2024’ten bu yana Filistin’le dayanışma gösteren herkesin farklı biçimlerde cezalandırıldığı ve ifade özgürlüğü alanının giderek daraldığı Almanya’da, her yıl gözler kamusal bir tartışma alanı olarak ister istemez Berlinale’ye dönüyor. 12-22 Şubat tarihlerinde gerçekleşen bu yılki festival de, açılışındaki jüri basın toplantısında sorulan bir soruyla sinema camiasının odağına “Sinema politik midir?” sorusunu yerleştirdi. Boykot tartışmalarından Berlin’de bu yıl kapsamlı bir alternatif festival olan Palinale’ye ve festival boyunca yapılan açıklamalardan kapanış törenine kadar olan gelişmeleri özetliyoruz.
Berlinale 2024’te ve 2025’te yaşananların akabinde ve 2026 edisyonunun öncesinde, Filistin Film Enstitüsü, Berlinale’ye yönelik çağrısını yineledi. Açıklamanın festivalden ve kamuoyundan taleplerini burada yeniden sıralayarak başlayalım.
Berlinale’den talepler şunlardı:
- Filistinli sinemacıların ve destekçilerinin festival etkinliklerinde İsrail’in Gazze’deki soykırımına ve Filistin’in sömürgeleştirilmesine kamuya açık biçimde karşı çıkabilmelerine izin vererek ifade özgürlüğünü savunmayı taahhüt etmesi,
- Sinemacıları ve konukları sansürden ve siyasi saldırılardan korumayı taahhüt etmesi,
- Siyasi ifadelerle ilgili kriminal soruşturmalarda polisle işbirliğini sonlandırmayı taahhüt etmesi,
- Filistin’le dayanışma amacıyla festivalden çekilmiş filmlerin, geri çekilme gerekçesini açıklayan bir notla birlikte program ve arşivde yer almaya devam etmesini sağlaması,
- Uluslararası BDS kampanyasının parçası olarak İsrail kurumlarına yönelik kültürel boykot çağrısı yapan PACBI’nin rehber ilkelerine uymayı taahhüt etmesi.
Bu talepler karşılanana kadar sinema camiasından beklenenler ise aşağıdaki gibiydi:
“Berlinale 2026’ya katılan, festivalde film gösteren, moderatörlük yapan ya da başka şekillerde yer alan herkesi aşağıdaki eylemlerden birini ya da birkaçını değerlendirmeye çağırıyoruz:
- Filminizi geri çekin, çekilme gerekçenizi kamuoyuna açıklayın ve festivalden bu açıklamayı filminizle ilgili internet sayfasına eklemesini talep edin.
- Soru-cevap oturumlarını, konuşmaları ve panelleri Filistin’le dayanışmanızı ifade etmek ve soykırıma karşı ses çıkarmak için kullanın.
- Eğer film festivalleri sinema pratiğimizin temel ilkelerini desteklemiyorsa, bu festivalleri reddedin ve ihtiyaçlarımıza cevap veren topluluklar, ağlar ve kurumlar inşa etmeye yönelin. Bu, kurumların ya değişmesi ya da etkisizleşmesi gerektiğine dair bir işarettir.
- Film izlemek için bilet satın aldıysanız, iade talep edin ve gerekçenizi açıklayın.
- Festival yönetimini ve yönetim kurulunu ifade özgürlüğü konusunda sorgulayın; Alman polisiyle işbirliğinin festivalin kürasyonu ve işleyişi üzerindeki etkisini sorun.
- Bu açıklamayı paylaşın.
Strike Germany ve Film Workers For Palestine da yine tüm kültür kurumlarını ve sinema emekçilerini BDS (Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar Hareketi) ve PACBI’nin (İsrail’e Akademik ve Kültürel Boykot için Filistin Girişimi) yönergelerini esas alan Filistin Film Enstitüsü’nün endüstri protokolüne sadık kalmaya çağırıyordu.
