Şu An Okunan
Görünür Görünmez’in Yolculuğu: Sansür Sohbetleri

Görünür Görünmez’in Yolculuğu: Sansür Sohbetleri

Altyazı Fasikül yapımı Görünür Görünmez: Bir (Oto)Sansür Antolojisi’nin Rotterdam’dan New York’a, İstanbul’dan Diyarbakır’a uzanan yolculuğundan bir derleme. Altı video, sekiz yönetmen, gidilebilen ve gidilemeyen şehirler, bazen bir resmin üzerindeki saldırı izleri kadar görünür ve bazense ismi anılamayan bir yer kadar görünmez sansür deneyimleri.

Yayına hazırlayanlar: Sibil Çekmen, Fırat Yücel

Sansür ve otosansürün farklı yüzlerini görünür kılan altı videoyu bir araya getiren Altyazı Fasikül yapımı Görünür Görünmez: Bir (Oto)Sansür Antolojisi (2024) gösterim yolculuğuna devam ediyor. Türkiye’nin ve sinema-sanat ortamının son yılına hâkim olan baskı iklimine farklı perspektiflerden bakan filmin yolculuğu, bugüne kadar Rotterdam’dan New York’a, Kopenhag’dan Guayas’a, Kassel’den Floransa’ya uzanarak farklı coğrafyalarda yankı buldu. Documentarist, İşçi Filmleri Festivali ve FilmAmed gibi bağımsız festivaller sayesinde Türkiye’de de İstanbul’dan Diyarbakır’a, İzmir’den Mersin’e, Ankara’dan Hopa’ya pek çok yerde izleyiciyle buluştu. Antolojinin sansür ve otosansür üzerine bir konuşma alanı açması şiarıyla bu gösterimlerin önemli bir kısmına Görünür Görünmez‘in sekiz yönetmenden oluşan ekibinden de katılım oldu. Öte yandan, göçmen karşıtlığının giderek güçlendiği Avrupa ve Amerika’da, sansür kendini seyahat özgürlüğüne yönelik sınırlamalar şeklinde de gösterdi. Örneğin 54. Rotterdam Uluslararası Film Festivali’nde yapılan uluslararası prömiyere, yargılandığı davadan beraat etmesine rağmen Hollanda’nın vize vermediği Erhan Örs katılamadı. New York Sanat Müzesi (MoMA) gösterimine yine vize engeli nedeniyle Örs’ün yanı sıra Hakan Bozyurt da katılamadı. Nihayetinde Görünür Görünmez, uğradığı her yerde hem küresel hem kıtasal hem de lokal düzlemlerde baskı ve sansür dinamikleri üzerine bir düşünme alanı açmış oldu. Filmin sekiz yönetmeninin tamamının bir araya gelebildiği ilk etkinlik, 8 Ocak 2026’da İstanbul Barosu’nda düzenlenen gösterim oldu.

Görünür Görünmez yönetmenleri ilk kez Ocak 2026’daki İstanbul Barosu gösteriminde eksiksiz olarak bir araya geldi. 

Sonrasında seyircinin de katılımıyla kapsamlı bir sohbetin de gerçekleştirildiği bu gösterimin verdiği ilhamla, bugüne kadar yapılan gösterimlerin sohbetlerinden bir derleme yapmak istedik. Görünür Görünmez: Bir (Oto)Sansür Antolojisi, 26 Mart – 5 Nisan arasında 23. Paris Türkiye Filmleri Festivali’nde, 17-26 Nisan tarihleri arasında 37. Münih Türk Film Günleri’nde ve 12-16 Mayıs tarihleri arasında Toplumsal Barış ve Özgürlük Forumu kapsamında Diyarbakır’da gösterim yolculuğuna devam edecek. Ayrıca, 23 Mart’ta New York’taki The New School üniversitesinin Doc Talks programı kapsamında ve 29 Nisan’da ise Ghent’teki KASK Cinema’da özel bir gösterimle izleyiciyle buluşacak. Antolojinin bugüne kadarki gösterimlerinin sonrasında yapılan soru-cevaplar ve sohbetlerden parçalar içeren bu derlemenin hem filme dair merak edilen soruları cevaplayacağını hem de sansüre karşı kolektif mücadeleye cesaret taşıyacağını umuyoruz. Derlemede Dekadraj’ın Görünür Görünmez ekibiyle yaptığı söyleşiden parçalar da kullandık ve bağlam vermesi adına tekil videolarla ilgili bölümlere ele aldıkları meselelere dair özetler yerleştirdik. Antolojinin içerdiği videolar ve gösterim yolculuğuyla ilgili daha geniş bilgiye Görünür Görünmez‘in web sitesinden ulaşabilirsiniz.   

Fasikül’ün video serileri ve bir ara gelmek

Fırat Yücel: Altyazı Fasikül’ün ilk video serisi İçeriden Dışarıya‘yı (2020) pandemi sürecinde yaptık. O dönemde sokağa çıkma yasakları olduğu için YouTube üzerinden çevrimiçi gerçekleştirdik gösterimleri ve oldukça da ilgi gördü. Sonra Aşağıdan Yukarıya (2022) adlı bir seri yaptık. Bu ikinci serimizin tematik çerçevesi, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün eylemlerde görüntü ve ses kaydını engellemeyi hedefleyen genelgesinden yola çıkıyordu. Yukarıdan aşağıya gözetleme var, devlet gözetimi, gözetim kapitalizmi… Ama tüm yasak ve engellere rağmen biz de “yukarıdakileri”, “aşağıdan” kaydediyoruz.

