Sinemacı Rojhilat Aksoy’a TCK 301’den beraat
Sinemacı Rojhilat Aksoy hakkında, Ermeni soykırımını konu alan Inna Sahakyan imzalı Aurora’nın Doğuşu (Avrorayi lusabats’y, 2022) filminin Diyarbakır’daki gösterimi nedeniyle TCK 301‘den dava açıldı. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede, o dönem Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği başkan yardımcısı olan ve filmin gösterimi için başvuru dilekçesinde imzası bulunan Aksoy’un “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ve devletin yargı organlarını alenen aşağılama” suçlarından cezalandırılması talep edildi. Davanın 6 Nisan’da Diyarbakır 22. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen ikinci duruşmasında mahkeme Aksoy hakkında beraat kararı verdi.
Haberin tamamını okumak için tıklayınız.
Rojbash davasında yasak iptal edildi, Bakanlık kararı istinafa taşıdı
Ankara 3. İdare Mahkemesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Sinema Filmlerini Sınıflandırma ve Değerlendirme Kurulu’nun “ticari dolaşıma ve gösterime uygun değildir” kararıyla fiilen yasaklanan Özkan Küçük imzalı Rojbash (2023) hakkında açılan davada yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmetti. Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nin (MLSA) hukuki destek sunduğu davada mahkeme bakanlığın kararını iptal etti. “Kürtçeye yönelik baskı ve yasaklamalardan bağımsız olmadığı” değerlendirilen davadan çıkan ve sinemada ifade özgürlüğü bakımından emsal niteliği taşıyan kararın hemen ardından Kültür ve Turizm Bakanlığı dosyayı istinafa taşıdı. İptal kararı uygulanma imkânı bulamadan bir üst yargı sürecine çekildi.

Mahkeme sürecinde dosyaya sunulan bilirkişi raporunda filmin yasaklanmasının hukuken yerinde olmadığı tespit edildi. Raporda Rojbash’ın şiddet veya nefret çağrısı içermediği, çocuklar ve gençler açısından kalıcı bir zarar riski taşımadığı ve sanatsal ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı. Raporda sanat alanında yasaklayıcı yaklaşımların düşünsel çeşitliliği ve eleştirel kamusal kültürü sınırlayabileceğinin de altı çizildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı ise savunmasında filmin kamu düzenine aykırı olduğunu, terör örgütü propagandası içerdiğini ve anayasal ilkelere aykırılık taşıdığını ileri sürmüştü. Ancak mahkeme, bu iddiaların yasaklama gibi ağır bir müdahaleyi haklı kılmadığı sonucuna vardı. Demokratik toplumlarda ifade özgürlüğü ile toplumsal hassasiyetler arasında denge kurulması gerektiği belirtilen kararda “idarenin film içeriğine ilişkin bazı değerlendirmelerine atıf yapılmakla birlikte, yasaklama yerine sınıflandırma gibi daha hafif müdahalelerin mümkün olduğu” vurgulandı. Filmin tamamen yasaklanmasının demokratik toplum düzeninde ifade özgürlüğüyle bağdaşmadığı belirtildi.
Bakanlık ise istinaf başvurusunda ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasını ve yürütmenin durdurulmasını talep etti. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesi’ne sunulan dilekçede, kararın uygulanmasının Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu tarafından “kamu düzeni ve anayasal ilkeler bakımından sakıncalı” bulunan Rojbash’ın ticari dolaşıma ve gösterime sunulması sonucunu doğuracağı belirtildi. Dilekçede ayrıca mahkeme kararının “eksik inceleme ve araştırmaya dayanılarak, hukuki dayanağı bulunmadan verildiği” savunuldu. Bilirkişi raporuna itiraz edilerek raporun anayasal ilkeler ve kamu düzeni bakımından yeterli değerlendirme içermediği ileri sürüldü. Bilirkişi heyetinde sinema alanında uzman bir ismin bulunmadığı da belirtilerek raporun yetersiz olduğu öne sürüldü.
Öte yandan davacı tarafın avukatlığını üstlenen MLSA Hukuk Birimi de istinaf başvurusunda bulundu. MLSA, yönetmen Özkan Küçük’ün maddi ve manevi tazminat taleplerinin mahkeme tarafından reddedilmesine itiraz etti. Tazminat taleplerinin kabulünü istedi. Dosyayı inceleyen Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesi henüz esasa ilişkin bir karar vermedi. Yürütmenin durdurulması talebinin davacı savunması alındıktan sonra incelenmesine karar verildi. Davacı savunması için 30 günlük süre verilirken, filmin seyirciyle buluşması bir kez daha yargı sürecine bırakıldı.
‘Bakanlık kendisini sansürcü ilan etmiş olacak’
Davanın seyrine ilişkin konuşan Küçük, mahkemenin sanatsal ifade özgürlüğüne vurgu yapan kararını tarihsel önemde bir gelişme olarak yorumladı. Buna karşılık Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın istinaf yoluna gitmesini açık bir direnç ve skandal düzeyinde bir adım olarak değerlendirdi. Mahkemenin tarafsız bir kararla özgürlük alanını açtığını, Bakanlığın ise yasaklama yönünde ısrar ettiğini söyledi. Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu’na yapılan vurguya da değinen Küçük, yalnızca sınıflandırma yapmakla yükümlü bir kurulun yasaklama yetkisine uyulması gerektiği yönünde bir yaklaşımın istinaf gerekçesi hâline getirilmesini “skandal” olarak yorumladı. Bu yaklaşımın sürmesi hâlinde Sınıflandırma Kurulu’nun bizzat idare tarafından yasakçı ve sansürcü bir kurul olarak ilan edilmiş olacağını ifade etti: “Mahkeme verdiği tarafsız kararla özgürlük yolunu açmışken, bakanlık yeniden yasaklama konusunda direnmeyi seçiyor. Dahası skandal sayılabilecek bir ifadeyle, işi sadece sınıflandırma yapmak olan kurulun yasaklama yetkisine uyulması gerekliliğine vurgu yaparak istinafa gidiyor. Bakanlık bu tavrında direnirse Sınıflandırma Kurulu’nu bizzat kendisi yasakçı-sansürcü bir kurul olarak ilan etmiş olacak.“
Rojbash’ın “anayasal ilkeler açısından sakıncalı” görülmesinin idareye ait bir değerlendirme olduğunu belirten Küçük, anayasanın düşünce ve ifade özgürlüğünü güvence altına alan hükümlerinin bu tür yorumların ötesinde yer aldığını vurguladı. Bakanlığın istinaf başvurusuyla temel anayasal hakların tartışmaya açıldığını söyledi. Sürecin maddi ve manevi açıdan yeniden yıpratıcı olduğunu ifade eden Küçük, tazminat taleplerini daha güçlü şekilde savunacaklarını belirtti. Kürtçe bir film etrafında şekillenen bu yaklaşımı anlamlı bulmadığını dile getiren Küçük, Bakanlığın tutumunun ifade ve ticari hakları ihlal ettiğinin altını çizdi. Davanın benzer yasak ve sansür kararları açısından belirleyici olacağını da ekleyen Küçük sözlerini “Rojbash özgür olacak ve seyircisine kavuşacak” diyerek noktaladı.
