Migros depo direnişinde ‘sanatçılar ve işçiler el ele’
Migros’un lojistik ağında taşeron olarak çalışan depo işçileri, patronun yüzde 28’lik zam dayatmasına karşı 23 Ocak’tan bugüne eylemde. Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası (DGD-SEN) çatısı altında örgütlenen emekçiler maaşlara net yüzde 50 oranında artış yapılması, depo işkolu değişmeksizin kadrolu çalışma hakkı, banka promosyonlarının işçilere ödenmesi, maaşlardan kesilen vergilerin işveren tarafından karşılanması ve işten çıkarılan işçilerin geri alınması için mücadele ediyor.
DGD-SEN öncülüğünde başlayan direniş kısa sürede farklı illerdeki depolara yayıldı. Eylemlere katılan 300’ün üzerinde işçi Kod-49 ile işten çıkarılırken, Migros’un bağlı olduğu Anadolu Grubu’nun Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan’ın Beykoz’daki villasının önünde yapılan protestoda yaklaşık 100 işçi ters kelepçeyle gözaltına alındı. Eş zamanlı olarak Torbalı’daki depo önünde işçiler ve onları destekleyenlerden 7 kişi gözaltına alındı.
Yaklaşık 5 bin depo işçisinin dâhil olduğu eylemler sürerken işçilerle dayanışma da büyüdü. 2 Şubat 2026 itibarıyla kültür sanat alanında üreten 651 ismin imzaladığı ortak açıklamada Anadolu Grubu’ndan düşük ücretler ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı hak arayan depo işçilerinin beş maddelik taleplerinin acilen karşılanması ve sendikalaşma hakkının tanınması istendi. “Büyük Depo Direnişi” sloganıyla yayımlanan açıklamada kültür-sanat alanındaki kamusal görünürlüğü mümkün kılan ekonomik gücün temelinde işçi emeğinin bulunduğu hatırlatıldı; “sürdürülebilir değer üretmeyi hedefleyen ve toplumsal gelişime katkı sunduğunu vurgulayan” Anadolu Grubu’na ilkelerine uyumlu davranarak işçilerin hakkını teslim etme çağrısı yapıldı.

Akademisyenlerden de benzer yönde bir açıklama geldi. 102 akademisyenin imzasıyla yayımlanan bildiride işçilerin düşük ücretler ve ağır çalışma koşullarına karşı başlattıkları eylemin meşru olduğu vurgulandı. Açıklamada, “İşçilerin insanca yaşayabilecekleri bir ücret, güvenceli çalışma koşulları ve sendikal haklar talepleri derhal karşılanmalıdır” denilerek Anadolu Grubu’na sorumluluklarını yerine getirme çağrısı yapıldı. Ayrıca işten çıkarmaların ve gözaltıların kabul edilemez olduğunu belirtilen açıklamada “Migros yönetimini, işçilerin kolektif iradesini tanıma ve özgürce seçtikleri temsilcileriyle müzakere etmeye davet ediyoruz” ifadeleri yer aldı.
Konuyu Meclis gündemine taşıyan DEM Parti İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’ın yanıtlaması istemiyle yazılı soru önergesi sundu. Önergede yaşanan sürecin anayasal haklar ve işkence yasağı açısından ciddi ihlaller barındırdığının altını çizen Çiçek, ters kelepçe talimatının arkasında Migros yönetiminin veya Tuncay Özilhan’ın bir yönlendirmesi olup olmadığını sordu. Ayrıca Bakanlığın bu süreçte neden sessiz kaldığı, Kod 49 ile yapılan toplu fesihler hakkında bir denetim başlatılıp başlatılmadığı, iş ve çalışma hürriyetinin ihlali kapsamında herhangi bir suç duyurusunda bulunulup bulunulmadığı konularında açıklama talep edildi.
Aylin Kuryel 2021 yılında DGD-Sen’de örgütlendikleri için Kod 29 ile işten atılan Migros depo işçileriyle bir araya gelmiş, Altyazı Fasikül’ün Aşağıdan Yukarıya (2022) serisi için ‘Yan Yana’ adlı videoyu üretmişti. İzlemek için tıklayınız.