Palinale 2026
12-22 Şubat tarihlerinde Berlin’de iki paralel festival birden gerçekleşti. Almanya’da Filistin’le dayanışma gösteren kişi ve kurumlar üzerindeki baskılara karşı bir tepki olarak doğan, tamamen gönüllülük ve bağış esasıyla işleyen ve ilki geçtiğimiz yıl düzenlenen Palinale, bu sene toplam 15 mekânda film gösterimi, panel, sergi ve performanslardan oluşan çok kapsamlı bir programla gerçekleşti.

Palinale’nin Arkaoda Berlin’deki açılışında Michel Khleifi’nin Bereketli Hafıza’sı (Al Dhakira al Khasba, 1980) gösterildi. Nakba’dan sonra bir Filistinli yönetmen tarafından Filistin topraklarında çekilmiş ilk film olarak anılan Bereketli Hafıza, Filistinli iki kadının portresini iç içe sunuyor. Militan sinemanın, sürgün sinemasının, devrimci estetiğin, sadece kolonyal değil patriyarkal bir gündeliğin de işgâli gibi konuları incelikle işleyen müthiş bir belgesel Bereketli Hafıza. Khleifi’nin zamanında verdiği bir röportajda filmdeki karakterlerden biri için söylediği gibi: “Onun ‘hakkında’ değil, onun ‘için’ bir film yapmak istedim; çünkü onun en çok çekindiği şey, hakkında bir film yapılmasıydı.” Filistin hakkında değil Filistin için yapılmış bu film, Almanya’da süregiden sessizliği kırma sürecinde bir araç olarak da mükemmel bir açılış filmi seçimiydi.
Khleifi’nin filmi 2026 Berlin’inde yeniden izlenip konuşulduğu sıralarda; Berlinale’nin bu seneki ana jürisinin basın toplantısında festival boyunca sinema gündemine damgasını vuracak ‘sinema politik midir?’ tartışmasının tohumları da atılmıştı.
Bağımsız gazeteci Tilo Jung, basın toplantısında Berlinale’nin daha önce Ukrayna ve İran’la dayanışma göstermiş bir festival olarak Filistin’le dayanışma göstermemiş olmasına dikkat çekiyordu. Alman devletinin finansörü olduğu festivalin, insan hakları meselelerindeki bu seçici tutumu hakkında ne düşündüğünü sorması üzerine, jüri başkanı Wim Wenders, “siyasetin alanına giremeyiz” diyerek ‘sanatçı’yı ‘siyasetçi’nin karşı ağırlığı olarak tanımladığı konuşması sinema sektöründe giderek büyüyen bir infial yarattı.
İlgi Alanı (The Zone of Interest, 2023) filminin Polonyalı yapımcısı Ewa Puszczyńska ise, dünyanın birçok yerinde başka savaşlar da olduğunu ve belirli bir çatışmanın gündeme getirilmesinin adil olmadığını söylediği konuşmasında verdiği Senegal örneğiyle kafaları karıştırırken; kolonyal söylemin Afrika’yı yekpare bir “kriz coğrafyası” olarak konumlandıran indirgemeciliğini açıktan yeniden üretiyordu.

Bu ilk basın toplantısında sorulan tek soru, festival boyunca sürecek bir politik gerilim hattını tetikledi. Filmleri Ana Yarışma’da ve Berlinale Özel seçkisinde yer alan isimler kendilerine yöneltilen politik sorular karşısındaki pozisyonlarıyla gündeme gelmeye devam ettiler. Çok sayıda sinemacı, festival bünyesinde ya da değil, art arta açıklamalar yayınladı ve sinema camiası “sinema politik midir?” sorusunu tartışmaya başladı.