Hakan Tosun davasında iki sanığa ‘kasten öldürme’ suçundan müebbet hapis talebi
İstanbul Esenyurt’ta evine giderken uğradığı saldırı sonucu hayatını kaybeden gazeteci, belgeselci ve aktivist Hakan Tosun cinayetinde soruşturma tamamlandı. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamede Tosun’un ölümüyle ilgili tutuklu sanıklar Abdurrahman Murat ve Adnan Şahin hakkında “kasten öldürme” suçundan müebbet hapis cezası istendi. İddianame Bakırköy 17. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilirken, davanın ilk duruşması 6 Mayıs Çarşamba günü saat 14:00’te görülecek.

Hakan Tosun’un avukatları tarafından iddianameye ilişkin yapılan açıklamada, Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı fezlekeye itiraz edildiği ifade edildi. Söz konusu fezlekede, iki sanığın “yaralama kastıyla işlenmiş ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçundan” cezası istenmiş ve şüpheliler lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanması talep edilmişti. Dava avukatları yaptıkları itirazlar sonucunda Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamede sanıkların yaralama değil, öldürme kastıyla hareket ettiklerinin değerlendirildiğini, bu nedenle TCK 81/1 uyarınca cezalandırılmalarının talep edildiğini ve fezlekenin aksine haksız tahrik hükümlerine yer verilmediğini ifade etti.
İddianamede şüpheli, müşteki ve tanık beyanları, kamera görüntüleri, kolluk tutanakları ile adli tıp ve otopsi raporlarının birbiriyle uyumlu olduğu belirtiliyor. Kamera kayıtlarına göre Abdurrahman Murat’ın Hakan Tosun’a birden fazla kez tekme attığı ve başını hedef alarak darp ettiği, Adnan Şahin’in ise olay yerine geldikten sonra tekme attığı, Tosun’u kaldırıp yeniden yere bırakarak şiddete katıldığı tespitinde bulunuluyor. Bu eylemlerin süreklilik taşıyan, “kontrollü ve bilinçli” bir şiddet süreci olduğu vurgulanıyor.
Dosyaya giren Adli Tıp Kurumu (ATK) raporunda Tosun’un ölümünün künt kafa travmasına bağlı kafatası ve yüz kemik kırıkları ile beyin kanaması sonucu gerçekleştiği belirtilirken, darp biçimiyle ölüm nedeni arasında açık bir illiyet bağı bulunduğu kaydediliyor. Sanıkların “kendini savunma” ve “yardım etme” yönündeki ifadeleri ise suçtan kurtulmaya yönelik değerlendiriliyor.
İddianamede baş bölgesinin hedef alınması, darbe sayısı, şiddetin sürekliliği ve sonucun ölümle neticelenmesi birlikte değerlendirilerek sanıkların öldürme kastıyla ve fikir-eylem birliği içinde hareket ettiği belirtiliyor. Bu doğrultuda her iki sanığın eylemlerinin ayrı ayrı “kasten öldürme” suçunu oluşturduğu ve ilgili TCK maddeleri uyarınca cezalandırılmaları talep ediliyor.
‘Hakan Tosun’a Ne Oldu?’ haberini okumak için tıklayınız.
Bakur davasında belgeselci Koray Kesik’in adli kontrolü kaldırıldı
Görüntü yönetmenliğini yaptığı Bakur (Kuzey, 2015) belgeseliyle bağlantılı olarak kendisine ‘örgüt propagandası yapmak‘ suçlaması yöneltilen belgesel sinemacı Koray Kesik‘in yargılandığı davanın ilk duruşması Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Kesik’in adli kontrol tedbirlerini kaldıran mahkeme, duruşmayı 12 Mayıs tarihine erteledi.

Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nin (MLSA) hukuki destek sunduğu davada Kesik ile birlikte MLSA Hukuk Birimi’nden avukat Emine Özhasar hazır bulundu. MLSA’nın aktardığına göre, kimlik tespitiyle başlayan duruşmada mahkeme heyeti, belgeselin üretim sürecine ve Kesik’in projeye dâhil oluşuna ilişkin sorular yöneltti. Yaklaşık otuz yıldır belgesel sinema alanında çalışan Kesik, altmıştan fazla projede yer aldığını belirterek Türkiye’nin farklı bölgelerinde ve çeşitli toplumsal kesimlerle yürüttüğü çalışmalarını anlattı. Klip, reklam filmi ve kamu spotu üretimlerinin de mesleki pratiğinin bir parçası olduğunu ifade etti.
Kesik, Bakur‘a Ertuğrul Mavioğlu’nun teklifiyle dâhil olduğunu belirterek, “Tarihe tanıklık etmek beni heyecanlandırdı. Belgesel sinemanın mantığı bu” dedi. Çekimlerin 2013 yılındaki barış süreci sırasında gerçekleştiğini hatırlatan Kesik, “Devletin resmî ajansları ve kanalları Kandil’den yayın yapıyordu. Ben de onlar gibi işimi yaptım” ifadelerini kullandı. Belgeselin gözlemci teknikle çekildiğini vurgulayan Kesik, “Kimseyi yönlendirmedik, dış ses yok, yazılı bir metin yok. Herkesin günlük yaşantısı kayda alındı” dedi. Mahkemenin sosyal medya paylaşımlarına ilişkin sorularını da yanıtlayan Kesik, Newroz ve 1 Mayıs gibi kitlesel etkinliklerde yaptığı çekimlerin mesleki faaliyet kapsamında olduğunu belirtti ve bu tür görüntülerin farklı kamusal etkinliklerde de benzer biçimde kayda alındığını dile getirdi.