Sinemacılardan uluslararası topluma: Rojava’da barış ve özgürlük için ses ver
Şam yönetiminin Kuzey ve Doğu Suriye kentlerine yönelik saldırıları sonrası kültür sanat alanından Rojava ile dayanışma çağrıları gelmeye devam ediyor. Kürt film festivalleri, sinema kolektifleri ve sanat inisiyatifleri tarafından yapılan açıklamalarda, bölgedeki demokratik kazanımların, kültürel üretimin ve ifade özgürlüğünün doğrudan hedef alındığı vurgulandı; uluslararası kamuoyuna sessiz kalmama çağrısı yapıldı.
Saldırıların Suriye’de rejim sonrası oluşan yeni güç dengeleriyle eşzamanlı ilerlediği; IŞİD artığı silahlı gruplar ile HTŞ’nin etkinliğinin arttığına dair sahadan gelen verilerin, bölgedeki güvenlik risklerini derinleştirdiği ifade ediliyor. Aynı dönemde Türkiye’nin sınır hattındaki askeri varlığını ve operasyonlarını sürdürmesi, Rojava’daki özerk yapıyı doğrudan hedef alan politikaların devamı olarak değerlendiriliyor. Yerel insan hakları oluşumları, saldırıların elektrik, su ve sağlık altyapısını etkilediğini, bunun özellikle kadınlar, çocuklar ve yaşlılar açısından hayati sonuçlar doğurduğunu belirtiyor. Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Uluslararası Göç Örgütü (IOM), Suriye ordusu ile Demokratik Suriye Güçleri (DSG) arasındaki çatışmalar ve ardından ilan edilen kırılgan ateşkes sürecinde, Rojava ve Suriye’nin kuzeydoğusunda 134 binden fazla kişinin yerinden edildiğini açıkladı. 22 Ocak 2026 Perşembe günü yayımlanan raporda, sadece son üç gün içerisinde Haseke vilayetinde yerinden edilenlerin sayısının 134 bin 803’e yükseldiği belirtildi. Geçtiğimiz Pazar günü bu sayı sadece 5 bin 725 olarak kayıtlara geçmişti.

Bölgede yaşanan bu gelişmeler karşısında kültür sanat alanından Rojava’yla dayanışma çağrıları art arda geldi. FilmAmed Belgesel Film Festivali, Londra Kürt Film Festivali, Toronto Kürt Film Festivali ve Duhok Uluslararası Film Festivali‘nin de aralarında bulunduğu çok sayıda Kürt film festivali ortak bir açıklama yayımladı. Açıklamada Kuzey ve Doğu Suriye kentlerine yönelik saldırıların bölgedeki demokratik kazanımları ve kültürel üretim alanını hedef aldığı belirtilerek, Rojava’nın “büyük bedellerle inşa edilmiş, demokratik öz-yönetime ve kadın özgürlüğüne dayanan bir toplumsal model” olduğu vurgulandı. Festivalleri kültürel etkinlikler düzenleyen yapılar olmasın ötesinde, yaşananlara tanıklık eden, kolektif hafızayı taşıyan ve hakikatin dolaşımını sağlayan platformlar olarak konumlayan bildiride saldırıların kadın özgürlüğüne, ekolojik yaşam anlayışına ve doğrudan demokrasi pratiklerine yöneldiği belirtilirken, kültürel üretim alanlarının ve sanatsal ifade imkânlarının da bu süreçte sistematik biçimde baskı altına alındığı ifade edildi. Sinemanın ve kültürel üretimin hedef alınmasının, Rojava’daki toplumsal deneyimin görünmez kılınmasına yönelik daha geniş bir politikanın parçası olduğu kaydedildi. Metinde uluslararası sinema çevrelerine sessiz kalmama çağrısı yapıldı; “sessizliğin tarafsızlık anlamına gelmediği” özellikle ifade edildi. Kültür emekçileri ve ifade özgürlüğünü savunan tüm kesimler dayanışmaya davet edildi.