Bu seriler için video üretenler bize şöyle diyordu: Bir yandan, evet, aşağıdan yukarıyı gözetlemeye devam ediyoruz, ama bir yandan “aşağıdaki” üretimlerimizde otosansür yapmaya mecbur bırakılıyoruz; bir kendi kendini izleme, gözetleme durumu da var. Zira filmlere ve yaratıcılarına yönelik çokça yargılama var, dava var. Kurgucular, görüntü yönetmenleri, yönetmenler hapis cezası alabiliyor. Bu yüzden de üretimlerimizi gerçekleştirirken sürekli “otosansür uygulamalı mıyım?” sorusuyla karşı karşıya geliyoruz. Bu durum üzerine konuşurken, “Üretenler olarak niye otosansür konusunda bir şeyler yapmıyoruz?” diye bir soru atıldı ortaya. Üçüncü video serimiz Görünür Görünmez‘de bu soruyu takip ettik ve sekiz arkadaşla birlikte tasarladık. Konularda çeşitlilik olmasına da özellikle dikkat etmeye çalıştık. Devlet ve sermaye kimi hedef alıyorsa, o öznelerin orada olması gerektiğini düşündük. Hepsini tabii eşit ölçüde kapsamak bir antoloji içinde imkânsızdı, bunun da farkındayız ama Sibil Çekmen’in Eksik Belgeseller işi sayesinde bu ülkede sansürün hedefi olan hemen hemen tüm meselelere de değinmiş olduk.

Kaba kurgu aşamasında yapılan geri bildirim seanslarından.

Otorite ve Oto arasında kolektif çalışma

Nadir Sönmez: Ben projeden 2023 yılında haberdar oldum. Aslında her şey, Altyazı Fasikül tarafından yazılmış olan, otosansüre dair çok derinlikli bir tartışmayı içinde barındıran bir çağrı metniyle başladı. Bu metin aynı zamanda, bu projede çalışacak yönetmenlerin, biçimsel olarak serbest bir teknikle çalışabileceğine dair de bir açılım yapıyordu. Teknik ve tür anlamında kısıtlaması olmayan bu çağrının sonucunda, farklı disiplinlerden gelen sekiz kişilik bir grup oluştu: Sinemacı, akademisyen, avukat, fotoğraf sanatçısı, performans sanatçısı, video sanatçısı… Bu grup içerisinde birbirleriyle tanışanlar da vardı, benim gibi bu proje üzerinden insanlarla yeni tanışanlar da…

Ve biz 2023 yılının ortalarında, çevrimiçi buluşmalar üzerinden kolektif bir düşünme sürecine girdik. Herkesin kendi çalışmak istediği temayı belirlediği, bunun üzerine nasıl bir yol çizeceğini anlattığı, çekimlere başlayıp kaba kurgular gösterdiği ve tüm bunlar üzerine düzenli konuştuğumuz, birbirimize geri bildirim verdiğimiz ve bir taraftan da bu parçaların nasıl bir araya geleceği üzerine kafa yorduğumuz çok sesli bir süreç oldu.

Otosansür gibi aslında ilk bakışta biraz daha korkutucu yönlerini hissettiğimiz bir kavram üzerine düşünürken, tam tersine özgürleştirici bir sürece girdim. – Nadir Sönmez

Ben de otosansür gibi aslında ilk bakışta biraz daha korkutucu yönlerini hissettiğimiz bir kavram üzerine düşünürken, tam tersine özgürleştirici bir sürece girdim. Önceki üretimlerimde kendime otosansür uygulamamak için uğraşıyordum. Sansüre uğradığımdaysa o üretimleri nasıl sürdürebileceğime dair az çok yerleşmiş mekanizmalarım vardı. Bu süreçte beni en iyi hissettiren şeylerden biri aslında çark yeri gibi gey kültürüne dair kolay marjinalize edilebilecek bir anlatıyı, otosansür teması içerisinde herkesle eşit bir düzlemde sunabiliyor olmam oldu. Bu rahatlığı ilk buluşmalardan hissettim. Tartışmalar herkesin ortaya koyduğu kişisel sorular ve derinleştirdiği ilgi alanları ile zenginleşti. Zihnimde çok ses yaratarak bulmaya çalıştığım argümanları, buluşmalarımızda farklı yaşlardan, farklı disiplinlerden insanlardan duyuyor gibi hissettim.

Vize engeli nedeniyle 54. Uluslararası Rotterdam Film Festivali’ndeki gösterime katılamayan Erhan Örs, ‘Sinema ve Otoriterliğin Yükselişi’ paneline video mesajla katıldı. Fotoğraf: Özcan Vardar

Sibil Çekmen:  Ben sinema yapmanın kolektif bir süreç olduğuna inanıyorum zaten. Belki auteur sinemasına baktığımızda daha çok yönetmenin adı öne çıkar ve onun üzerinden bütün tartışmalar yürür, ama zaten unutmayalım ki senaryo yazan biri var, sette bir sürü set emekçisi var, sonra kurgu, post-prodüksiyon var. Türkiye’de ne yazık ki bolca tek bir kişinin her rolü üstlendiği kısa filmler, bağımsız belgeseller görsek de, benim için sinema zaten hep kolektif bir süreç olmuştur. Bu proje özelinde, o kolektifliği videoları ayrı ayrı yaparak ama bir de bütün üzerinde birlikte çalışarak yaşadık. 

Erhan Örs: Otosansürü hep hissediyoruz, sadece üretirken değil, yaşarken de öyle. Ama başkalarıyla bu tema üzerine bir arada iş üretmek, insanı çok daha iyi hissettiren, kendi sınırlarını belki de pozitif bir yönde keşfettiren bir süreç.

Bu sürecin kendisi özellikle sansüre ve otosansüre uğrayan kişilerin yaşadığı izolasyonu tersine çeviren işleyişi sayesinde bir söz oluşturdu. – belit sağ

belit sağ: Bu süreçte bir araya gelip kendi işlerimizi paylaşıp, atacağımız adımlarda birbirimize destek olup, bu paylaşımlar sayesinde farklı işlerin birbirleriyle nasıl konuştuğunu da tartıştık. Bu tabii Altyazı’nın bizi bir araya getirmesi sayesinde oldu. Bunun da otosansür özelinde çok değerli bir süreç olduğunu düşünüyorum. Bireysel olarak yaşanan bir şeyin aynı zamanda kolektif olarak da yaşandığını unutuyoruz bazen. Yaptığımız videolar kolektif bir süreç işletilmesi sayesinde daha da anlamlı hâle geldi. Bu sürecin kendisi özellikle sansüre ve otosansüre uğrayan kişilerin yaşadığı izolasyonu tersine çeviren işleyişi sayesinde bir söz oluşturdu. Filmlerin politik mevzulardan bahsetmeleri yeterli değil, yapım süreçlerinin de politik olması gerek derken kastedilen şey tam da bu bence.

