı kişi 10 dakika boyunca olayın videosunu çeker ve videoyu bir televizyon kanalına verir. Polisin King’in kafasını ayakları altında ezdiği, belki de ilk viral video tanımını üstlenebilecek bu görüntüler, toplumsal belleğe kazınır ve Amerika’da polisin siyahlara uyguladığı şiddet üzerine benzeri olmayan yaygınlıkta bir tartışma başlatır. Zaten birçokları için aşikâr olan ırksal profilleme, kayıt altına alınarak kanıt haline gelmiş ve benzeri sayısız olay gibi cezasız bir şekilde tarihe gömülmekten kurtulmuştur. Yine de imajın gücü sınırlıdır; açılan davada polisler önce suçsuz bulunur. Davanın sonucu, siyahlar arasında halihazırda yoksulluk, işsizlik, polis şiddeti ve sistematik ırkçılık yüzünden biriken öfkenin patlamasına yol açar ve günlerce sürecek olan 1992 Los Angeles ayaklanması başlar. Polislerin yeniden yargılanması yönünde yapılan baskı sonuç verir ve 1993 yılında içlerinden iki tanesi (Laurence Powell ve Stacey Koon) suçlu bulunur. Fakat sadece iki buçuk yıl hapis cezası alırlar.

Rodney King’in bir grup polis tarafından linç edildiği görüntüleri George Holliday, Video8 formatında kayıt alan el kamerası (handycam) ile çekmişti. (3 Mart 1991)
Küresel direniş hareketleri, yukarıdan gözetlemenin (surveillance) karşısında aşağıdan gözetleme (sousveillance) taktikleri geliştirdi.

Bundan tam 29 sene sonra 20 Nisan 2021’de, George Floyd’u öldüren polis Derek Chauvin’in kendisine yöneltilen suçlamalarının tümünden suçlu bulunduğu anın yoğunluğunu böyle bir tarihî arka planda anlamak mümkün. Bir yandan cezasız kalan onca suçun ve yasın ağırlığı, diğer yandan ırkçılık karşıtı mücadelenin bir zafer anı. Floyd’un ölümü de dünyanın gözleri önünde gerçekleşti. 25 Mayıs 2020’de dolandırıcılık şüphesiyle Minneapolis’te gözaltına alındığında polisin 8 dakika 46 saniye boyunca diziyle Floyd’un boynuna bastırdığını gösteren görüntüler orada bulunan genç kadın Darnella Frazier tarafından çekilmişti. Floyd’un sarf ettiği “nefes alamıyorum” sözleri, akabinde gerçekleşen protestolarda, bu karabasan gibi devam eden şiddet tarihini özetleyen bir söz öbeğine dönüştü; pankartlara yazıldı, maskelerin üzerine basıldı. Görüntüler yayıldıkça ırkçılık ve polis şiddeti karşıtı eylemler de yayıldı; Minneapolis’ten başka şehirlere sıçradı. Kayıt altına almak Floyd’un ölmesini engelleyemedi ama bu görüntüler olmasaydı çok büyük ihtimalle Floyd’un katili ceza almayacaktı.

Derek Chauvin adındaki polisin George Floyd’u öldürmesinin görüntülerini Darnella Frazier cep telefonuyla çekti. (25 Mayıs 2020)

İzmir 1 Mayıs eylemlerinde polisin sendikacıları gözaltına alırken yaptıkları, George Floyd’a yapılanları hatırlattı. (1 Mayıs 2021, fotoğraf: Tenzile Aşçı)

Yaygınlaşan iletişim araçları ile kolaylaşan ve anaakım medya gruplarının siyasi ve ekonomik ilişkilerinden bağımsız haber toplama ve yayma biçimi, 1990’ların sonunda ABD’de “yurttaş gazeteciliği” olarak tanımlanmaya başlanmıştı. Artık bloggerlar veya Twitter kullanıcıları da gazetecilik yapıyor, sermayeden ve egemen söylemlerden bağımsız içerik üretebiliyordu. Haberin gitgide teknik ekipman gerekliliğinden ve aracılardan bağımsız şekilde yapılabilir olması, özellikle de eylemcilerin kendi hikâyelerini daha kolay anlatabilir ve yayabilir hale gelmesi, Walter Benjamin’in iletişim teknolojilerinde gördüğü politik potansiyeli, yazar ve üreten arasındaki ayrımın ortadan kalkması arzusunu akla getiriyordu.

Bu imgeler eylemleri haber ajanslarının kuşbakışı açısından yere indirdi; mücadelelerin karmaşık yapısını, çelişkili anlarını, gündelik hayatı örgütleme biçimlerini görünür kıldı.

