Sinemacı Rojhilat Aksoy hakkında, Ermeni soykırımını konu alan Inna Sahakyan imzalı Aurora’nın Doğuşu (Avrorayi lusabats’y, 2022) filminin Diyarbakır’daki gösterimi nedeniyle TCK 301’den dava açıldı. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede, o dönem Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği başkan yardımcısı olan ve filmin gösterimi için başvuru dilekçesinde imzası bulunan Aksoy’un “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ve devletin yargı organlarını alenen aşağılama” suçlarından cezalandırılması talep edildi. Davanın 6 Nisan’da Diyarbakır 22. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen ikinci duruşmasında mahkeme Aksoy hakkında beraat kararı verdi.
Dava süreci
İddianamede 17 Aralık 2024’te ÇandAmed’de (Sezai Karakoç Kongre ve Kültür Merkezi) yapılan gösterimin suçlamaya konu edildiği belirtildi. Aurora’nın Doğuşu, Türkiye’de belgesel sinema alanındaki en önemli etkinliklerden Documentarist’in düzenlediği Hangi İnsan Hakları? Film Festivali kapsamında, 2024 yılında Diyarbakır seyircisiyle buluşmuş, aynı festivalin temel ayağı olan İstanbul organizasyonunda da gösterilmişti. Savcılık filmde 1915 olaylarının “soykırım” olarak tanımlanmasını, dönemin isyanlarının özgürlük mücadelesi şeklinde aktarılmasını ve Ermenilere yönelik zorla din ve isim değiştirme uygulamalarına yer verilmesini TCK 301 kapsamında değerlendirdi. Bunun yanı sıra Osmanlı ordusuna alınan Ermeni erkeklerin geri dönmediğine dair anlatımlar ile nehirde cenazelerin gösterildiği sahnelerin “gerçeğe aykırı” olduğu öne sürülerek, bu anlatımların “olmayan olayları yaşanmış gibi sunduğu” iddia edildi.
Film tehcir sırasında ailesinin büyük bölümünü kaybeden ve uzun bir kaçışın ardından ABD’ye ulaşan Aurora Mardiganyan’ın tanıklığından yola çıkıyor ve 1915’te yaşananları “soykırım” olarak adlandıran bir anlatı kuruyor. Türkiye’de resmi söylemin dışında kalan bu adlandırmanın, bir kez daha cezai yaptırımın konusu haline getirildiği görülüyor. Aksoy hakkında açılan dava da bu hattın güncel bir örneğini oluşturuyor. Buna karşılık önceki yargılamalarda “Ermeni soykırımı” ifadesinin kullanımının ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceğine hükmeden kararlar da bulunuyor. Örneğin 2 Temmuz 2024’te gazeteciler Haluk Kalafat ve Elif Akgül, bianet’te 2015, 2018 ve 2019’da yayımlanan altı haberden dolayı kendilerine yöneltilen “Türk milletini alenen aşağılama” suçlamalarından beraat etmişlerdi.
Diğer yandan dava suçlamanın yöneltildiği Aksoy’un konumu bakımından benzer örneklerden ayrılıyor. İlgili davalarda çoğunlukla eser sahipleri, yazarlar, gazeteciler ya da akademisyenler hedef alınırken, bu dosyada suçlama filmle yaratıcı bir bağı bulunmayan bir etkinlik organizatörüne yöneltildi. Bu açıdan dava ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin yalnızca üretim alanıyla sınırlı kalmadığını, dolaşım ve gösterim pratiklerini de kapsayacak biçimde genişlediğini gösterir nitelikte. Hatırlanacağı üzere Nû Jîn (Yeni Yaşam, 2014) belgeselinin yönetmeni Veysi Altay ile filmin Ekim 2015’te Batman’daki gösteriminin yapıldığı Yılmaz Güney Sineması’nın o dönemki müdürü Dicle Anter hakkında “örgüt propagandası” suçlamasıyla dava açılmıştı. Aynı yıl aynı salonda gösterilen Bakur (Kuzey, 2015) belgeseli nedeniyle yönetmenler Ertuğrul Mavioğlu ve Çayan Demirel hakkında açılan davada Anter de sorumlu tutulmuştu. 2024 yılında Açık Radyo hakkında verilen yayın durdurma kararı da benzer biçimde, içerik üretiminin ötesine geçerek dolaşım ve kamusal erişim pratiklerinin kısıtlanmaya çalışıldığına işaret ediyor.
Aksoy, davanın ilk duruşmasındaki savunmasında filmin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirterek suçlamaları reddetti.
‘301. Madde’ye, sansüre, filmlerin kriminalleştirilmesine hayır!’
Festival programları kapsamında seyirciyle buluşan Aurora’nın Doğuşu‘na yönelik davaya ilişkin, Documentarist ve Hangi İnsan Hakları? Film Festivali de bir açıklama yayımladı. TCK 301’in yeniden devreye sokulmasının belgesel sinema alanına doğrudan bir müdahale oluşturduğuna dikkat çekilen açıklamada bağımsız ve toplumsal içerikli filmlerin dolaşım ve gösterim alanlarının hedef alındığı, sansürün bu alanlara doğru genişlediği ifade edildi.