Fırat Yücel: Otosansür üzerine bir film başka türlü de yapılamaz belki. Çünkü otosansür üzerine söz üretmesi zor bir konu. Herkes otosansürden bahsediyor ama deneyimlerini anlatan yok, vaka anlatan yok. Çünkü çoğu kez insanların kendilerine bile itiraf edemedikleri bir şey. Ayrıca sansürle çok iç içe, aralarındaki sınırı çekmek kolay değil. Filmin başındaki yazıda değindik: Otorite ile oto (‘kendi’ anlamındaki, örneğin otobiyografinin oto’su) arasındaki muğlaklık aslında filmin temel konusu. Yani aslında otosansür üzerine bir filmden çok sansürün yarattığı otosansür iklimi üzerine bir film bu. İsminde “(Oto)Sansür” şeklinde yazılmasının sebebi de bu.

Hakan Bozyurt: Otosansür ile sansür arasındaki o gri alanda, korkumuz devlet tarafından şiddete maruz kalmak, kapatılmak. Ama benim müvekkillerim o kapatılmış alanlarda hakları için direniyorlar (not: Bozyurt avukatlık yapıyor ve yönetmenlerinden biri olduğu Duvarlar videosunda hapishane duvarlarına yazılama yaptıkları gerekçesiyle ‘kamu zararı’ndan yargılanan müvekkillerinin hikâyesini anlatıyor). Aslında biz kendimizden vazgeçmeye başladığımızda, kendi kendimize sansür uyguladığımızda, o şiddeti tekrarlamaya başlıyoruz. Ama yan yana gelmeye başladığımızda, kendimizi ve birbirimizi anlamaya çalışıyoruz ve daha iyi hissediyoruz.

Fırat Yücel, belit sağ, Serra Akcan ve Nadir Sönmez (soldan sağa) MoMA’daki gösterim sonrası soruları cevaplıyor. Fotoğraf: Yetkin Nural

Serra Akcan: Ben MoMA gösteriminden bir anekdot paylaşacağım. Amerikalı seyircilerden bazıları filmi izledikten sonra şöyle dediler: “Siz senelerdir bunları yaşıyorsunuz ama bir yandan da üretimlerinizi yapıyorsunuz; bir direniş oluşturmuşsunuz. Nasıl yapıyorsunuz? Çünkü biz daha yolun başındayız.” Verdiğimiz cevap, bir arada durmak. Ben tek başıma hikâyemi anlatabilirim ama bu kadar güçlü olmaz. Birbirimize destek ve fikir vererek hem yaratıcılığımızı artıran hem de bizi cesaretlendiren kolektif bir süreç sonrasında hikâyelerimizi bir araya getirmek, birlikte eylemek ve üretmek; aslında onların sorusunun cevabı bu.

Gezi Direnişi milat mı?

Fırat Yücel: Türkiye’de farklı hareketler için farklı milatlar var. Biz de Gezi’yi merkeze oturtmak gibi bir fikirden yola çıkmadık esasında. Ama Gezi’nin sansür bağlamında bir milat gibi görülmesinin ve filmde bu şekilde yer almasının iki nedeni var. 2014’ün Altın Portakal’ında, Reyan Tuvi’nin Gezi Direnişi’ni anlatan Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek filmine Altın Portakal’da uygulanan sansür önemli bir kırılma noktası. AKP iktidarının sansür uygulamaları bu vakanın ardından şiddetini artırdı. 2015’te İstanbul Film Festivali’nde Bakur’a uygulanan sansüre daha geniş çaplı bir itiraz geldi, sansüre karşı çeşitli örgütlenmeler de oluştu. Gezi sonrası sansüre karşı bir irade kendini ortaya koydu. 2015-2016 sürecindeki, çatışma, darbe ve savaş dinamikleriyle birlikte, bütün o irade yok oldu. O ayrı bir milat. Fakat 2014-2015 sansürleri, sansüre karşı kolektif bir irade ortaya konulabileceğini gösteren vakalar biz sinemacıların zihninde yer etti. O yüzden filmde çerçeveyi oradan kuruyoruz; 2014’ten bugüne uzanan bir süreç olarak mevzuya bakıyoruz.

Bir başka nedeni de filmin altı adet farklı konuları ele alan biçim olarak birbirine benzemeyen videodan oluşması. Bunları nasıl birbirine tutkallayacağız diye düşünürken aslında Gezi’nin birçok konuyu kapsadığını fark ettik: Gezi aslında aynı zamanda bir çark yeriydi (antolojide yer alan Çark filminin konusu), LGBTİ+ örgütlenmesi parkı ilk sahiplenenlerden oldu. Ermeni mezarlığına çok yakın, hattâ Ermeni mezarlığının taşlarının Gezi merdivenlerinde kullanıldığı söylenir (bu noktada Sevgili F ile ilişkileniyor). Yargı süreçleri üzerinden Duvarlar ile bir ilişkisi olduğu da söylenebilir. Kısaca, Gezi Parkı bir mekân olarak kendi sınırlarından dışarı taşıyor gibiydi. Bu da Gezi Direnişi’nin belgeselini yapmak üzerine kurulu olan, antolojinin proloğu niteliğindeki Tereddütler‘de diğer filmlere göndermeler yapma imkânı sundu bize.