Savunmada söz alan avukat Emine Özhasar ise belgeselin tanımı gereği gerçekliği kayıt altına alan bir anlatı biçimi olduğunu vurguladı. Bakur belgeselinin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini belirten Özhasar, Kesik’in içerik üreticisi değil, görüntü yönetmeni olarak teknik bir rol üstlendiğini ifade etti. 2013 yılındaki siyasal sürece işaret eden Özhasar, kamusal olarak yürütülen bir dönemin görsel kaydını tutan belgeselcilerin yıllar sonra yargılanmasının hukuki açıdan sorunlu olduğunu dile getirdi. İddianamede yer alan HTS kayıtlarına (telefon görüşmeleri, mesajlaşmalar vb.) da değinerek sosyal ilişkiler üzerinden suç isnadı kurulamayacağını, evde bulunan yayınlara ilişkin Anayasa Mahkemesi kararlarının da bu yönde olduğunu hatırlattı.
Kesik hakkında yürütülen süreç 2 Mayıs 2024’te İzmir’deki evine yapılan gece baskınıyla başladı. Evinde yapılan aramada arşivine ve dijital materyallerine el konulan Kesik, dört gün boyunca gözaltında tutuldu ve bu süre içinde dosya hakkında gizlilik kararı bulunduğu için kendisine yöneltilen suçlamalara dair bilgiye erişemedi. Gözaltı süresi boyunca müdafiyle görüş hakkı ilk 24 saat kısıtlanan Kesik, savcılık ifadesi alınmaksızın tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk edildi ve yurt dışı çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbiri uygulanarak serbest bırakıldı. Süreç boyunca MLSA Hukuk Birimi gözaltı işlemlerine, arama ve el koyma kararlarına itiraz ederken, dosya inceleme ve müdafi kısıtlılıklarının kaldırılmasını talep etti. Soruşturma ve sonrasında hazırlanan iddianamede ise Kesik’e yöneltilen suçlamanın odağına, görüntü yönetmenliğini yaptığı Bakur belgeseli yerleştirildi. Emniyetteki sorgusunda filme ve Ertuğrul Mavioğlu tarafından kaleme alınan “Bakur Notları” kitabına ilişkin sorular yöneltilen Kesik hakkında “örgüt üyeliği” suçlaması ileri sürüldü. Öte yandan süreç, belgesel sinema alanında geniş bir tepkiyle karşılandı; meslektaşları ve sinema örgütleri, Kesik’in arşivine el konulmasını ve mesleki faaliyetleri nedeniyle hedef alınmasını kabul edilemez bulduklarını kamuoyuna duyurdu. Sosyal medyada dayanışma çağrıları yaygınlaşırken, Karşı Sanat’ta düzenlenen basın toplantısında Kesik’in üretiminin suçlama konusu haline getirilmesine karşı ortak bir tutum alındı.
Sürecin arka planında Bakur‘un yönetmenleri Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu hakkında verilen mahkûmiyet kararlarının istinaf tarafından onanması ve dosyanın Yargıtay incelemesine taşınması da yer alıyor.
Koray Kesik’in davasına ilişkin detayları okumak için tıklayınız.
Bakur davasına ilişkin tüm gelişmeleri takip etmek için tıklayınız.
İKSV sözünü tutmadı: ‘Nerdesin Aşkım?’ bu yıl da yok
İstanbul Kültür Sanat Vakfı‘nın (İKSV) düzenlediği ve 9-19 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilmesi planlanan İstanbul Film Festivali‘nin ‘Nerdesin Aşkım?‘ bölümü bu yıl da programda yer almadı. Festival yönetiminin geçen sene yaptığı açıklamada “önümüzdeki yıl bu bölümü yeniden programa almayı planlıyoruz” ifadelerine yer vermesine rağmen seçkinin programa dâhil edilmemesi, İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi ve sinema çevreleri tarafından sansür ve sistematik dışlama tartışmalarıyla birlikte ele alınırken, festivale yönelik boykot çağrıları yeniden yükseldi.

Festival geleneksel bölümlerinden ‘Musikişinas’ ve ‘Çiçek İstemez’ ile birlikte kuir filmlerden oluşan ‘Nerdesin Aşkım?’ seçkisi geçtiğimiz yıl program dışı bırakılmıştı. 2014 yılından beri düzenlenen ‘Nerdesin Aşkım?’ bölümünün kaldırılması LGBTİ+ çevrelerinde tepkiyle karışlanmış, İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası/İstanbul Pride festivali boykot etme çağrısı yapmıştı. Festival yönetimi ise konuyla ilgili açıklamasında programın her sene farklı şekillerde yapılandırıldığını, filmlerde yeterli sayıya ulaşılamadığı için ‘Nerdesin Aşkım?’ bölümünün açılmadığını ancak kuir filmlerin çeşitli başlıklara yerleştirildiğini ifade etmişti. Aynı açıklamada ilgili bölümünün gelecek yıl yeniden programa alınacağı belirtilmişti. Haberin detaylarını okumak için tıklayınız.
Festival yönetiminin bu sözünün aksine bu yılın programında da bölüme yer vermemesine ilk tepki Kuirfest’ten geldi. Kurifest küratörü avukat Furkan Yurt’un kaleme aldığı “Estetik Bir Lütuftan Politik Bir Barikata: Kuirfest’ten İKSV’ye Açık İhtar” başlıklı bildiride ilgili uygulamanın yalnızca bir program değişikliği olmadığı, kuir sinemanın görünürlüğünü zayıflatan politik bir tercih anlamına geldiği vurgulandı. Bildiride ayrıca bölümün program dışı bırakılmasının, kuir kültürel üretim ve kamusal görünürlük alanının kurumlar eliyle içselleştirilmiş sansür mekanizmalarıyla daraltıldığı sistematik bir dışlama sürecine işaret ettiği ifade edildi.
Konuya ilişkin İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası komitesi de videolu bir açıklama yayımladı.