“301. maddenin yeniden ‘hortlatılarak’ gündeme sokulması sansürde yeni bir aşamaya işaret ediyor” denilen açıklamada ilgili maddenin geçmişte ifade özgürlüğünü hedef alan davalarda oynadığı role dikkat çekilerek “Unutmayalım ki, Hrant Dink’in katledilmesine giden yol da bu maddeye dayanarak yapılan şikâyetlerle döşenmişti” ifadelerine yer verildi. Film gösterimleri nedeniyle kurumların ve kişilerin cezai yaptırımlarla karşı karşıya bırakılmasının sinema alanını doğrudan baskı altına aldığı belirtilerek “Sırf film gösterdikleri için kurumları ve insanları cezalandırmayı ve filmleri kriminalleştirmeyi normalleştiren bu sansür baskısını kınıyor, Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği ile dayanışma içinde olduğumuzu bildiriyoruz” denildi. Festivallerin mesajı açık: “301. Madde’ye, sansüre, filmlerin kriminalleştirilmesine hayır!”
‘Kürt ve Ermeni sinemacılara yönelik artan baskının bir parçası’
Sinemacıların kişisel güvenliklerine yönelik zulüm veya tehdit durumunda harekete geçen Risk Altındaki Sinemacılarla Uluslararası Dayanışma Koalisyonu (ICFR) da davaya ilişkin bir açıklama yayımlayarak Rojhilat Aksoy’a yöneltilen suçlamaların düşürülmesi çağrısında bulundu. Filmin Diyarbakır’daki gösterimi nedeniyle açılan davanın, son dönemde Kürt ve Ermeni sinemacılara yönelik artan baskının bir parçası olduğuna dikkat çekildi. Aksoy’un filmle yaratıcı bir bağı bulunmamasına rağmen yalnızca gösterim sürecindeki rolü nedeniyle yargılanmasının, ifade özgürlüğü ve kültürel üretim alanı açısından kaygı verici bir tablo ortaya koyduğu vurgulandı.
ICFR, son dönemde Türkiye’de Kürt sinemacıların filmlerinin yasaklanması ve festival programlarından çıkarılması gibi örneklerin çoğaldığını hatırlatarak, bu sürecin kültürel ve tarihsel anlatıların dolaşımını sınırlamaya dönük sistematik bir müdahale niteliği taşıdığını belirtti. Açıklamada TCK 301’in geçmişte yazarlar, gazeteciler ve sanatçılara yönelik davalarda kullanıldığı hatırlatılarak, bu maddenin Hrant Dink’in öldürülmesine giden süreçte de etkili olduğuna dikkat çekildi. ICFR, Türkiye’deki yetkililere, özellikle Diyarbakır’daki idari ve yargı makamlarına seslenerek, Aksoy’a yöneltilen tüm suçlamaların derhal düşürülmesi çağrısında bulunurken, uluslararası sinema çevrelerini de dayanışmaya davet etti.
Savunma: İfade özgürlüğünün özüne müdahale
Filmin Diyarbakır’daki gösterimi nedeniyle TCK 301 kapsamında açılan davada savunma yapan avukat Fırat Yıldız, iddianamenin hem maddi hem de hukuki açıdan ciddi eksiklikler içerdiğini belirtti. Yıldız, müvekkilinin filmle kurduğu ilişkinin iddianamede sunulduğu gibi “doğrudan, bilinçli ve kast içeren bir bağ” olmadığını vurgulayarak, Aksoy’un yalnızca festival kapsamında “gösterim yapılacak mekânın tahsisine ilişkin idari başvuruyu gerçekleştirdiğini” ifade etti. Savunmada Aksoy’un “film içeriğinin belirlenmesi, seçilmesi, değerlendirilmesi, hazırlanması, kurgulanması veya sunumu üzerinde herhangi bir etkisi” bulunmadığına dikkat çekildi. İddianamenin bu sınırlı rolü göz ardı ederek film içeriğini doğrudan Aksoy’a atfettiği belirtilen savunmada, ceza hukukunun “şahsilik ilkesi” hatırlatıldı ve “bir kimsenin yalnızca kendi fiilinden sorumlu tutulabileceği” vurgulandı. Yıldız, iddianamenin yaklaşımını eleştirerek, bu yorumun kabul edilmesi hâlinde “yalnızca müvekkilinin değil, festival düzenleyen tüm kurumların, salon tahsis eden idarelerin ve hattâ izleyicilerin dahi potansiyel fail hâline geleceği” uyarısında bulundu.