Bu açıklamayı Rojava Film Komünü tarafından yayımlanan kapsamlı bildiri izledi. Komün, Rojava’nın yaklaşık on yıl önce IŞİD’e karşı verilen mücadelede büyük bedeller ödeyerek yalnızca bölge halkları için değil, tüm insanlık için tarihsel bir eşik oluşturduğunu hatırlattı; bu süreçte kadın özgürlüğüne, halkların bir arada yaşamına, ekolojik yaklaşıma ve doğrudan demokrasiye dayanan bir toplumsal modelin inşa edildiğini vurguladı. Açıklamada bugün bu değerlerin hedef alındığı belirtilerek, saldırıların yalnızca askeri bir yıkımı değil, büyük bedellerle kurulan bir yaşamı, kültürü ve umudu ortadan kaldırmayı amaçladığı ifade edildi. Rojava Film Komünü, bu tablo karşısında sessiz kalmanın mümkün olmadığını vurgulayarak sinemanın bu mücadelenin en evrensel dili olduğuna dikkat çekti. Bildiri sinemacılar ve kültür emekçilerine dayanışmayı büyütme, Rojava’daki saldırıları ve buna karşı verilen mücadeleyi dünya kamuoyunun gündeminde tutma, festivallerde ve kültürel platformlarda bu deneyime yer açma çağrılarıyla noktalandı.
‘Barışta ısrar etmek suç değildir’
Özgürlük için Sanat İnisiyatifi, Rojava’ya yönelik saldırıların askeri bir başlıkla sınırlı ele alınamayacağını, bölgenin çokkültürlü yapısını, kolektif yaşam deneyimini ve kültürel üretim olanaklarını doğrudan hedef aldığını vurgulayan kapsamlı bir bildiri yayımladı. Ayrıca 21 Ocak’ta Mersin’de Sanatolia Kültür Sanat Merkezi’nde sanatçılar, kültür emekçileri ve sivil toplum temsilcilerinin katılımıyla bir basın açıklaması gerçekleştiren inisiyatif, Ortadoğu’daki savaşların ve Türkiye sınırlarındaki gelişmelerin tüm toplumu tehdit ettiğine dikkat çekti. Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırıların bölge halklarının yaşamını doğrudan etkilediği belirtilerek “barış ve özgürlük için sessizliğe son verilmesi” istendi; cezasızlık politikalarına ve yaşananların görünmez kılınmasına karşı sanatçıların söz kurma, tanıklık etme ve dayanışmayı büyütme sorumluluğu vurgulandı.
KuirFest ise saldırılara ilişkin açıklamasında savaş politikalarının ve güvenlikçi yaklaşımların kültür-sanat alanını doğrudan hedef aldığını vurgulayarak, Rojava’daki çokkültürlü ve eşitlikçi yaşam deneyiminin yok edilmek istendiğine dikkat çekti. Kuzey ve Doğu Suriye’de Kürtlere yönelik saldırıları kınayan KuirFest açıklamasında HTŞ’nin Türkiye’deki AKP–MHP iktidarının ve uluslararası güçlerin desteğiyle hareket ettiğine dikkat çekerek örgütün daha önce Dürzi ve Alevi halklara yönelttiği katliam ve imha politikalarını bugün Kürtlere, Rojava’daki halklara, kadınlara ve LGBTİ+’lara karşı sürdürdüğü vurguladı. Saldırılara karşı Türkiye’de düzenlenen eylemlerde gözaltına alınan ve tutuklananların serbest bırakılması talep edilen açıklamada “barışta ısrar etmenin suç olmadığı” vurguladı. Rojava’nın kadınların eşit temsil edildiği, halkların birlikte yaşadığı çoğulcu bir yaşamın somut örneği olduğu belirtilen açıklamada, bu nedenle hedef alındığı ifade edildi; sessiz kalmanın şiddetin normalleştirilmesine ortak olmak anlamına geldiği kaydedildi. KuirFest, kültür sanat alanlarını, LGBTİ+ topluluklarını ve tüm toplumsal kesimleri, Rojava halklarıyla dayanışmayı büyütmeye ve barışın sesini yükseltmeye çağırdı.