Boykot
O âna kadar, 2026 edisyonuna katılmamak üzere kamusal açıklamalı bir boykot haberi –en azından benim araştırdığım ve görebildiğim kadarıyla– yoktu. Bu sebeple 2026’daki sessiz boykotun ölçeğini tam olarak bilemiyoruz. Wenders’in sözlerinden bir gün sonra, 13 Şubat’ta Mısır merkezli Cimatheque–Alternative Film Centre, yönetmenler Atteyat El-Abnoudy ve Hussein Shariffe’nin aileleriyle birlikte bir açıklama yaptı. Filistin Film Enstitüsü’nün çağrısına yanıt olarak, Berlinale’nin Forum Expanded bölümünde restore edilmiş kopyalarıyla gösterilmesi planlanan Oghneyet Touha Al Hazina (Sad Song of Touha, 1972) ve The Dislocation of Amber (1975) filmlerini festivalden çektiklerini duyurdu. Aynı gün, senaryosunu yazdığı ve oynadığı, Berlinale Klasikler bölümünde gösterilen 1989 yapımı In Which Annie Gives It Those Ones vesilesiyle festivale gelmeyi planlayan Arundhati Roy, festivale katılmayacağını belirten bir açıklama yaptı:
“Şunu açıkça söyleyeyim: Gazze’de bugüne kadar olanlar ve halen yaşanmaya devam edenler, İsrail Devleti’nin Filistin halkına yönelik soykırımıdır. Bu, Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya hükümetleri ile Avrupa’daki diğer birçok ülke tarafından desteklenmekte ve finanse edilmektedir; bu da onları suç ortağı yapar. Çağımızın en büyük sinemacıları ve sanatçıları bunu dile getiremiyorsa, bilmelidirler ki tarih onları yargılayacaktır. Şoke oldum ve tiksinti duydum. Büyük bir üzüntüyle söylemeliyim ki, Berlinale’ye katılmayacağım.”

Doğrudan festival kapsamında yapılan bu açıklamalar dışında, kamuoyunda giderek büyüyen tepkiler sonucunda, festival direktörü Tricia Tuttle 15 Şubat tarihinde Berlinale adına bir basın açıklaması yayınlamak zorunluluğu hissetti. Tuttle, Berlinale’de ifade özgürlüğünün güvence altında olduğunu söylüyor; buna rağmen sinemacıların her politik soruya yanıt vermek zorundaymış gibi konumlandırılmalarını ve bu sorulara yanıt vermediklerinde eleştirilmelerini bir sorun olarak tarif ediyordu. 2023’teki açılış töreninde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’ye canlı bağlanmış olan, Ukrayna bayraklarıyla süslü Berlinale’nin hatırası çok da uzak olmadığı için tıpkı Wenders’in açıklamaları gibi Tuttle’in yakınmalarının da bir karşılık bulduğu söylenemez.
Sinema endüstrisinden bir cevap da, çok gecikmeden 17 Şubat tarihinde geldi. Mark Ruffalo, Ken Loach, Mike Leigh, Javier Bardem, Tilda Swinton, Miguel Gomes, Nan Goldin ve İlgi Alanı’nın diğer yapımcısı James Wilson gibi isimlerin aralarında bulunduğu yüzün üzerinde isim tarafından imzalanmış açık mektupta şu ifadeler yer alıyordu:
“İsrail’in soykırım niyetine, sistematik vahşet suçlarına ve etnik temizlik uygulamalarına dair çok sayıda kanıta rağmen Almanya, hâlâ Filistinlileri Gazze’de yok etmek için kullanılan silahları İsrail’e sağlamaya devam ediyor.
(…)
Filistin Film Enstitüsü’nün de belirttiği gibi: ‘Berlinale’nin Filistinlilere yönelik soykırıma ilişkin kurumsal sessizliği ve sinemacıların ifade özgürlüklerini savunmaktaki isteksizliği bizleri dehşete düşürmüştür.’ Tıpkı festivalin geçmişte İran ve Ukrayna’da halka karşı işlenen vahşetler hakkında açık beyanlarda bulunduğu gibi, Berlinale’yi ahlaki görevini yerine getirmeye, İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırımına, insanlığa karşı suçlarına ve savaş suçlarına açıkça karşı çıktığını ifade etmeye ve İsrail’i eleştiri ve hesap sorma çağrılarından koruma çabalarına tamamen son vermeye davet ediyoruz.”