Serra Akcan: Gezi döneminde biz fotoğrafçılar olarak hep alandaydık ama Gezi öncesinde Diyarbakır’da, Van’da ve başka yerlerde yaşananları biliyorduk. Gezi başlangıç değil ama Gezi’de herkes bir aradaydı. İnsanlar o bir aradalığı yaşayıp, biz nelere bakmadık, neleri görmedik, bunlarla nasıl yüzleşebiliriz diye sormaya başladılar. İktidar açısından esas ürkütücü olan da buydu bence. Her yere yayıldı. İnsanlar bir araya gelirlerse bir şeylerin değişebileceğini fark ettiler. İktidarın cevabı da bu yüzden o kadar sert oldu.

Gezi’den önce devlet sansürü ve sınırları çok belirgindi. Bunu insanlar az çok ölçebiliyordu. Gezi’den sonra sansür alanı çok kayganlaştı. Artık siyasi iktidar sansür politikalarını hızla dönüştürebilen bir güç. – Erhan Örs

Erhan Örs: Gezi’den önce, devlet sansürü ve sınırları çok belirgindi. Bunu insanlar az çok ölçebiliyordu. Yer yer bence kanıksanmış da bir şeydi. Gezi’den sonra sansür alanı çok kayganlaştı. Devlet her yıl belirli bir çevreyi, kesimi hedef alarak, sansür politikalarını genişletiyor. Sonrasında  oradan sıyrılıp başka bir alana baskı kurabiliyor. Gezi sanki onun miladı gibiydi. Artık siyasi iktidar, devlet mekanizmasının kurucu sansür politikalarında direkt söz sahibi olan, aynı zamanda bunu hızla dönüştürebilen bir güç.

Tereddütler: Kurgu sürecinin arka planı

Antolojinin proloğu niteliğindeki Tereddütler, Gezi Direnişi üzerine bir belgesel yapmaya niyetlenen hayali kişilerin mesajlaşması üzerine kurulu bir masaüstü sinema örneği. Fırat Yücel’in imzasını taşıyor.

Fırat Yücel: Başta Tereddütler yoktu. Beş video olarak tasarlamıştık projeyi. Benim aklımda antoloji için çok daha kısa bir prolog yapmak vardı aslında. Ama çok yakın bir dönemde kendim de Gezi Direnişi’nin belgesel sinemaya aktarılması konusunda sansür ve otosansür deneyimleri yaşayınca, bu durumu içime sindiremeyip Tereddütler’i ürettim.

Tereddütler, Gezi Direnişi üzerine bir belgeselin kurgu sürecinde yaşanabilecek, özellikle belgesel kurgucularının çok aşina olduğu kuşku, arzu, korku ve tereddütleri anlatan bir film. Bu deneyimlerden yola çıkarak, birbiriyle kurgu esnasında mesajlaşan kurmaca karakterler yarattım.

Aynı zamanda kamerasız da sinema yapılabileceğine dair bir örnek. Ekran başında çok vakit geçiriyoruz. Onun da bir gerçekliği var. O ekranın içi; sosyal medyada yaşadığımız anlar, duygular, yani örneğin bir saldırıya uğradığımızda, nefret suçuna maruz kaldığımızda yaşadıklarımız, hepsi belgeselin alanı artık. Tereddütler öyle bir alandan, ‘masaüstü sinema’ fikrinden ve formundan besleniyor. Bu şekilde film yapmak çok ucuz, hattâ sıfır masraf. Control Shift 5.  Kameran orada.

Ama masaüstü sinema, tek bir kişinin ekranını gerçek zamanda gösteriyormuş gibi yaptığı zaman kısıtlayıcı bir hâl de alabiliyor. Tereddütler‘de bunu kırmaya çalıştık ve birden fazla kişinin iç sesini, düşünce ve pratiklerini yansıtan, masaüstü sinemanın ses duvarını yıkıp oda seslerini de hikâye dünyasına dâhil eden bir tarz denedik.

54. Rotterdam Film Festivali’nde yapılan uluslararası prömiyerden. Fotoğraf: Senem Aytaç

Duvarlar: Cezaevindeki bir eylemi kimler görebilir?

Duvarlar, siyasi mahkûmların cezaevinde kitaplara erişim hakkı için verdikleri mücadeleyi anlatıyor. Sinema, kurgu, hukuk, hafıza küratörlüğü, editörlük gibi farklı alanlarda pratiklerini sürdüren üç kişilik bir ekibin, Hakan Bozyurt, Erhan Örs ve Can Memiş’in ürünü.

Hakan Bozyurt: Duvarlar’ı yaptığımızda müvekkillerim şu anekdotu aktarmışlardı: “2016’da eylem yaptığımızda, gardiyanlar bize ‘Siz burada eylem yapıyorsunuz da kim görecek?’ demişlerdi.” Duvarlar sayesinde binlerce insan bu direnişi gördü.

Bir müvekkilim bana “Hakan, tutuklu olmanın en güzel yanı, tutuklanma riskin yok,” demişti. Aslında hepimiz kapatılma hissini çok yoğun yaşadığımız bir dönemde yaşıyoruz. – Hakan Bozyurt

Birçok festivalde sorulan ilk soru “Bu cezaevi görüntüleri gerçek mi?” oluyordu. Evet, gerçekler. Bu görüntüler bir yargılamaya konu edilmişti. Hapishane İdaresi, “kamu malına zarar” diyerek yaklaşık 400 dakikaya yakın kamera görüntüsünü, öncesini ve sonrasını teker teker fotoğraflayarak hapishane duvarlarına yazılan yazıları dosyaya delil olarak sundu. Otosansür meselesini düşünürsek, kendimize sorduğumuz sorulardan bir tanesi şu oldu: Bu görüntüleri kullandığımızda başımıza ne gelecek? Teorik olarak başımıza bir şey gelmemesi gerektiğini  düşünüyoruz çünkü görüntüler aslında kamuya açık bir yargılamaya konu edildi ve karar çıktı. Zaten biz de çok dar bir alanı gösteriyoruz ve mekânın neresi olduğu anlaşılmıyor. Mekânın anlaşılmaz bırakılmasının bir diğer nedeni ise sadece o hapishaneye özgü bir baskı olmaması ve bütün hapishanelerde benzer baskıların mevcut olması. Bu sorunun kaynağında “cezalandırma ile korkutularak baskılanmış olmak” var. Çünkü yaşadığımız dönemde, Türkiye’de her an her şey herkesin başına gelebilir. Bir müvekkilim bana “Hakan, tutuklu olmanın en güzel yanı, tutuklanma riskin yok,” demişti. Aslında hepimiz kapatılma hissini çok yoğun yaşadığımız bir dönemde yaşıyoruz. O yüzden artık riskimiz yok gibi düşünebiliriz.