Rojava’ya yönelik saldırılar ve kültür alanından yükselen bu çağrılar, bölgede yaşamını yitiren gazetecileri de yeniden gündeme taşıdı. Hawar Haber Ajansı (ANHA) muhabirleri Nazım Daştan ve Cihan Bilgin, Aralık 2024’te Kuzey ve Doğu Suriye’de haber takibi yaptıkları sırada Türkiye’nin SİHA saldırısında yaşamını yitirmişti. Benzer biçimde gazeteci Mensur Kerîmeyan da bölgede haber takibi sırasında hayatını kaybetmişti. Basın ve ifade özgürlüğü açısından uluslararası alanda geniş tepkiyle karşılanan ölümlere ilişkin meslek örgütleri bağımsız yargılama çağrısı yapmıştı. İstanbul Barosu da savaşa taraf olmayanların hedef alınmasının savaş suçu olduğunu vurgulayarak gazetecilerin çatışma bölgelerinde hedef alınmasının Uluslararası İnsancıl Hukukun ve Cenevre Sözleşmesi’nin ihlali olduğu ifade etmişti. İstanbul Barosu’nun bu açıklamasının ardından Baro Yönetim Kurulu hakkında dava açıldı. İstanbul’da görülen yargılamada, gazetecilerin öldürülmesine ilişkin açıklamaların ifade özgürlüğü kapsamında kaldığına hükmedilerek beraat kararı verildi. Karar, çatışma bölgelerinde gazetecilerin hedef alınmasına ilişkin değerlendirmelerin yargı konusu edilmesi bakımından kayda geçen bir örnek oldu.
800’ü aşkın sinemacıdan İran için ortak çağrı: Sessizlik suça ortaklıktır
İran’da Aralık 2025’te başlayan ve Ocak 2026 boyunca güçlenen barışçıl halk protestoları sürerken, rejimin sert müdahalesi ve sayısız hak ihlaline karşı 800’ü aşkın sinemacı ve kültür emekçisinin imzasıyla ortak bir bildiri yayımlandı. protestolara yönelik müdahaleler sırasında yaşanan ölümler, yaygın gözaltılar ve iletişim kanallarına getirilen kısıtlamalar hatırlatılırken, bu sürecin ifade özgürlüğünü ve kültürel üretimi doğrudan tehdit ettiği ifade edildi. İran’daki gelişmelerin politik bir kriz olarak değil, aynı zamanda kültürel ve sanatsal alanı hedef alan çok yönlü bir baskı süreci olarak ele alınması gerektiğine vurgu yapan sinemacılar, “sessizlik suça ortaklıktır” vurgusuyla uluslararası kamuoyunu harekete geçmeye çağırdı.

Ortak metinde sinema ve sanat alanında üretim yapan isimlerin protestolarla eş zamanlı olarak hedef alındığına dikkat çekildi. Oyuncular, yönetmenler, senaristler ve farklı disiplinlerden sanatçıların gözaltına alındığı, bazı isimlerin ise fiili yasaklarla üretimden uzaklaştırıldığı belirtilerek, bu uygulamaların toplumsal muhalefeti ve tanıklık pratiklerini zayıflatmayı amaçladığı ifade edildi. Bildiri, uluslararası film festivallerine, kültür kurumlarına ve sinema çevrelerine İran’daki meslektaşlarıyla dayanışmayı büyütme, baskı ve sansüre karşı açık tutum alma çağrısıyla son buldu. Bildiriyi imzalayan isimler arasında Yorgos Lanthimos, Marion Cotillard, Juliette Binoche, Florian Zeller, Nadav Lapid‘in yanı sıra sürgündeki İranlı sanatçılar Zar Amir Ebrahimi, Golshifteh Farahani, Sepideh Farsi ve Shirin Neshat da yer alıyor.
Risk Altındaki Sinemacılarla Uluslararası Dayanışma Koalisyonu (International Coalition for Filmmakers at Risk – ICFR) da İran’daki sinema topluluğuyla dayanışma içinde olduğunu açıklayarak İran Bağımsız Sinemacılar Birliği (Iranian Independent Filmmakers Association – IIFMA), Risk Altındaki Sanatçılar Ağı (The Artists at Risk Connection – ARC) ve PEN America ile küresel sinema çevrelerinin çağrılarını desteklediğini açıkladı. Bildiride gözaltında tutulan meslektaşların derhal serbest bırakılması, keyfi öldürmelerin ve orantısız güç kullanımının sona erdirilmesi ve ifade özgürlüğü hakkını kullananların hedef alınmaması talepleri sıralandı. Uluslararası sinema sektörünü meslektaşlarını İran’daki meslektaşlarıyla dayanışmaya davet eden ICFR, hükümetlere de ülkedeki baskıdan kaçmak zorunda kalan sinema emekçileri için geçici koruma ve güvenli geçiş mekanizmalarını devreye sokma çağrısı yaptı.