Tricia Tuttle, bu açıklamanın ardından verdiği çeşitli röportajlarda, mektupta teyit edilmemiş bilgiler olduğunu söylemeye ve politik meselelerin filmlerin önüne geçtiğinden yakınmaya devam ediyordu. Channing Tatum’dan Neil Patrick Harris’e, Rupert Grint’ten Ethan Hawke’a bir sürü Hollywood yıldızı basın toplantılarında politik sorular karşısında hazırlıksız yakalanmaya devam ederken, festivalin farklı bölümlerindeki gösterim ve soru cevaplarda da tartışmalar, protestolar süregidiyordu.
Berlinale programındaki tek Suriye-Filistin ortak yapımı film olan Chronicles from the Siege’in yönetmeni Abdallah Alkhatib, festivale katılma gerekçesini anlatırken başka festivallerden de davet aldığını ancak bir Filistinli olarak istenmediğini hissettiği yerde bulunmayı ve festival alanında Filistin bayrağını taşıyıp, Filistin hakkında konuşmayı bir yönetmen olarak sorumluluğu saydığını belirtiyordu.

Kapanış Töreni
Dolayısıyla, kapanış törenine gelindiğinde, politik gerilim hattı iyiden iyiye yüklüydü.
Uykusunu böldüğü için süper güçleriyle İsrail savaş jetlerini düşüren bir çocuğun hikâyesini anlatan Yawman ma Walad (Someday a Child) filmiyle En İyi Kısa Film ödülünü alan Marie-Rose Osta konuşmasına Gazze’deki, Filistin’in genelindeki ve Lübnan’daki çocukların kendilerini İsrail’in bombalarından koruyacak süper güçlerinin olmadığını söyleyerek başladı. İsrail’in hâlâ ateşkesi ihlal ettiğini ekleyen Osta, uluslararası hukukun yenik düştüğü ve uluslararası güçlerin, veto yetkisine sahip ülkelerin desteklediği bir soykırım ortamında, bu ödülün ifade ettiği asıl mesajın Filistinli ve Lübnanlı çocukların hayatlarının pazarlık konusu edilemeyeceği olduğunu ekleyerek sözlerini tamamladı.
Festivalin Perspectives bölümünde ödül alan Abdallah Alkhatib ise, orada bulunmasının tek sebebinin aşağıdaki cümleleri söylemek olduğunu belirterek konuşmasına başladı:
“Filistin özgürleştiğinde, Gazze ve diğer Filistin şehirlerinde film festivalleri düzenlenecek. Festivallerimiz, tüm dünyada kuşatma altındaki, işgal altındaki ve diktatörlük altındaki herkesle dayanışma içinde olacak. Sinemadan önce politika konuşacağız. Sanattan önce direnişten söz edeceğiz. Güzellikten önce özgürlük, kültürden önce insanlıktan bahsedeceğiz. Beklenen gün geliyor. İnsanlar ne olduğunu sorduğunda onlara Filistin’in hatırladığını söyleyin. Yanımızda duran herkesi hatırlayacağız; onurlu bir hayat sürmemizin karşısında duran herkesi hatırlayacağız; sessiz kalanları da unutmayacağız.”
Alkhatib, Almanya’da mülteci statüsünde olduğu için ifadelerine dikkat etmesi gerektiğini söyleyenlere de değinerek şunları ekledi:
“Çok fazla kırmızı çizgi olduğunu söylediler ama umurumda değil. Ben halkımı ve Filistin’i önemsiyorum. Son sözüm Alman hükümetine: İsrail’in Gazze’deki soykırımına ortaksınız. Bu gerçeğin farkında olacak kadar zekisiniz ama umursamamayı seçiyorsunuz. Bugünden dünyanın sonuna kadar Filistin’e özgürlük.”

Sonradan gazetelerde, Çevre Bakanı Carsten Schneider’ın o sırada salonu terk ettiği yazıldı. Canlı yayında bir seyircinin “Filistin’i Hamas’tan özgürleştirin” sloganı salondaki gerilimi arttırınca ve karşılıklı atışmalar başlayınca, törenin sunucusu “Sizi duyuyoruz ama şu an buradaki tüm filmleri kutlamak ve konuşmak istiyoruz” diyerek programı yeniden “normal akışına” döndürmeye çalıştı. Bu “sizi duyuyoruz” vurgusu ve sürekli tekrarlanan “meselenin çok yönlülüğü” söylemi, Berlinale’nin soykırım karşısında tavır almaktan kaçınan tutumunun kapanış törenindeki bir özeti gibiydi.