Açıklamada “‘Nerdesin Aşkım?’ yine yok. Bu bir tesadüf değil, açık bir sansürdür” denilerek, bölümün üst üste program dışında bırakılmasının politik bir tercih olduğu vurgulandı. Festival yönetiminin önceki yıl kamuoyuna açıkladığı yeniden programa alma planının hayata geçirilmemesine dikkat çekilerek, “Bu durum yalnızca bir sansür değil; LGBTİ+’ların kültürel üretimden sistematik biçimde dışlanmasının bir göstergesi” ifadelerine yer verildi. Açıklamada ayrıca, yaşananların yalnızca bir seçki meselesi olmadığı belirtilerek “Bu, doğrudan varoluşlarımızın, hikâyelerimizin ve sözümüzün hedef alınmasıdır” denildi. Kuir sanatın görünürlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik adımların nefret politikalarıyla aynı zeminde buluştuğu vurgulanırken, festival programlarının politik baskı ve otosansürün aracı hâline getirilemeyeceği ifade edildi. İKSV’ye “sansür ve otosansür politikalarına son verme” ve “kuir sanatın görünürlüğünü engelleyen bu tutumdan vazgeçme” çağrısı yapan komite, boykot çağrısını yineledi. Açıklama “Kuir sinema susturulamaz. Sansüre boyun eğmiyoruz” vurgusuyla son buldu.
SİYAD, Toprak Işık’a verilen ödülü geri çekti
Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), 58. SİYAD Ödülleri kapsamında verdiği Ahmet Uluçay Umut Ödülü’nü, hakkında mobbing ve taciz iddiaları gündeme gelen yönetmen Toprak Işık’tan geri çekti.

SİYAD üyelerinin oylarıyla yılın en iyilerinin belirlendiği SİYAD Ödülleri, 24 Mart akşamı İstanbul Modern’de düzenlenen törenle sahiplerini buldu. Yönetmen Ahmet Uluçay anısına 2010 yılından bu yana verilen Ahmet Uluçay Umut Ödülü ise [Yaşarım Bence (Müzisyen Olan Değil), 2025] adlı kısa filmiyle Toprak Işık’a sunuldu. Törenin ardından sosyal medyada yapılan paylaşımlarda, yönetmenin çalışma süreçlerinde uyguladığı öne sürülen mobbing ve taciz iddiaları gündeme geldi. İfşalar kısa sürede geniş yankı bulurken, SİYAD’a da ödülü geri çekmesi için çağrı yapıldı.
SİYAD konuya ilişkin ilk açıklamasında söz konusu iddiaları ödül töreninin ardından sosyal medyada dolaşıma giren paylaşımlar aracılığıyla öğrendiğini belirterek, maruz bırakılanların yanında durduğunu ve sürecin ilgili kurullar tarafından takip edildiğini duyurdu. SİYAD tarafından daha sonra yapılan açıklamada ise kamuoyuna yansıyan iddialar ve derneğe iletilen benzer başvurular doğrultusunda sürecin yeniden ele alındığı aktarıldı. Yönetim Kurulu’nun ilgili kişilerle görüşmeler gerçekleştirdiği, beyanların güvenlik ve mahremiyet gerekçesiyle gizli tutulduğu belirtildi. Yapılan değerlendirmeler sonucunda, filmin üretim sürecindeki çalışma koşullarının derneğin benimsediği cinsiyet eşitliği ve güvenli çalışma ortamı ilkeleriyle örtüşmediğine dair güçlü bir kanaat oluştuğu ifade edildi. SİYAD, ödül süreçlerinde yalnızca sanatsal başarıyı değil üretim koşullarını da gözettiğini vurgulayarak, bu değerlendirmeler doğrultusunda Ahmet Uluçay Umut Ödülü’nün geri çekildiğini açıkladı. Kararın bir yargı sürecinin yerine geçmediği, derneğin kendi etik ilkeleri çerçevesinde alındığı kaydedildi.
Susma Bitsin platformu, konuya ilişkin açıklamasında Toprak Işık hakkında kamuoyuna yansıyan kadın beyanlarını başından bu yana takip ettiklerini belirterek “maruz bırakılanlarla dayanışma içinde olduklarını ve sürecin takipçisi olmayı sürdüreceklerini” duyurdu. Platform SİYAD’ın ödülü geri çekme kararını ise “söz konusu beyanlar doğrultusunda atılmış önemli bir adım” olarak değerlendirdi. Açıklamada kararın “maruz bırakılanların sözünü merkeze alan bir yaklaşımın uygulanabilirliğini göstermesi” ve “benzer durumlar açısından emsal oluşturma potansiyeli taşıması” nedeniyle önemli olduğu vurgulandı. “Faillerle araya net bir mesafe koymanın, güvenli ve eşit bir sektörün kurulması açısından belirleyici olduğu” vurgulanırken, dayanışmayı büyütme çağrısı yinelendi.
58. SİYAD Ödülleri’nde Sinema Emek Ödülü Susma Bitsin’e verildi
24 Mart akşamı İstanbul Modern’de düzenlenen 58. SİYAD Ödülleri’nde Sinema Emek Ödülü, 2018’den bu yana setlerdeki cinsel taciz, ayrımcılık ve mobbinge karşı mücadele yürüten Susma Bitsin platformuna verildi. Bir grup kadın sinemacının girişimiyle kurulan platform, sektördeki şiddet biçimlerine karşı kolektif bir dayanışma ve ifşa alanı olarak faaliyet yürütüyor.

Törende platforma kuruluşundan bu yana emek veren Çiğdem Mater’in cezaevinden yazdığı mektubu okundu. Mater mektubunda, “Faillerin uykuları kaçıyor, biliyoruz, kaçsın. Her gün ‘Bugün adımızı bir yerde duyacak mıyız?’ diye korkuyorlar, korksunlar. O failler durmadıkça biz de susmayacağız. Yolumuzu açan, konuşan, susmayan, uykuları kaçıran bütün kadınlara ve kuirlere minnettarız” ifadeleri yer aldı.