Dayanışma çağrıları devam ederken, İran’da sinema alanına yönelik baskının sürdüğünü gösteren somut bir gelişme daha kamuoyuna yansıdı. Yönetmen Jafar Panahi’nin Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye’yi kazanan Görünmez Kaza (Yek tasadef sadeh, 2025) filminin senaristlerinden Mehdi Mahmoudian, dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in eleştiren bildiriyi imzalamasının ardından 31 Ocak Cumartesi günü Tahran’da gözaltına alındı.
‘Baskı Emsalsiz Boyutta: Karartma Altındaki İran İçin Acil Eylem Çağrısı’ haberini okumak için tıklayınız.
LGBTİ+’ları hedef gösteren tabii belgeseline tepki: Kamu eliyle nefret üretilmez
AKP Genel Başkanı ve cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2025’i “Aile Yılı” ilan etmesiyle birlikte, LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemi ve ötekileştirici politikalar kamusal alanda belirgin biçimde yoğunlaştı. 2026–2035 döneminin “Aile ve Nüfus 10 Yılı” olarak ilan edilmesi, bu baskıcı yaklaşımın süreklilik kazanacağını gösterir nitelikte. LGBTİ+‘ları “aile yapısını tehdit eden küresel bir ideoloji” olarak çerçeveleyen Gökkuşağı Faşizmi belgeseli, iktidarın medya aracılığıyla yürüttüğü propagandanın son örneklerinden.
Kamu yayıncılığı yapmakla yükümlü TRT’nin dijital platformu tabii‘de 18 Ocak’ta yayınlanan Gökkuşağı Faşizmi, LGBTİ+ topluluklarına yönelik ayrımcı söylemleriyle tartışma yarattı. TRT Genel Müdürü Zahid Sobacı tarafından aile kurumuna “savaş açan ideolojik kuşatmayı” ifşa eden bir yapım olarak tanımlanan belgesel hak örgütleri ve sivil toplumun tepkisini çekti. Trans Onur Haftası Komitesi, belgeselin LGBTİ+’ları toplumsal sorunların sorumlusu gibi gösterdiğini belirterek, yoksulluk, devlet politikaları ve şiddetin gerçek tehditler olduğunu vurguladı. Komite tabii platformunu ve nefret ürettiğini düşündükleri politika araçlarını boykot etme çağrısı yaptı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkezi LGBTİ+ Komisyonu konuya ilişkin açıklamasında Gökkuşağı Faşizmi’nin tanıtım dilinden itibaren LGBTİ+’ları açık biçimde “tehdit”, “sapkınlık” ve “düşman” gibi ifadelerle damgaladığını belirtti. İHD açıklamasında, kamu gücü ve kamu kaynaklarıyla yürütülen bir yayıncılık pratiğinin bu tür nefret dilini yaymasının, toplum içinde ayrımcılığı ve şiddeti tetikleyebileceğine dikkat çekilerek “Söz konusu içerik ‘ifade özgürlüğü’ altında korunamaz. İnsan hakları hukuku, ifade özgürlüğünü korurken; ayrımcılığı, düşmanlığı ve şiddeti kışkırtan söylemlere karşı da devlete önleyici sorumluluk yükler” denildi. TRT yönetimini ve tabii platformunu içeriği yayından kaldırmaya, RTÜK ve ilgili idari otoriteleri nefret söylemine karşı sorumluluklarını yerine getirmeye çağıran İHD, ayrıca toplumun bir kesimini hedef alan bu tür içeriklere yönelik etkin soruşturmalar yürütülmesini talep ediyor.

DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki belgeseli Meclis gündemine taşıyarak Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy‘un yanıtlaması istemiyle soru önergesi sundu. TRT’nin tarafsız yayıncılık yükümlülüğünü hatırlatan önergede belgeselin hangi gerekçelerle onaylandığı, tanıtım dilinin tarafsızlık ilkesine uygunluğu ve kamu kaynaklarının kullanımı gibi konuların açıklığa kavuşturulması istendi. Önergede şu sorular sıralandı:
- “Gökkuşağı Faşizmi adlı belgeselin yapım ve yayınlanmasına TRT Genel Müdürlüğü tarafından hangi gerekçeyle ve hangi yayın politikası çerçevesinde onay verilmiştir?
- Belgeselin tanıtım videosunda yer alan ve LGBTİ+’ları hedef alan ifadeler, TRT Genel Müdürlüğü’nün hangi editoryal denetim süreçlerinden geçmiştir? Bu ifadelerin tarafsızlık ilkesine uygunluğu nasıl değerlendirilmiştir?