Can Memiş: Ben video sanatı pratiğinden gelmiyorum. Ama sergileme politikalarında aktivist metotlar üzerine çalışıyorum. Arşivi — Jacques Rancière’ci anlamda — uzlaşmazlık mekânı haline getirmek beni heyecanlandırıyor. Bu video çalışmasına da böyle eleştirel bir hattan bağlanıyorum. Cezaevi kayıtlarına bakarken bu görüntülerin kapatılma deneyimine ve bu tür şiddet mekânlarının gündeliğine dair neler söyleyip söylemediği üzerine düşünme imkânım oldu. Çok sayıda ve uzun süreli kayıtlardı. Yasaklar, bu yasaklara karşı verilen mücadeleler, bu mücadelelerin aktarımları gibi sekmeler açıldı zihnimde. Ve sonrasında ekiple buluşup üzerine birlikte düşündük.

(Oto)sansür üzerine düşüneceksek; kendi tereddütlerimizi dışarıda bırakacak tastamam bir çerçevedense o tereddütün, kaygının içerisinden bakabilmek bence önemli. – Can Memiş

Tabii ki projenin düşünümsel bir yanı var. Üçümüz — Erhan, ben ve Hakan — de kapatılma tecrübesinden geliyoruz. Erhan ve ben, politik sebeplerle o avluları içerden gördük. Hakan da hak ihlallerine karşı verdiği mücadele nedeniyle mesaisinin çoğunu cezaevlerinde geçiren bir avukat. Dolayısıyla her birimizin hayatlarında bu yasakların bir yeri var. Böyle bir bağın olmasının yanı sıra, buradaki görüntülerin politik ağırlığı da var. Hepimiz için… Ama eğer (oto)sansür üzerine düşüneceksek, kendi tereddütlerimizi dışarıda bırakacak tastamam bir çerçevedense o tereddütün, kaygının içerisinden bakabilmek bence önemli. Çalışma esnasında bu kısım hep aklımdaydı. 

Serra Akcan, Erhan Örs, Hakan Bozyurt (soldan sağa) 8. AFSAD Kısa Film Festivali’nde yapılan Ankara gösteriminde. 

Eksik Belgeseller: Yapılamayan filmlerin hafızası

Eksik Belgeseller günümüz Türkiyesi’ne, henüz “var olmayan” ve seyirciye ulaşması engellenen belgesel projeleri üzerinden bakıyor. Masaüstü belgesel formunu çevrimiçi görüşmelerle genişleten film, eksik belgeseller üzerine araştırmalarına devam eden Sibil Çekmen’in imzasını taşıyor.

Sibil Çekmen: Aslında ben 10 senedir belgesel sinema üzerine akademik çalışma yapıyorum. Ve doktora tezimi 2003-2017 arası Türkiye’de direnen belgeseller üzerine yaptım. Kadın mücadelesi, LGBTİ+ mücadelesi, işçi mücadelesi, ekolojik mücadele, Kürtler ve Ermeniler olmak üzere altı tematik bölüme ayrılmıştı. Altı senede 400’e yakın film izledim. Bunlardan 70 tanesinin analizini yaptım. 540 sayfalık bir tez yazdım. Ayrıca o dönemde, yüzden fazla belgesel sinemacı ile iletişim halindeydim ve birçoğuyla dostluğa dönüşen iletişimimiz bugün de sürüyor. Dolayısıyla Eksik Belgeseller için insanlara yazdığımda, filmde bahsettiğim “40 kadar yazışma, 20 kadar görüşme”yi bir ay gibi çok kısa bir sürede tamamladım. Çünkü zaten insanları tanıyordum. Onlarla ilk görüşmeleri yapmaya başladığımda tezin çok başıydı. Ve genelde, analizini yapmak istediğim belirli bir film üzerine konuşuyorduk. O filmlerin yapım şartları, çekim ve dağıtım süreçlerini konuşup, sansür vakalarını da birazcık içine alarak bütün o süreçleri algılamaya çalışıyordum. Son sorum da hep şu oluyordu: “Bir sonraki projen ne olacak?”

Bundan 50-60 yıl sonra, şu anda içinde yaşadığımız dönemi, yapılmış filmler üzerinden hatırlayacağız. Ama bence yapılamayan filmleri not almak da çok önemli. – Sibil Çekmen

Tezi altı yıl sonra bitirirken şunu fark ettim: İnsanların “bir sonraki projem” diye bana çok da hevesle anlattıkları projelerin birçoğu hâlâ filme dönüşememişti. Projelerin bir kısmı bırakılmıştı, bazı yönetmenlerse ısrarla “devam edeceğim” diyorlardı. Eksik Belgeseller’i yapma fikri bu gözlemden ortaya çıktı. Çünkü hep şunu düşünmeye başladım: Bundan 50-60 yıl sonra, şu anda içinde yaşadığımız dönemi, yapılmış filmler üzerinden hatırlayacağız. Ama bence yapılamayan filmleri not almak, bu dönemde hangi konuları konuşamadık ya da konuşmakta zorlandık, bunları belirlemek çok önemli. Ya da bazı filmler mesela tamamlanacak ve arşivlerimizde olacak, ama eğer bu hikâyeleri de not etmezsek, filmi izlediğimizde aslında o filmin 10-12 senelik bir süreçte yapıldığını, bu sürecin neden bu kadar uzun bir süreye yayıldığını bilemeyeceğiz. Dolayısıyla filmlerin peşine düşmeyi bırakıp, bitemeyen ya da çok sürüncemede kalan belgesel projelerin hikâyelerinin peşinden koşmaya başladım. Son dönem yaptığım görüşmelerden bir anekdot aktarayım: Yeni tanıştığım ve Zoom üzerinden görüştüğüm bir yönetmen, bana “Sanki sokakta tanımadığım biri durup halimi hatırımı sordu gibi hissettim, teşekkür ederim” dedi ve hikâyesini paylaştı. Hikâye çok. Anlatmaya ve birbirimizin hikâyelerini dinlemeye ihtiyacımız var.