Ardından Susma Bitsin’in açıklaması paylaşıldı. Platform üyeleri ilk kez bir ödül töreninde sahneye çıktıklarını belirterek, “Susma Bitsin gibi oluşumlara ihtiyacımız olmayan bir dünya ve sektör istiyoruz” ifadelerini kullandı. Açıklamada sektördeki taciz, ayrımcılık ve her türlü erkek şiddetine karşı bir araya geldikleri vurgulanarak, “Birlikte mücadele ediyoruz. Bu sesin salonda oturan herkes tarafından duyulmasını istiyoruz” denildi. Susma Bitsin, doğrudan sektöre seslenerek “Faillerle çalışmayın. Faillere sahne vermeyin. Failleri filmlerinizde oynatmayın” çağrısında bulundu. Yapımcıları, yönetmenleri, sendikaları ve meslek örgütlerini güvenli ve eşit çalışma alanları yaratma konusunda sorumluluk almaya davet eden Suma Bitsin’in açıklaması “Biz susmazsak, biter” vurgusuyla son buldu.
Açık Radyo davası Danıştay’da
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) Açık Radyo’nun yayın lisansını iptal etmesine ilişkin yargı süreci Danıştay‘a taşındı. İlk derece ve istinaf mahkemelerinin ret kararlarının ardından dosya temyiz incelemesine sunuldu.

Açık Radyo ve hukuk ekibi, 31 Mart’ta Tütün Deposu’nda düzenledikleri basın toplantısında dava sürecini ifade özgürlüğünün sınırlarının yeniden çizildiği bir eşik olarak değerlendirdi. Verilen kararların medya alanının bütününe sirayet edebilecek bir çerçeve kurduğuna dikkat çekildi. Dava dosyasında, 24 Nisan 2024 tarihli yayında konuk tarafından dile getirilen “Ermeni soykırımı” ifadesinin ifade özgürlüğü kapsamında korunması gerektiği ve canlı yayınlarda konukların sözlerinden doğrudan yayıncının sorumlu tutulamayacağı vurgulandı. Öte yandan mahkemeler bu savunmaları kabul etmedi. Hatırlanacağı üzere karar gerekçelerinde ifadenin toplumun bir kesimi açısından incitici nitelik taşıyabileceği belirtilmiş ve aynı ifadenin bireysel kullanımda korunabileceği, ancak bir yayın aracılığıyla dile getirildiğinde farklı biçimde değerlendirilebileceği yönünde bir ayrım kurulmuştu. Yayın mecrasını esas alan bu yaklaşım, ifade özgürlüğünün kapsamının daraltıldığı yönünde eleştirilmişti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadı ise özellikle kamusal tartışmalara katkı sunan ifadelerin geniş bir koruma alanı içinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret ediyor.
Toplantıda lisans iptali gibi ağır yaptırımların medya alanında caydırıcı bir etki yarattığının da altı çizildi. Bu tür müdahalelerin, tartışmalı ve politik konuların kamusal alanda daha az yer bulmasına yol açabileceği ve kamunun haber alma hakkını dolaylı biçimde sınırlayabileceği ifade edildi.
Lisans iptali kararıyla karasal yayını sona eren Açık Radyo, yayın faaliyetlerini dijitalde “Apaçık Radyo” adıyla sürdürüyor. Danıştay’ın vereceği kararın, Türkiye’de yayıncılık alanında ifade özgürlüğünün sınırlarının nasıl belirleneceği açısından emsal teşkil edebileceği değerlendiriliyor.
Açık Radyo davasının detaylarını okumak için tıklayınız.
TRT yapımı Sumud dizisi setinde iş cinayeti: Çalışanların hayatı alınmayan önlemlere bırakılamaz
Sinema Televizyon Sendikası, TRT’nin dijital platformu tabii için çekilen ve yapımcılığını Cinapex’in üstlendiği Sumud (2026- ) dizisi setinde çalışan jeneratör şoförü Ali Karadeniz’in kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdiğini duyurdu. Sendika tarafından “iş cinayeti” olarak tanımlanan olay, setlerde iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin yetersizliğine dair süregelen tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.
Sendika setlerin “tehlikeli iş sınıfında yer alan çalışma alanları” olduğuna dikkat çekerek, “en temel sağlık ve güvenlik önlemlerinin eksiksiz biçimde sağlanması gerektiğini” hatırlattı. Olay anında sette iş sağlığı ve güvenliği uzmanı ile ambulansın hazır bulunmamasına işaret edilen açıklamada, “acil sağlık müdahalesinin gecikmesi, gerekli önlemlerin alınmasının ihmal edildiğini göstermektedir” denildi. Açıklamada ayrıca, sektörde benzer vakaların daha önce de yaşandığına dikkat çekilerek, “yıllardır bu konuda yaşananlardan hâlâ ders çıkarılmaması ve yine bir can kaybının aynı nedenlerle yaşanıyor olması kabul edilemez” ifadelerine yer verildi. Set çalışanlarının yaşamının ihmal edilen önlemlere bırakılmasına karşı çıkarak, “set çalışanlarının hayatı, alınmayan önlemlere bırakılamaz. İhmalin bedelinin can kaybı olması kabul edilemez” vurgusu yapan sendika güvenli çalışma koşullarının sağlanması yönündeki taleplerini yineledi.
Öte yandan DİSK Sosyal-İş Sendikası da konuya ilişkin bir açıklama yayımladı. “Yapımın setinde İSG uzmanı olmadığı ve ambulans da dâhil olmak üzere işçi sağlığı önlemlerinin alınmadığı” belirtilen açıklamada, “Milyonlarca emekçinin alın teriyle finanse edilen TRT’nin yapımında göz göre göre gelen iş cinayetini lanetliyoruz” denildi. Sendika sorumlular hakkında etkin bir soruşturma yürütülmesi gerektiğini belirterek, “Alınmayan önlemlerle bir emekçiyi katledenlerin yargı önünde hesap vermesi için sürecin takipçisi olacağız” ifadelerine yer verdi.
Çatlı filmine tepki: Cezasızlık yeniden üretiliyor
Abdullah Çatlı’yı konu edinen Çatlı (2026) filmi 20 Mart’ta vizyona girdi. Senaryosunu, Kurtlar Vadisi (2003-2005) ve Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz (2015-2021) gibi yapımlarla bilinen yönetmen Onur Tan‘ın Nevzat Erkul ile birlikte kaleme aldığı film, Çatlı’yı merkeze alan bir anlatı kuruyor. Deniz Enyüksek’in yönettiği filmde Çatlı, bir yandan “ailesine bağlı, şefkatli bir baba”, diğer yandan devletin bekası için “kimliksiz yaşamayı göze alan bir vatansever” olarak temsil ediliyor. Irkçı şiddeti meşrulaştırdığı yönünde eleştirilen film gerek faili tarihsel ve politik bağlamından koparan temsil biçimiyle gerek şiddetin sorumluluğunu görünmez kılan anlatısıyla karşı-bellek ihtiyacını yeniden gündeme getirdi.