- Söz konusu belgeselin yapımı için TRT bütçesinden ne kadar kamu kaynağı aktarılmıştır?
- Belgeselin tanıtım ve içeriğinde kullanılan dilin, nefret söylemi ve ayrımcılık kapsamında değerlendirilip değerlendirilmediğine dair herhangi bir hukuki ve etik inceleme yapılmış mıdır?
- TRT bünyesinde, nefret söylemi ve ayrımcılıkla mücadeleye ilişkin herhangi bir yayın ilkesi veya iç denetim mekanizması mevcut mudur? Mevcutsa bu belgesel bu ilkelere göre nasıl uygun bulunmuştur?
- Kamu yayıncılığı yapan TRT’nin, belirli bir toplumsal kesimi ‘ideolojik tehdit’ olarak kodlayan içerikler üretmesinin, toplumsal kutuplaşmayı ve LGBTİ+’lara yönelik şiddeti artırma riski taşıdığı yönündeki eleştiriler dikkate alınmış mıdır?
- Bu belgeselin yayını sonrasında LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemi veya nefret suçlarında artış yaşanması hâlinde, TRT Genel Müdürlüğü ile Kültür ve Turizm Bakanlığı herhangi bir sorumluluk üstlenecek midir?”
Dijital platformlara ‘milli ve manevi değerlere aykırılık’ cezaları
İktidarın sansür aracı hâline gelen Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), yılın ilk ayında yine dijital platformlara ceza yağdırdı. HBO Max’e, Jasmine (2025- ) dizisinin bazı bölümlerinde yer alan sahnelerin “millî-manevi değerlere ve genel ahlâka aykırı” olduğu gerekçesiyle yüzde 5 idari para ve katalogdan çıkarma cezası verildi. Aralık 2025’te de “aile yapısını hedef aldığı, millî ve manevî değerlerle çeliştiği, genel ahlaka aykırı unsurlar içerdiği” gerekçesiyle inceleme altına alınan dizi hakkında katalogdan çıkarma yaptırımı ve en üst sınırdan idari para cezası uygulanmıştı. Dizinin ilk bölümünün ardından 2, 4 ve 6. bölümleri de yayından kaldırıldı.

RTÜK, MUBI’ye de Ira Sachs imzalı Pasajlar (Passages, 2023) filmindeki bazı sahnelerin “millî-manevi değerlere ve genel ahlâka aykırı ve müstehcen” olduğu gerekçesiyle katalogdan çıkarma ve yüzde 5 idari para cezası kesti.
Boğaziçi direnişinin beşinci yılında kayyumları ifşa eden belgesele sansür
Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyum yönetimine karşı özgür, özerk ve demokratik üniversite talebiyle sürdürülen direnişin beşinci yılında bu süreci konu alan bir öğrenci belgeseli sansüre uğradı.

Öğrenci İşi Bu başlığıyla hazırlanan belgeselin Kayyumlar ve Yorgunlar adlı ilk kısmı, 12 Ocak Pazartesi günü saat 19:00’da YouTube üzerinden herkesin erişimine açık şekilde yayınlandı. Belgesel, Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyum rejiminin nasıl kurulduğunu, direnişin geldiği aşamayı, öğrencilerin ve akademisyenlerin yaşadığı baskıları, yorgunlukları ve gençlik hareketinin bugünkü durumunu odağına alıyordu. Yayının kısa sürede geniş bir izleyici kitlesine ulaşmasının ardından belgesel ekibi, organize saldırılarla hedef alındıklarını açıkladı. Belgesel ekibinin YouTube hesaplarının spam saldırılarına maruz kaldığı, operasyon hesapları üzerinden yapılan yoğun bildirimlerle hesabın aynı akşam saat 20:30 sularında kapatıldığı bildirildi. Hesap kısa süreliğine geri alınsa da 13 Ocak Salı sabahı saat 10:00 civarında yeniden kapatıldı ve içeriklere erişim tamamen engellendi. Süreci takiben belgesel ekibinin e-posta hesabına da siber saldırı tespit edildiği, iletişim kanallarına geçici olarak erişilemediği belirtildi.