Sevgili F: Fotoğraflara sığmayan kendi hikâyem

Serra Akcan babasının büyükannesinin hikâyesinin peşine düşüyor. Sevgili F, babaannenin köyüne yaptığı yolculuklara dayanan bir video-mektup. Akcan bağımsız bir fotoğrafçı ve video üreticisi.

Genelde insanları korumak için otosansüre başvuruyoruz. Dönem dönem bunun kriterleri değişiyor. Bazı fotoğrafları arşivden çıkartıyoruz, bazılarını tutuyoruz. – Serra Akcan

Serra Akcan: Ben fotoğrafçıyım. 2015’ten beri video da çekiyorum. 20 senedir Ermeni soykırımı meselesi üzerine Ermenistan’da ve Türkiye’de fotoğraflar üretiyorum, hikâyeler yapıyorum. Nar Photos adlı bir kolektiften geliyorum. Genelde insanları korumak için otosansüre başvuruyoruz. Dönem dönem bunun kriterleri değişiyor. Bazı fotoğrafları arşivden çıkartıyoruz, bazılarını tutuyoruz. Bu video serisinde otosansürü nasıl ele alayım diye konuşurken, bir arkadaşım, “Sen kendi hikâyeni otosansürlüyorsun, bunu 15 senedir anlatmaya çalışıyorsun ama anlatamıyorsun,” dedi. Anlatamamamın sebeplerinden biri babaannenin hikâyesinin bana tam olarak aktarılmaması, bilgi eksikliği. Aralıklı olarak babaannenin köyüne gittim, araştırmak ve fotoğraf çekmek için. Akrabalarla tanıştım, konuştuk. Onların bu hikâyeyi kabul etmemeleri başka bir neden. 

Ben senelerdir Ermeni soykırımıyla ilgili çalışmalar yapıyorum ama kendi hikâyemi ne fotoğraflarla ne sözle anlatamıyorum. Bu film de aslında otosansürlü: İsim yok, yer yok, yüzler yok. Ama unutulan bir hikâyenin bir şekilde ortaya çıkmasını istedim. Senelerdir büyük babaanneme yazdığım mektupları ve yaptığım fotoğraf-video çalışmalarının da bir kısmını bir araya getirerek otosansürü delmeye çalışan, o hikâyeyi eskiz olarak da olsa aktarabildiğim bir video Sevgili F.

Çark: Kuir kültürün ticarileşmesi ve eksiklik duygusu arasında

Çark, İstanbul’daki bir çark yerinin kültürel miras olarak tanınması gerektiğine dair UNESCO’ya mektup yazan bir anlatıcının peşine takılarak söz konusu yeşillik alanda seyirciyi tura çıkarıyor. Tiyatro, performans ve sinema alanlarında oyunculuk, yazarlık ve yönetmenlik yapan Nadir Sönmez’in imzasını taşıyor.

Nadir Sönmez: Bu çark yeri benim gittiğim ve gerçekten çok ilham aldığım bir yer. Aslında İstanbul’da ve Türkiye’de çark yerleri çok fazla. Ziyaret ettiğim şehirlerin hepsinde var. Bu kadar yaygın bir şekilde yaşanan bir kültürü anlatma ihtiyacını hissediyordum. O yüzden aslında kendi içindeki kodları çok da deşifre etmeden yine de onu sahiplenmenin bir yolunu bulmaya çalışıyordum.

Videodaki metni aslında bahsettiğim çark yerinin yer aldığı ilçenin belediyesine yönelik yazmıştım. Ama sonra semtin ismini bu kadar somut kullanmanın filme yarardan çok zarar getirebileceğine inandım. Ve bunu içimizde de tartıştık aslında. Sonra videoyu, izleyenlerin, orasının neresi olduğunu anlamayacağı bir şekilde yapmaya karar verdim. O sansür esprisi mizahi olarak diğer öğelerle de örtüştü. O sansür sesleri eğlenceli de geliyor (not: Çark‘ta anlatıcı sesin bip’lendiği kısımlar yer alıyor). Bir yandan da mektubun muhatabını UNESCO’ya çevirmek, bence o mizahı evrenselleştirmeyi de sağladı.

Paris’teki, Berlin’deki, Amsterdam’daki çark yerlerinin bilgilerine internetten kolayca ulaşılabiliyor ama kuir hakların gelişmesiyle başlayan kuir kültürün ticarileşmesi, bazı şeyleri de insanın elinden alabiliyor. Öte yandan Türkiye, o gelişmiş ülkelerin haklarıyla karşılaştırıldığında aslında sana hep eksik kalma duygusu yaşatan bir yer. Ben de bununla baş edebilmek için, Türkiye’nin başta dezavantaj gibi gözüken bazı özelliklerini, insana heyecan vermeye devam eden, bir şekilde bu yönüyle korunmasını da gerektirecek bir yere çekip oradaki turistik işleyişi Türkiye’ye uyarladığımızda ne oluyor sorusuna cevap vermeye çalıştım. Bunların hepsi, oradaki özgürlüğü yaşayamamayı kendi içimde anlamlandırma çabası üzerinden bir savunma mekanizması da olabilir. Bir yandan da çark yerini Türkiye’nin turistik bir gururu gibi tanıtmak, ben o baskıya karşı geliyorum deme biçimi. Bazı ülkelerde trans erkek hamileliği tartışılırken, Türkiye’de çark yeri ile ilgili bir film yaparken tedirginlik yaşamak, dengesiz ve kötü, ama bunun yakın vadede çok da değişmeyeceğini bilerek mutlu olmaya çalışırken böyle yöntemlere de ihtiyaç var.