Tarihsel Adalet için Bellek Müzesi de filme ilişkin yaptığı açıklamada benzer bir çerçeveye işaret etti. Açıklamada yedi TİP’li öğrencinin katledildiği Bahçelievler Katliamı’nın ve Bedrettin Cömert cinayetinin planlayıcısı olan Çatlı‘yı anlatan filme dair “inkar edilen her hakikatın cezasızlığın yeniden üretilmesine zemin hazırladığı” vurgusu yapıldı. 1970–80 yılları arasında paramiliter yapının işlediği cinayetler de dâhil pek çok davada ismi geçen Çatlı “ülkücü bir militan, MİT ajanı, suç örgütü ve şebekesi lideri” olarak tarif edildi. Açıklamada ayrıca, 12 Eylül 1980 darbesine giden süreçte paramiliter şiddetin baş aktörlerinden biri olarak anılan Çatlı’nın darbe sonrasında sahte pasaportla yurtdışına çıktığı, isminin çok sayıda saldırı ve cinayetle anıldığı ve resmî belgelerde ASALA’ya karşı gerçekleştirilen eylemlerde yer aldığına dair bilgilerin bulunduğu belirtildi. Uyuşturucu suçlamasıyla yakalanmasının ardından MİT ile ilişiğinin kesildiği, 1990’da İsviçre’de cezaevinden kaçtığı ve 1993’te Türkiye’ye döndüğü de açıklamada yer aldı.
Susurluk Skandalı’na da değinilen açıklamada, Çatlı’nın bulunduğu araçta meydana gelen ve ölümle sonuçlanan kazanın, 1990’lar Türkiye’sinde faili meçhul cinayetlerle devlet–siyaset–mafya ilişkilerinin iç içeliğini görünür kıldığı ifade edildi. Buna rağmen suç iddialarının yargı önüne taşınmadığı ve cezasızlığın sürdüğü vurgulanırken, dönemin Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’in “Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” sözlerinin bu atmosferin simgesel ifadelerinden biri olduğu hatırlatıldı. “Kahramanlaştırıcı anlatılar, mağdurların adalet arayışlarını silikleştirir, şiddet faillerini görünmez kılar” tespitine yer verilen açıklamada hakikatin yerini tek taraflı ve ideolojik anlatıların almasının adalet duygusunu zedelediğinin altı çizildi. 1980 darbesi sürecinde işlenmiş insanlığa karşı suçların kaydını tutan ve 45 yıldır hak ihlallerinin görünür kılınmasına katkı sunan Tarihsel Adalet için Bellek Müzesi, failin sorumluluğunun ısrarla hatırlatılmasının önemine dikkat çekerken karşı-bellek pratiklerinin bu tür anlatılar karşısında etkileyici bir rol oynadığını vurguladı.
İTÜ Sinema Kulübü’nün kadın ve LGBTİ+ konulu film gösterimlerine sansür
İTÜ Sinema Kulübü’nün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde gerçekleştirmeyi planladığı film gösterimi Öğrenci Faaliyetleri Kurulu tarafından kısıtlandı. Seçkide yer alan Agnès Varda imzalı One Sings, the Other Doesn’t (L’une chante, l’autre pas, 1977) ve Céline Sciamma imzalı Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi (Portrait de la jeune fille en feu, 2019) filmleri, “halka açık alanda toplu izletilmesinin uygun olmadığı” gerekçesiyle programdan çıkarıldı. Sinema Kulüpleri Birliği, kadın ve LGBTİ+ temalarını odağına alan bu iki filmin hedef alınmasının üniversite kulüplerine yönelik sansür ve müdahalelerin sistematik biçimde genişletildiğinin bir göstergesi olduğu görüşünde.

Karara ilişkin yapılan açıklamada, “LGBTİ+ yaşamlarını ve kadın mücadelelerini konu alan bu iki filmin hedef alınması bir tesadüf değildir” denilerek, son yıllarda sinema kulüplerine yönelik artan baskı, kısıtlama ve sansür uygulamalarına dikkat çekildi. Sinema Kulüpleri Birliği, söz konusu müdahaleyi kabul etmediklerini belirterek üniversite içinde özgür üretim ve paylaşım alanlarının korunması gerektiğini vurguladı.
‘LGBTİ+’lara hapis öngören düzenleme torba yasayla geri geliyor’ iddiası
Üniversite düzeyindeki bu son sansür vakasını, mevcut iktidarın “Aile Yılı” ekseninde şekillenen politikalarının kültür ve sanat alanına yansıması olarak okumak mümkün. Zira 11. Yargı Paketi’nden çıkarılan LGBTİ+’lara ilişkin düzenlemelerin yeniden Meclis gündemine getirilebileceğine dair kulis bilgileri, bu çerçevenin yasal düzlemde genişletilmeye hazırlandığını işaret ediyor. Cumhuriyet’ten Merve Kılıç’ın haberine göre, iktidar aynı maddeleri “aileyi koruma” başlığıyla yeni bir torba yasa teklifine eklemeyi planlıyor.
Kulislerde konuşulan taslak düzenlemeye göre, cinsiyet değişikliği süreçlerine daha sıkı koşullar getirilmesi, yaş sınırının 18’den 25’e çıkarılması ve çok aşamalı sağlık kurulu raporlarıyla denetimin artırılması öngörülüyor. Mahkeme izni olmadan gerçekleştirilen tıbbi müdahaleler için 7 yıla kadar hapis cezası planlanırken, LGBTİ+’lara ilişkin faaliyetlerin “özendirme” kapsamında değerlendirilerek cezalandırılması da gündemde. Aynı cinsiyetten kişilerin nişan ya da evlenme törenlerinin suç sayılması ve bu tür etkinliklere katılanlara yönelik yaptırımlar getirilmesi de taslakta yer alıyor.