Belgesel ekibi tarafından yapılan açıklamada Boğaziçi direnişinin beşinci yılında yaşanan bu müdahalenin sinemaya ve özgür basına yönelik bir sansür pratiği olduğu belirtildi. “Öğrenci İşi Bu”nun yarım kalmayacağı ifade edilen açıklamada sansüre karşı dayanışmanın büyütülmesi gerektiği vurgulanarak dayanışma çağrısı yapıldı.
SenaristBir: Senaryo yazarları ödemesini alamıyor
Kalemin Hakkı Kolektifi‘nin Bi Kanal ve Bilal Kalyoncu‘ya ait diğer şirketlerle çalışan senaryo yazarlarına yönelik emek gaspını ifşa etmesiyle Türkiye’de senaristlerin çalışma ve ödeme koşullarına dair süregelen sorunlar yeniden gündemde. Açıklamada Kalyoncu’ya ait şirketlerde çalışan senaryo yazarlarının işin eksizsiz tamamlamış ve teslim edilmiş olmasına rağmen ödeme ve sözleşmeden doğan hakların yerine getirilmediği ifade edildi. Türkiye’de televizyon ve dijital platform üretimleri son yıllarda uluslararası pazarda genişlerken, yaratıcı ekiplerin güvencesiz koşullarda çalıştığı ve ödeme krizlerinin sıklaştığı yönündeki eleştiriler artıyor. Yüksek bölüm sayıları, kısa teslim süreleri ve yoğun revizyon süreçleri gibi zor şartların dayatıldığı senaristler, ekonomik daralma ve yapım bütçelerindeki küçülmenin ilk etkilediği kesimlerden.

Senaryo ve Diyalog Yazarı Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği (SenaristBir), konuyla ilgili açıklamasında olayın takipçisi olduğunu ve sürecin hukuki yollarla desteklediğini aktarıldı. Yaratıcı emeğin karşılığının verilmemesinin sektörde giderek yaygınlaşan bir sorun hâline geldiğine dikkat çekilen açıklamada “Senaryo yazarlarının emeklerinin karşılığını zamanında ve eksiksiz alması, mesleki sürdürülebilirliğin temel şartıdır” ifadeleri yer aldı. SenaristBir, benzer sorunlar yaşayan senaristlerin meslek birliğiyle iletişime geçmesini istedi.
Meslek örgütlerinden toplu işten çıkarmalara karşı adalet çağrısı
Toplu ve keyfi işten çıkarmalara karşı sendika ve meslek örgütlerinden art arda açıklamalar geldi. Reklamcılar Platformu, Ocak ayı başında yaptığı açıklamada, emeklerinin karşılığını alamayan ve esnek çalışma saatleri gerekçe gösterilerek hakları gasp edilen reklam emekçilerinin işten çıkarılmasını “hukuka, vicdana ve etik değerlere tamamen aykırı” olarak niteledi. Açıklamada, aynı ajans bünyesinde çalışan 40 işçinin aynı dönemde işten çıkarılmasının hiçbir haklı gerekçesinin olamayacağı vurgulanarak, verilen iş güvencesi sözlerinin tutulmamasına tepki gösterildi. Platform, “Hak gaspına ve emeğin yok sayılmasına sessiz kalmıyoruz” ifadeleriyle dayanışma çağrısı yaptı.
Toplu işten çıkarmalara ilişkin bir diğer açıklama ise Sinema Emekçileri Sendikası’ndan (Sine-Sen) geldi. Sendika, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 29. maddesini hatırlatarak, işverenlerin “ekonomik gerekçe” ve “yeniden yapılanma” gibi ifadelerle yaptığı toplu işten çıkarmaların keyfi bir tasarruf olduğunu ifade etti. Açıklamada belirli sayının üzerindeki işçilerin kısa süre içinde işten çıkarılmasının toplu işten çıkarma sayıldığı ve bu durumda işverenin sendikaya, işçi temsilcilerine, İŞKUR’a ve ilgili Çalışma ve İş Kurumu birimlerine en az 30 gün önceden yazılı bildirimde bulunmak zorunda olduğu hatırlatıldı. Sine-Sen, bu yükümlülüklere uyulmadan yapılan fesihlerin hukuka aykırı olduğunu belirterek, işten çıkarılan ve çıkarılma tehdidi altındaki emekçileri sendikayla iletişime geçmeye ve birlikte mücadele etmeye çağırdı.