Eylemlerde kaydedilen görüntü ve sesler, sadece hak ihlâllerini belgelemiyor, mücadelelerin saiklerini anlatmasına ve başka mücadelelerle temasa geçmesine de olanak veriyordu. Alternatif küreselleşme hareketinin miladı sayılan 1999 Seattle Muharebesi esnasında gözlerinden biber gazını silip haber başına oturan eylemciler tarafından başlatılan ve dünyaya yayılan açık yayıncılık ağı Bağımsız Medya Merkezi Indymedia’nın sloganı, “medyadan nefret etme, medya ol” idi. Artık video-eylemcilerden, aktivist-gazetecilerden daha çok bahsediliyordu. Görüntü/ses üreten kişinin eylemin bir parçası olması, üretimin kendisinin, ve hatta görüntü/sesin de eylemin parçası olması, 2000’lerin başındaki anti-kapitalist hareketlerden, 2000’lerin sonlarında Tunus ile başlayan halk ayaklanmalarına, Wall Street’i İşgal Et hareketinden Gezi Direnişi’ne, farklı mücadeleleri şekillendiren faktörlerden biri oldu. Bu imgeler eylemleri haber ajanslarının kuşbakışı açısından yere indirdi; mücadelelerin karmaşık yapısını, çelişkili anlarını, gündelik hayatı örgütleme biçimlerini görünür kıldı. Küresel direniş hareketleri, ‘yukarıdan gözetleme’nin (surveillance) karşısında ‘aşağıdan gözetleme’ (sousveillance) taktikleri geliştirdi. Polisleri gözetleme timleri oluşturuldu, hak ihlâlleri belgelendi, bir yerden bir yere güvenlik kameralarını bertaraf ederek gitme rotası veren web siteleri oluşturuldu, güvenlik kameralarının ekranının tam önüne gelecek şekilde uçan balonlar yerleştirildi. Mücadeleler dolaşıma giren görüntü ve sesler üzerinden birbirinden haberdar oldu, selamlaştı, ortaklaştı, konuştu.

GÜVENLİK GÜÇLERİNİ “KORUYAN” SENKRONİZE YASALAR

“Faili meçhul” cinayetlerin kanıksandığı ve polis şiddetinin normalize edildiği ülkelerde, devletin kontrolünde olmayan görüntü ve ses aygıtları ‘adalet’ fikrinin -belki yegâne- taşıyıcısı haline geliyorlar. Zira bu coğrafyanın yakın yakın tarihinden de çok iyi biliyoruz ki, zırhlı araçlara ait kamera görüntüleri, mobese kayıtları, güvenlik kameraları kayıtları vs. devlet müdahalesine açık kaynaklar. Güvenilmez olmanın ötesinde, çoğu kez sorumluluğu ortadan kaldırmak için silinen, kesintiye uğratılan, imha edilen görüntü kaynakları bunlar. Uğur Kurt’un Mayıs 2014’te Okmeydanı Cemevi avlusunda beklerken vurulması ve 2015 Tahir Elçi cinayeti gibi yakın geçmişte yaşanan çeşitli vakalarda kanıt niteliğindeki görüntülere erişim kısıtlamaları gerçekleştirildi. Öte yandan, Kemal Kurkut’un 2017 yılında Diyarbakır’daki Newroz alanına girerken polis tarafından vurulması gazeteci Abdurrahman Gök tarafından fotoğraflandı. Polis delil yetersizliğinden beraat ederken, Gök 20 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanıyor.1 Devlet aygıtları, resmî ya da ticari kurumların kameralarına ait görüntü kaynaklarını ortadan kaldırabiliyor; hakikat bir gazetecinin/eylemcinin fotoğraflarında ise belgeleyeni veya belgeleme faaliyetinin kendisini kriminalize edebiliyor; “hakikat”in seyrini düzenlemeye soyunuyor. Yurttaş haberciliğinin bir tehdit olarak algılanmasının sebeplerinden biri de bu: Devlet aygıtlarını, kontrollerinin dışında bir kamusallık ihtimaliyle -ve tabii bu ihtimalin ‘adalet’ fikriyle güçlü bir bağa sahip olması gerçeğiyle- yüz yüze getirmesi. 