Kültür sanat kurumlarına ‘faillere sahne vermeyin’ çağrısı
Susma Bitsin ve Komedyen Kadınlar İnisiyatifi, kültür-sanat kurumlarına seslenerek şiddet faillerine sahne verilmesinin kadınlar ve LGBTİ+’lara yönelik şiddeti meşrulaştırdığı ve sürdürdüğüne dikkat çekti. Yayımlanan ortak açıklamada, faillere alan açmanın “onları aklamak, güçlendirmek ve şiddetin hesapsız kalabileceği mesajını vermek” anlamına geldiği belirtilirken, bu tercihin şiddeti yeniden üreten bir işlev gördüğü vurgulandı. “Şiddet uygulayan bir faile sahne vermek; şiddete maruz kalanların sesini zayıflatmak ve faili korunan bir konumda tutmaktır” ifadeleriyle, kültür-sanat alanındaki programlama kararlarının doğrudan politik bir karşılığı olduğuna işaret edildi.
Şiddet faillerine sahne açılmasının sonuçlarına dikkat çekilen açıklamada, “Bugün yaptığınız tercih, yalnızca sanatsal bir programlama meselesi değil; toplumsal sorumluluk içeren bir tercihtir” denildi. Platformlar sürece dair konumlarını ise “Bizler bu sürecin yalnızca tanığı değil, takipçisiyiz” sözleriyle ifade etti. “Sahneleri faillerle değil, şiddete maruz kalanlarla dayanışmaya çağırıyoruz” denilerek, hem sahnede yer alanlar hem de izleyiciler açısından güvenli etkinlik alanlarının sağlanmasının kurumların sorumluluğunda olduğu hatırlatılan açıklama sahnelerin kime ve neye alan açtığı sorusunu merkeze alan bir çağrıyla son buldu.
Türkiye’den sinemacılar, Küba’ya insani yardım taşıyan Nuestra América Konvoyu’na katıldı
Türkiye’den iki sinemacı, Ruken Tekeş ve Necmi Sancak, ABD’nin Küba’ya yönelik yaptırımlarının yarattığı insani etkiler bağlamında örgütlenen uluslararası Nuestra América Konvoyu‘na katıldı. Farklı ülkelerden delegasyonların yer aldığı konvoy, gıda, ilaç ve temel ihtiyaç malzemelerini Havana’ya ulaştırmayı amaçlayan çok katmanlı bir dayanışma ağı olarak duyuruldu.

21 Mart’ta yola çıkan konvoy öncesinde yapılan çağrılarda, ABD’nin Küba üzerindeki ekonomik ablukasının son dönemde derinleştiği, yakıt sevkiyatlarının engellendiği, uçuşların durdurulduğu ve kritik malzemelere erişimin kısıtlandığı vurgulandı. Sağlık sisteminin bu koşullardan doğrudan etkilendiğine dikkat çekilirken, hastanelerin temel ilaç ve ekipmanlara erişimde zorlandığı, yoğun bakım üniteleri ve acil servislerin de risk altında olduğu ifade edildi. Ablukanın ekonomik bir yaptırım olmanın ötesine geçerek gündelik yaşamı doğrudan etkileyen yapısal bir baskı mekanizması olarak işlediği belirtildi.
Türkiye delegasyonu adına açıklama yapan sinemacı Ruken Tekeş, dört kişilik bir ekip olarak konvoya katıldıklarını belirterek, “Küba halkı için getirdiğimiz 100 kilo acil tıbbi malzemeyi diğer ülkelerden gelen delegasyonlarla birlikte teslim ettik” dedi. Tekeş, 33 ülkeden yaklaşık 600 aktivistin katıldığı konvoy kapsamında toplamda 20 tonluk insani yardımın Havana’ya ulaştırıldığını aktardı. Açıklamada 21 Mart’ın “Küba ile Dayanışma Günü” olarak ilan edildiği bilgisi de paylaşıldı.
Konvoyun bir yardım sevkiyatının ötesinde politik bir mesaj taşıdığı da vurgulanmakta. Hava, kara ve deniz yoluyla örgütlenen bu uluslararası seferberliğin hedefi, Küba üzerindeki ablukayı fiilen aşmak. Deniz yoluyla ilerleyen ekiplerin de önümüzdeki günlerde kente ulaşması beklenmekte. Tekeş, konvoyun yalnızca Küba’ya yönelik bir girişim olarak ele alınamayacağını belirterek, “Bu konvoy Küba halkının yanı sıra Filistin’de yaşananlar başta olmak üzere emperyalist baskılara maruz kalan tüm halklarla dayanışmanın bir parçası” ifadelerini kullandı. Ülke genelinde süren elektrik kesintileri nedeniyle iletişimin sınırlı koşullarda sürdürülebildiği de not düşüldü.
Konvoya katılan bir diğer sinemacı, Necmi Sancak ise “33 ülkeden 600 aktivistle omuz omuza gerçekleştirilen bu konvoy, emperyalist düzene karşı süren mücadelenin bir ayağı” diyerek, farklı coğrafyalarda süren sömürü ve baskı politikalarına karşı uluslararası dayanışmanın sürekliliğine işaret etti.
Kıbrıs Türküsü setinde emek gaspı: Haklar ödenmedi, jenerikten isimler silindi
Aralarında DİSK’e bağlı Sinema Emekçileri Sendikası (Sine-Sen), Sinema Televizyon Sendikası ve Kurgucular Dayanışması’nın (KUDA) da bulunduğu çok sayıda sendika ve meslek örgütü, “Ayşe Tatile Çıktı” adıyla çekilen ve kamuoyuna Kıbrıs Türküsü (2026) adıyla sunulan filmde çalışan set emekçilerinin hak ihlallerine ilişkin ortak bir açıklama yayımladı.
Açıklamada Lacivert Prodüksiyon Medya Tekstil Ticaret Limited Şirketi tarafından çekilen projede çalışan emekçilerin aylarca verdikleri emeğin karşılığı olan ücretleri alamadıkları, bu nedenle arabuluculuk ve hukuki süreç başlattıkları belirtildi. Sürecin devamında ödemelerin yapılmadığı ve emekçilerin isimlerinin jenerikte yer almadığı ifade edildi. Ayrıca yalnızca filmin adının değiştirilmediği, projenin yeni kurulan Lacivert İstanbul Film Hizmetleri Ltd. Şti. üzerinden dolaşıma sokulduğu bilgisi paylaşıldı. Set emekçilerinin maruz bırakıldığı durumun bir ücret ihlaliyle sınırlı olmadığına işaret edilerek, “emeği görünmez kılma ve cezalandırma pratiği” olduğu vurgulandı. Jenerikte yer almanın set emekçileri açısından bir “teşekkür listesi” olmanın ötesinde, mesleki hafıza, referans ve gelecekteki çalışma olanakları bakımından belirleyici bir kayıt olduğu hatırlatıldı. Bu çerçevede, set emekçilerinin projelere sundukları katkıların jenerikte yer almasının mesleki teamüllerin bir gereği olduğu belirtilirken, isimlerin çıkarılmasının emekçilerin mesleki geçmişlerinin silinmesi anlamına geldiği vurgulandı.