Sinema TV Sendikası: Taban ücretlere yüzde 15 ve üzeri iyileştirme
Sinema TV Sendikası çatısı altında bir araya gelen çok sayıda dernek, birlik ve platform “taban ücretlere yüzde 15 ve üzeri iyileştirme” kararı aldıklarını duyurdu. Sendikanın 14 Ocak 2026 tarihinde kamuoyuyla paylaştığı açıklamada, tehlikeli iş sınıfında yer alan ve proje bazlı, düzensiz gelirle çalışan emekçilerin ücretlerinin enflasyon karşısında korunmasının zorunlu hâle geldiği vurgulandı.
Açıklamada, İstanbul Ticaret Odası’nın açıkladığı verilere göre 2025 Temmuz ayında altı aylık TÜFE oranının yüzde 20,64 olduğu hatırlatılarak, bu doğrultuda taban ücretlerde en az yüzde 20 oranında iyileştirme yapılmasının daha önce sendika tarafından tavsiye edildiği ve bu düzenlemenin Ağustos 2025 itibarıyla geçerli kılındığı belirtildi. Güncel durumda ise İTO’nun açıkladığı son altı aylık TÜFE oranının yüzde 14,12 olduğu bilgisi paylaşıldı. İyileştirme kararı 1 Şubat itibariyle geçerli.
Susma Bitsin: Kadın dayanışması sindirilmeye çalışılıyor
Çok sayıda kadın tarafından ifşa edilen radyo programcısı ve komedyen Mesut Süre hakkındaki taciz ve istismar iddialarını kamuoyuna taşıyan isimlerden yazar ve podcast yayıncısı Tuluğ Özlü, “iftira ve hakaret” davasıyla karşı karşıya. Özlü’yle dayanışma içinde olan ve davayı takip eden Susma Bitsin, Süre’nin başlattığı hukuki süreci “Kadın dayanışmasının sindirilmeye çalışılması” olarak değerlendirdi. Açıklamada “Tuluğ Özlü’nün ve Mesut Süre tarafından cinsel şiddete maruz bırakıldığını ifade eden tüm kadınların yanındayız” ifadeleri yer aldı.

Geçtiğimiz Ağustos ayında Türkiye’de kadın ve LGBTİ+’ların ifşalarıyla başlayan süreçte sinemacılardan oyunculara, editörlerden komedyenlere uzanan geniş bir çevrede çok sayıda isim hakkında taciz ve istismar iddiaları gündeme gelmişti. Mesut Süre de ifşalarda adı geçen isimlerdendi. Bu süreçte çok sayıda kadın Süre’nin kendisini taciz ettiğini açıklamış, Tuluğ Özlü de kendisine gönderilen ifşaları kamuoyuyla paylaşarak yaygınlaşmasına destek olmuştu. Gelen tepkilerin ardından Süre’nin sunuculuğunu üstlendiği “İlişki Testi” programının yapımcısı, komedyenle yollarını ayırdıklarını açıklamıştı.
Dargeçit dijitalde: Kayıplar mücadelesinin sesi daha geniş kitlelere ulaşıyor
Hafıza Merkezi işbirliğiyle hayata geçirilen Berke Baş imzalı Dargeçit (2024) 29 Ocak itibariyle HBO Max‘te izlenebiliyor.

Mardin, Dargeçit’te oğulları ve kardeşleri devlet güçlerinin elinde kaybolan ailelerin 1995’ten bugüne adalet mücadelesini takip eden belgesel 43. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Belgesel seçilerek Cumartesi Anneleri/İnsanları’nı festival gündemine taşımıştı. Dargeçit ‘JİTEM’ Davası’nı tekrar gündeme getiren belgesel kayıp yakınları Abdülaziz Altınkaynak ve Ahmet Akyön’ün milletvekilleriyle görüşüp taleplerini iletmelerine de aracılık etti. Hafıza Merkezi, belgeselin HBO Max kataloğuna eklenerek daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşmasının “Zorla kaybetmelere karşı yürütülen adalet mücadelesinin görünürlüğünün artması açısından önemli” olduğunu ifade etti.
1995’ten beri zorla kaybettirilen evlatlarının kemiklerini arayan ve Türkiye’nin en uzun süreli sivil itaatsizlik eylemini gerçekleştirmeye devam eden Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 1088. hafta buluşması 31 Ocak’ta gerçekleşti.