Türkiye’de yayımlanan genelge, son dönemde dünyanın farklı yerlerinde baskı, şiddet ve sansür biçimlerinin, pandemi koşullarından da beslenerek artan şekillerde senkronize olmasının yeni bir örneği aslında. 2020 Kasım-Aralık aylarında Fransa’da polislerin görüntülerinin çekilmesi ve yayımlanmasını yasaklayan Genel Güvenlik Yasa Tasarısı güvenlik güçlerinin görüntülerini yayınlayanlara 1 yıl hapis ve 45 bin euroya kadar para cezası öngörüyordu. Yasa tasarısı, siyah müzisyen Michel Zecler’in üç polis tarafından darp edildiği görüntülerin dolaşıma girip tartışma koparmasının hemen ardından geldi. Halihazırda, Sarı Yelekliler’in eylemleri esnasında çekilmiş videolar üzerinden şikayetçi olunan yüzlerce polis vardı. On binlerce insanın katıldığı, özellikle de yoksul göçmen mahallelerindeki polis şiddetinin kaydının tutulamamasının doğuracağı vahim sonuçların vurgulandığı protestolar sonucunda, tasarı hükümet tarafından önce geri çekildi, daha sonra küçük değişikliklerle onaylandı, fakat henüz yasalaşmadı. Bu esnada, Danimarka’da da “Tüm Danimarkalılar için Güvenlik” adı verilen ve eylem yapma özgürlüğünü kısıtlayan benzer bir yasa tasarısı gündemde. Güvenlik önlemlerini arttırma ve eylem hakkını kısıtlama hamleleri pandemi koşullarını bahane ederek hızlandırılmış olsa da, biraz daha geriye sararak İspanya’da 2015’te Partido Popular tarafından yönetilen hükümetin geçirdiği Yurttaş Güvenlik Yasası’nı da hatırlamak mümkün. Bu yasanın geri planında da elbette 2011’de kemer sıkma politikalarına karşı yükselen Öfkeliler (Indignados) hareketi esnasında ayyuka çıkan polis şiddetinin belgelenmesi var. Plastik mermiler, biber gazı, darp edilen eylemci görüntüleri artan şekillerde dolaşıma girmişti bu süreçte. Yurttaş Güvenlik Yasası ise güvenlik güçlerinin itibarını ve güvenliğini yeniden tesis etmeye çalışarak eylem yapmayı alınması imkânsıza yakın izinlere tabi kılıyor ve polis memurlarının görüntülerini paylaşmaya ceza getiriyordu. Buna verilen en güzel cevaplardan biri belki de 2015’te Madrid’de düzenlenen tarihteki ilk “Hologram Protestosu” idi. Farklı ülkelerden binlerce insanın holograma dönüştürülmüş imgeleri ve sesleri boş Madrid sokaklarını doldurmuştu. Görüntü çekmeyi yasaklarsanız kendimizi görüntüye dönüştürür, boş sokaklara musallat oluruz, yakalayın yakalayabilirseniz…

Boğaziçi eylemlerinde çektiği, basına yansıyan fotoğraflarıyla bilinen Ozan Acıdere 8 Şubat 2021’de gözaltına alındı ve ev hapsine mahkûm edildi. (Fotoğraf: Ozan Acıdere)

Ve tekrar buraya dönersek, karşımızda, alınan kararların gerekçelendirilmesi yükünün omuzlardan iyice kalktığı, yasa ile tehdit arasındaki mesafenin çokça kısaldığı bir ortam; genelgenin savunulduğu canlı yayında yetkiyi elinde bulunduran kamu görevlisinin denetlenmesi ile sokakta yürüyen bir kadının taciz edilmesini rahatlıkla aynı kefeye koyan bir retorik var. Kadına yönelik erkek şiddetini ifşa eden kayıtların her geçen gün mücadeleye bilgi ve öfke taşımaya devam ettiği bir dönemde görüntü ve ses yasağı getirilmesinin ardında kadın mücadelesinden duyulan korkuyu da görmek mümkün belki. Aynı uykuların daha da kaçmasına neden olan Boğaziçi Üniversitesi’nde “kayyum rektöre” karşı süregiden direniş esnasında kurulan Boğaziçi TV yayın yapmaya devam ediyor; eylemlerde çekilmiş videolarla hak ihlallerini kayıt altına alıyor ve mücadelenin bir nevi günlüğünü tutuyor.

Eylem öncesini, esnasını, sonrasını kayıt altına almak, siyasi öznelerin kendi hikâyelerini anlatmasına, hatta anlatırken inşa etmesine, örgütsüz öfkenin ve örgütlenme potansiyelinin artmasına, ses çıkarma pratiklerinin hızlanmasına olanak veriyor. Hukuki süreçlerin güvenilmez olduğu, sayısız ihlalin cezasız kaldığı bir yerde adaletin tesis edilmesi yönündeki arzu ve pratikleri diri tutuyor; şiddetin sistematikliğini ve baskı biçimlerini görünür kılıyor. Israrla bakmakta direten, bakışın özerkliğini korumaya çalışan, izleyerek iz bırakan, gözetleyenleri gözetleyen ve hatta onlara gözdağı da verebilen görüntü ve sesler. Genelgeye tepki veren belgeselci, fotoğrafçı, gazeteci ve aktivistlerin dediği gibi “bu genelge bizim açımızdan yok hükmündedir. Buradayız ve kayıttayız.” Yayında mıyız? Yayındayız.


NOTLAR
1 Türkiye’nin yakın geçmişinden bu gibi ‘silme’ hamlelerinin dökümünü yapan bir yazı için Fatih Polat’ın ‘Emniyet Genelgesi Hukuksuzluk Belgesi’ başlıklı yazısına göz atılabilir. Fatih Polat, “Emniyet Genelgesi Hukuksuzluk Belgesi,” Evrensel, 3 Mayıs 2021, erişim 5 Mayıs 2021, <bit.ly/3nOTI6K>.