Savunmada ayrıca, iddianamenin film içeriğine yönelik değerlendirmelerinin “hukuki değil, tamamen sübjektif ve yorum temelli” olduğu ifade edilerek, sanat eserlerinin doğası gereği “dramatize ettiği, yorumladığı ve farklı bakış açılarını yansıttığı” belirtildi. Bu bağlamda “bir sanat eserinde yer alan anlatının tarihsel gerçekliğe uygun olup olmadığının ceza hukukunun inceleme alanı olmadığı” ve “ceza hukukunun tarih yazmayacağı” vurgulandı.
Savunmanın merkezinde ise ifade özgürlüğüne ilişkin değerlendirmeler yer aldı. Yıldız, iddianamenin yaklaşımının “tarihsel bir anlatıyı ve buna ilişkin bir bakış açısını doğrudan cezai yaptırıma konu ederek ifade özgürlüğünün özüne müdahale ettiğini” belirtti. Ayrıca, iddia makamının filmin “sanat veya düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği” yönündeki tespitinin “soyut ve gerekçesiz” olduğu ifade edilerek, “ifade özgürlüğünün sınırlarının tek taraflı kanaatlerle değil, anayasal ilkeler ve AİHM içtihadı çerçevesinde belirlenmesi gerektiği” vurgulandı. Savunmada, ifade özgürlüğünün kapsamına dair yerleşik yargı içtihatlarına da atıf yapılarak, “ifade özgürlüğünün yalnızca toplumun kabul ettiği düşünceler için değil, aynı zamanda incitici, şoke edici ve rahatsız edici düşünceler için de geçerli olduğu” hatırlatıldı. 1915 olaylarına ilişkin farklı anlatımların demokratik toplumun doğal bir parçası olduğu belirtilirken, “bir sanat eserinin sırf resmi görüşle örtüşmediği gerekçesiyle cezalandırılamayacağı” ifade edildi.
Öte yandan benzer içerikler nedeniyle daha önce verilen beraat kararlarına dikkat çekilen savunmada, bu kararların “aynı tarihsel anlatımın TCK 301 kapsamında suç oluşturmadığını açıkça ortaya koyduğu” ve somut dosya açısından emsal teşkil ettiği belirtildi. Yıldız ayrıca, TCK 301 kapsamında suçun oluşabilmesi için özel kastın varlığı gerektiğini hatırlatarak, “failin amacının Türk milletini veya devlet organlarını aşağılamak olması gerektiğini”, ancak somut olayda bu yönde “hiçbir somut delilin bulunmadığını” ifade etti. Savunmada Aksoy’a atfedilen kastın “tamamen varsayıma dayandığı” ve “ceza hukukunda varsayımla mahkûmiyet kurulamayacağı” vurgulandı.
Savunmanın sonuç bölümünde ise iddianamenin kabul edilmesinin yaratacağı sonuçlara dikkat çekilerek, “bir sanat eserinin içeriği nedeniyle bu eserin dolaşıma girmesine dolaylı katkı sunan herkesin cezai sorumluluk altına sokulacağı” ve bunun “tüm sanat etkinliklerini, festivalleri ve ifade alanlarını doğrudan tehdit edeceği” ifade edildi. Bu çerçevede Aksoy’un eylemlerinin “ifade ve sanat özgürlüğü kapsamında kaldığı” ve TCK 301 bakımından “suçun maddi ve manevi unsurlarının oluşmadığı” belirtilerek beraat talep edildi. Mahkeme heyeti Aksoy’un beraatine hükmetti.
‘Sanat eserleri yargılanamaz’
Özgürlük için Sanat İnisiyatifi, Rojhilat Aksoy hakkında TCK 301 kapsamında açılan davada verilen beraat kararına ilişkin yaptığı açıklamada, Aurora’nın Doğuşu filminin Diyarbakır’daki gösterimi nedeniyle açılan davanın beraatle sonuçlanmasının, sanat alanına yönelik yargısal müdahalelerin ulaştığı eşiği görünür kıldığını belirtti. Aksoy’un yalnızca bir gösterim başvurusunda imzası bulunduğu gerekçesiyle yargılanmasının, “sanat üretiminin ötesinde, kültürel etkinliklerin organizasyonunu dahi suç kapsamına sokmaya çalışan tehlikeli bir yaklaşım” olduğu vurgulanan açıklamada, bu tür uygulamaların kültürel alanın bütününe yöneldiğine dikkat çekildi.
Özkan Küçük imzalı Rojbash (Merhaba, 2022) hakkında verilen yasağın mahkeme tarafından hukuka aykırı bulunmasına rağmen Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından istinafa taşınmasına da değinen inisiyatif, “sanatsal ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerin sistematik hale getirilmek istendiğini” vurguladı. Bu gibi müdahalelerin “düşünceyi, tartışmayı ve tarihsel anlatıları ifade etme hakkını hedef haline getirdiği” belirtilerek, “Sanat eserleri yargılanamaz. Tarihsel anlatılar suç unsuru haline getirilemez. Gösterim düzenlemek suç sayılamaz. Sanat üzerinde sansür kurulamaz” denildi.