Açıklamada ayrıca, set emekçilerinin hak arama özgürlüğünü kullanmaları nedeniyle mesleki görünürlüklerinin ortadan kaldırılmasının hukuka, dürüstlük kuralına ve sendikal haklara aykırı olduğu belirtilerek, sürecin takipçisi olunacağı ifade edildi.
SenaristBir: Bi Kanal’ın mağdur ettiği senaryo yazarları hâlâ haklarını alamadı
Bi Kanal ve Bilal Kalyoncu’ya bağlı şirketler adına çalışan senaristlerin, tamamladıkları işlere rağmen sözleşmeden doğan hak edişleri ödenmedi. Kalemin Hakkı Kolektifi ve SenaristBir krizin hâlâ devam ettiğini duyurdu.
Hatırlanacağı üzere Kalemin Hakkı Kolektifi, geçtiğimiz Ocak ayında Bi Kanal ve Bilal Kalyoncu’ya bağlı şirketler adına çalışan senaryo yazarlarının, işleri zamanında ve eksiksiz teslim etmelerine rağmen sözleşmeden doğan haklarının yerine getirilmediğini açıklamıştı. Senaryoların çalışma planına uygun biçimde teslim edilmesine karşın ödeme planının yapım tarafından tek taraflı ihlal edildiği, hak edişlerin yazarlara ulaşmadığı ve sürecin bu nedenle kesintiye uğradığı belirtilmişti. Hak talep eden yazarlara işin kapsamıyla ilgisiz yeni koşullar dayatıldığı, bu koşulların uyuşmazlığı derinleştirdiği de ifade edilmişti.
Senaryo ve Diyalog Yazarı Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği’nin (SenaristBir), konuya ilişkin Mart ayında yaptığı açıklamada Bi Kanal’ın senaristlerin hak edişlerini uzun süredir ödemediği, gerçekçi olmayan ödeme planlarıyla mağduriyetin büyüdüğü ifade edildi. Kanalların ve yapım şirketlerinin sermaye yönetiminin emekçilerin sorumluluğu olmadığı vurgulanarak, senaristlerin karşılıksız emeği üzerinden kurulan bu yaklaşımın kabul edilemez olduğu vurgulandı.
Benim Hikâyem seti çalışanları aylardır ücretlerini alamıyor
DİSK’e bağlı Sinema Emekçileri Sendikası (Sine-Sen), Bi Kanal’ın sahibi Bilal Kalyoncu ve ED Pictures yapımı Benim Hikâyem (2026- ) dizisinde çalışan set emekçilerinin hak mücadelesine ilişkin 18 Mart’ta gerçekleştirdiği basın toplantısında, yaklaşık yüz emekçinin ücretlerinin ödenmediğini ve işten çıkarmalarla mağduriyetin derinleştiğini duyurdu. Açıklamada Kalyoncu’nun müteselsil sorumluluğuna işaret edilerek bu sorumluluktan kaçamayacağı vurgulandı.

Sine-Sen konuya ilişkin 4 Mart tarihli açıklamasında, projede çalışan set emekçilerinin aylardır ücretlerini alamadığı, ödemelerin yapılmaması nedeniyle setin durduğu ve hak talep eden emekçilerin işten çıkarıldığı kamuoyuyla paylaşmıştı. Açıklamada, “bu durum açık bir hak ihlalidir ve kabul edilemez” denilerek, ödenmeyen ücretlerin ve işten çıkarılan işçilerin tüm yasal haklarının eksiksiz karşılanması talep edilmişti.
18 Mart’taki basın toplantısında ise süreçte verilen taahhütlerin yerine getirilmediği aktarıldı. Set emekçilerinin “günde 16 saat, haftada 90 saate varan” koşullarda çalıştırıldığı, buna rağmen fazla mesailer dâhil ücretlerinin ödenmediği belirtildi. Kanal ile yapım şirketi arasındaki anlaşmazlığın ardından setin durduğu, çok sayıda işçinin işten çıkarıldığı ve ihbar tazminatlarının ödenmediği ifade edildi. Yapımcı Erol Demir’in ödemelerin yapılacağına dair verdiği sözleri yerine getirmediği belirtilirken, sendika hem kanal yönetimine hem yapımcıya seslenerek emekçilerin tüm haklarının derhal ödenmesini talep etti. Açıklamada “müteselsil sorumluluğunuz var, bu sorumluluktan kaçamazsınız” denilerek Bi Kanal yönetimine doğrudan çağrıda bulunuldu.
İntergalaktik Aşk projesi çalışanlarına haksız işte çıkarma
Sinema TV Sendikası, yapımını Nova Work Production’ın üstlendiği ‘İntergalaktik Aşk‘ projesinde çalışan set emekçilerinin ani bir kararla işten çıkarıldığını duyurdu. Açıklamada ışık, set ve kamera ekiplerinde çalışan emekçilerin hazırlık sürecinde çalıştıktan sonra “hiçbir bildirim yapılmadan ve gerekçe gösterilmeden çekim tarihinde işlerine son verildiği” belirtildi.
Projeye uzun süre önce dâhil edilen çalışanların iş planlarını çekim takvimine göre yaptıkları, bu nedenle iş kaybı yaşadıkları ifade edildi. Sendika ile yapım şirketi arasında yapılan görüşmelere rağmen mağduriyeti giderecek herhangi bir adım atılmadığı aktarıldı. Açıklamada, çalışanların “hiçbir güvence sağlanmadan ve sorumluluk alınmadan işten çıkarılmasının” kabul edilemez olduğu vurgulanarak, bu tür uygulamaların emekçilerin yasal haklarını zedelediği ve sektördeki güven ilişkisini sarstığı belirtildi. Sinema TV Sendikası, Nova Work Production’ı mağduriyetin giderilmesi için sorumluluk almaya çağırdı.