Rotterdam’a gittiğimizde öğrendim ki Amsterdam’daki çok geleneksel bir çark yerinin etrafındaki soylulaştırma yüzünden tehdit altında olduğu düşünülüyormuş ve oranın korunmasına yönelik böyle bir hareket başlamış. Dolayısıyla bizim için mizahi olan şey başka bir yerde gerçek olabiliyor. Ben bunu duyduğumda da onların gerçekliğine katılmakta zorlandım ama onlar beni gerçekten teşvik etmeye çalıştılar. Bunun üzerinde çalışabilirsin, UNESCO’ya başvurabilirsin gibi. Aradaki fark üzerine hâlâ düşünüyorum. Onların gerçekliğinin ne olduğunu, hemen çok pozitif bir yere de konumlandırmadan, anlamaya çalışıyorum.

Sevil: Bir dönemi birlikte yeniden ziyaret etmek

Sevil, sanatçı Sevil Tunaboylu’yla, yıllar önce yaşadığı bir sansür ve peşi sıra gelen otosansür vakasının konuşulduğu çevrimiçi kayıtlara dayanıyor. Videoları ve araştırma bazlı çalışmalarıyla tanınan görsel sanatçı, araştırmacı ve eğitmen belit sağ’ın imzasını taşıyor.

belit sağ: Sevil, Sevil Tunaboylu’nun 2011 yılında yaşadığı bir otosansür vakasını anlatıyor. Video bir yeniden ziyaret ve hatırlama alanına dönüşüyor bu sayede. Bu süreçler genelde sancılı geçtiği için, o ziyaretin Sevil için neye dönüşeceğini, onun ne hissedeceğini çok tartıştık. Bu hikâyeyi yeniden anlatmanın sağlıklı bir tarafı olacak mı, yoksa onun için sorunlu bir yere mi gidecek konusu önemliydi, çünkü sürecin bunu yaşayan özneden alan değil de karşılıklı besleyen bir yere gitmesini istedim en başından beri. Bu anlamda, Sevil’in saldırıya uğrayan gerilla resminin filmde görünüp görünmemesi meselesini de çok tartıştık. Koyduk, çıkardık, büyüttük, küçülttük. Defalarca düşündük ortak bir noktada buluşmak için.

Sansüre ve otosansüre uğrayan kişiler genellikle gözden uzak yaşıyorlar bu süreçleri. Bu izolasyonu 2016 yılında Ayhan ve ben adlı videom Akbank Sanat tarafından sansürlendiğinde bizzat yaşadım. Hakkında konuşması tabu bir konu olduğu için daha önce sansüre uğrayanların deneyimlerine ulaşmak çok zordu. “Önce şu oldu, sonra bu oldu” gibi anlatımların yanı sıra bireysel olarak, duygusal olarak yaşananlara odaklanmak istedim.

Özellikle otosansür, yaşarken anlaşılmayan, çoğu zaman ismini koyamadığımız ve nasıl konuşacağımızı bilemediğimiz, dillendiremediğimiz bir süreç. O yüzden bir denge bulmak çok önemliydi benim için. Masaüstü belgesellerinin mekânı, zaman geçirdiğiniz, düşüncelerinizi organize ettiğiniz ve kafanızdan geçenleri gösteren yer yer “mahrem”lik içeren bir mekân. Sansür ve otosansür süreçlerinin utanç, korku, yalnızlık, tereddüt, şüphe gibi pek çok duyguyu içerdiğini birebir yaşayan insanlar bedensel olarak biliyorlar, ama uzaktan bakan için bu çoğunlukla görünür değil. Masaüstünü bu anlamda bu videoda bir kişinin deneyimini gösteren ama aslında kolektif deneyimin nasıl da bireysel olarak yaşandığına işaret eden bir yöntem olarak kullandım. Bir gerçeklik kayması, nereye tutunacağını bilememe, bir sonraki adıma dair ve kendine dair sorularla dolu bu süreci göstermenin yollarından biri olarak herkes için de çok tanıdık olan Zoom görüşmesi formatıyla video alanını Sevil’in içinden geçtiği duygulanımları da gösteren bir alana dönüştürmek istedim.

Sansür ve umut üzerine

Fırat Yücel: Filmimiz devletin her türlü kırmızı çizgisine temas etmeye çalışan bir film. Zaten böylesi bir dönemde bunu kolektif olarak yapabilme fikriyle yola çıktığımız için, sansür tehdidinden çekinmedik. Sansürleneceğini biliyorduk zaten, ki sansürlendi de diyebiliriz: Yurt içinde, bakanlık destekli majör festivaller pek ilgilenmediler filmimizi göstermekle. Bu seçimlerin ardında örtük bir sansür olabileceğine dair duyumlar da aldık. Ama Sinematek / Sinema Evi gibi özerk kimliğini oturtabilmiş mekânlarda, Documentarist ve İşçi Filmleri Festivali gibi, bağımsız kimliğini koruyabilmiş festivallerde gösterebiliyoruz. Üniversite gösterimleri çok iyi gidiyor ve akademiye de hitap eden bir tarafı olduğu için üniversitelerin bu film için doğru yer olduğunu da düşünüyoruz. Zaten belgeseller majör festivallerde gösterildiğinde, üvey evlat gibi kenarda kalıyor. Oralarda belgesel gösterimlerine bazen çok az seyirci geliyor. Ulusal Yarışma’daki kurmaca filmlerinin gösterildiği salonlar ise tıka basa doluyor. Daha fazla seyirciye ulaşmaksa amaç, filmi saydığım yarı özerk alanlarda göstermek daha etkili bile olabilir. Bu filmin temel derdi, politik hayal gücünün kuruduğu bir dönemde, o hayal gücünü yeniden canlandırmaya yönelik bir enerji vermek insanlara. Çatlağı açabilen alanlarda yaptığımız gösterimlerde açıkçası bunu daha fazla yapabildiğimizi düşünüyoruz. Gittiğimiz her yerde, angaje insanlarla birlikte olduk ve bu bize de güç veriyor. 