Öte yandan, son filmi Kurtuluş’la Gümüş Ayı’nın sahibi olan Emin Alper de, törenin son konuşmalarından birini yaptı. Alper, konuşmasında Gazze’nin yanı sıra İran ve Rojava’nın da ismini anarak şunları söyledi:
“Gazze’de en korkunç koşullar altında yaşayan ve ölen Filistinliler, yalnız değilsiniz. Zulmün altında acı çeken İran halkı, yalnız değilsiniz. Rojava’da ve Ortadoğu’da neredeyse bir asırdır hakları için mücadele eden Kürtler, yalnız değilsiniz. Son olarak, benim halkım, yalnız değilsiniz. Dört yıldır cezaevinde olan sevgili arkadaşım Çiğdem, yalnız değilsin. Tayfun, Can ve Mine, siz de yalnız değilsiniz. Sekiz yıldır hapiste olan Osman Kavala, dokuz yıldır hapiste olan Selahattin Demirtaş, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve şu anda hapiste olan diğer tüm belediye başkanları… Yalnız değilsiniz.”
Emin Alper’in boykot etmeyi değil Berlinale’ye katılmış olmayı seçmesi ve yaptığı kapanış konuşması Türkiye gündeminde çokça tartışıldı, tartışılmaya da devam edecek gibi görünüyor.
Sonrası
Tüm bunların yanı sıra, festival sırasında dikkatlerden kaçmış olabilecek haberlerden biri de film, televizyon ve tiyatro alanlarında yeni bir Almanya-İsrail film girişiminin lansmanın yapılmıl olmasıydı. ‘FutureNarrative Fund’ adlı bu yeni oluşum, başlıca kamu fonları, yayıncılar, yapım şirketleri ve stüdyoların temsilcilerinden oluşan Almanyalı ve İsrailli yaklaşık elli film ve kültür profesyonelinin katıldığı bir ortak yapım platformu olarak lanse edildi. Hollywood Reporter’un haberi, ismi açıklanmayan bazı İsrailli yapımcıların, İsrail hikâyelerin uluslararası finansman ve satış açısından zorlandığını ve birçok potansiyel ortak yapımcının İsrailli şirketlerle çalışmaya temkinli yaklaştığını aktarıyordu.
Festivalin kapanış töreninin ardından, Almanya’nın kamu yayıncısı Tagesschau, Abdallah Alkhatib’in Almanya devletini sorumlu tuttuğu konuşmasını “nefret söylemi” olarak nitelendirmesi büyük tepki çekti. Her Berlinale sonrası olduğu gibi, Filistinli sanatçılar Almanya medyasında hedef gösteriliyordu.
Berlinale yönetimi ise bir kez daha, sinema kamuoyundan aldığı eleştirilerin yanı sıra, Almanya’daki anaakım medya ve devlet yetkililerini de tatmin etmeyi başaramadı.

Almanya Federal Kültür ve Medya Bakanlığı (BKM) sosyal medya hesabında İlker Çatak’ın Sarı Zarflar (Gelbe Briefe) filmi için “Yirmi yılı aşkın bir sürenin ardından ilk kez bir Alman yönetmenin filmi Altın Ayı’yı kazandı” paylaşımı yaptı. Bu paylaşım, Kültür ve Medya Devlet Bakanı Wolfram Weimer’in, politik tartışmaların Berlinale’nin DNA’sının bir parçası olduğunu ancak İsrail karşıtlığının buna dâhil olmadığını belirttiği bir cümleyle son buluyordu.
Bir son dakika haberi ise, Bakan Weimer’in girişimiyle yarın, yani 26 Şubat Perşembe sabahı, Berlinale’nin geleceğini konuşmak üzere bir olağanüstü toplantı yapılacağı yönünde oldu. Belli ki bu mesele daha çok su kaldıracak.