Otosansür politik hayal gücümüzü sınırlayan bir şey. O sınırları zorlayabiliriz, aşmaya çalışabiliriz ama bu kolay değil. Ama bir kıyaslama üzerinden, umut babında şunu diyebilirim: Ben yılın yarısında Hollanda’da yaşıyorum ve mesela orada, Filistin’de yaşanan soykırıma dair eylemler olduğunda, üniversite öğrencileri arasında müthiş bir politizasyon oldu ve kendi kolonyal tarihlerini, bütün o emperyal şiddeti keşfetmeye başladılar ve şok oldular; sanki Avrupa hep özgürlükler dünyası imiş gibi. O neoliberal sistem aslında onların da sınırlarını belirlemiş ve onlar esasen bizden belki daha da az konuşuyor tüm bunları. Baskı olduğunda gerçekten politize oluyorsun ve kendini dile getiriyorsun. O kapitalist cehennemin içinde sıkışıp kalmaktansa, bu baskı sisteminin içinde yaşamanın ve üretmenin yollarını aramak bana daha fazla umut veriyor.

Nadir Sönmez: Kuir meseleler üzerine çalışırken Türkiye’de insan kuir meseleler üzerine çalışırken, kendini devlet menşeli hiçbir fonu alamayacağının garantisiyle bulunca, sanatsal üretimle ilgili sarsılabiliyor ama bu video serisi üretiminde olduğu gibi ara yolları takip ederek aslında, tahmin etmediği kadar güzel yerlerde de karşılık bulabiliyor. O açıdan cesaretlendirici oldu bu film. Belki büyük kitlelere erişmek söz konusu olduğunda şu anda sesimiz oralara gidemiyor, ama ben kendi hayatımda daha çok topluluk oluşturan, biraz daha mahrem buluşmalar yaratan projeler üzerinden çok arkadaşlık doğduğunu görüyorum, bunlara güçlü bir desteğin olduğunu hissediyorum. Hiç bu amaçla başlamadığım bu projeye girip benimle hikâyeleri ilk bakışta benzer olmayan sanatçılarla birleştiğimde ve ortak bir ses çıkardığımızda, sivil toplum ve sanatın iş birliğine olan bakışım da çok değişmeye başladı.

Üst sesin biçimini değiştirmek 

Övgü Gökçe (Fasikül ekibinden): Aslında belgesellerde görüp aşırı didaktik dediğimiz bir sürü söyleyiş biçimi var bu filmde. O noktada bu biçimlerin nasıl çerçevelendiği ve nasıl bir genel dilin parçası olarak işlediği önemli olmaya başlıyor. O yüzden de mecranın kendisi üzerine düşünmenin açtığı çok önemli bir kanal var. Çünkü bize bütün bunları klişe ya da didaktizm olarak düşündürten, aslında mecranın kendisinin sınırlı bir biçimde bunu kullanıyor ya da üretiyor olması. Yani film diliyle, film estetiğiyle, belgesel estetiğiyle ilgili birtakım ön kabullerimiz var. O ön kabullerin bir kısmını kullanmaya devam ederek, ama farklı bir şekilde çerçeveleyerek başka anlam katmanları oluşturabilir miyiz? Bunu sormaya değer her zaman. Filmlerin birçoğunda üst ses kullanımı var. Kurmacada da belgeselde de üst ses sıkıntılı bir şeydir. Nasıl kuracaksın, nasıl konuşacaksın, nasıl kaydedeceksin? O sese ya da anlattığı hikâyeye nasıl güveneceksin? Bu antolojideki filmlerin her biri, üst sesin kullanılış biçimine dair de farklı cevaplar üretiyor aslında. Bir kısmı güvenilir, bir kısmı güvenilmez, bir kısmı da güvenilirliği soru işareti olarak bırakan üst sesler. O yüzden sadece üst ses fikri üzerinden filmlere bakmak bile ilginç geliyor bana düşününce. Aynı şeyi kurgu, arşiv, buluntu görüntünün kullanılmasına dair de söyleyebiliriz.

Görünür Görünmez’in sonrası

Video, endüstriden kaynaklı bir sürü baskıyı ekarte edebildiğin bir alan. Aslında otosansürle de göz göze geldiğin bir alan. Çünkü daha çok, hattâ çoğu kez sadece kendi sınırlarınla karşı karşıyasın. – Fırat Yücel

Fırat Yücel: Biz Altyazı Fasikül olarak video serilerin hepimize güç verdiğini düşünüyoruz. Video formu, kurmacaya ya da belgeselin konvansiyonel formlarına kıyasla daha özgür bir alan sunuyor. Endüstriden kaynaklı bir sürü baskıyı ekarte edebildiğin bir yer burası. Aslında otosansürle de göz göze geldiğin bir alan. Çünkü daha çok, hattâ çoğu kez sadece kendi sınırlarınla karşı karşıyasın. Sermaye yok, kısıtlı destekle çalışıyorsun. Bu güç kazandıran da bir şey, çünkü her şeyden bahsedebilme özgürlüğü getiriyor. Bu sebeplerden dolayı Altyazı Fasikül olarak video serilerine devam etmek istiyoruz. Görünür Görünmez serisi, bir önceki serimiz olan Aşağıdan Yukarıya’nın üreticileri arasındaki iletişimden ve “Niye otosansürden bahsetmiyoruz?” sorusundan doğmuştu. Yeni serimiz de Duvarlar videosundaki avukat-sinemacı-editör işbirliğinden esinle hukuk ile sinemanın kesişim noktaları üzerine olacak ve Nar Bilim Kültür ve Sanat Derneği’yle yaptığımız video serisi ‘Görünmeyen Seslerin İzinde’de olduğu gibi her video farklı alanlardan iki kişinin ortaklığıyla hayata geçirilecek.