Şu An Okunan
Rojbash ile Vedalaşma Yazısıdır

Rojbash ile Vedalaşma Yazısıdır

Davamız sürüyor, Rojbash iki yıldır vizyona giremiyor; filmi seyirciye devredemediğim için onunla vedalaşamıyorum. Öyle boşlukta asılı kaldık ben ve Rojbash

Evet, bir film yaptım ama bir türlü ondan kurtulamıyorum. Ondan kurtulmama izin verilmiyor! Rojbash‘ı (2023) herkes gibi iyi kötü vizyona koyup seyirciye mal ettikten sonra onunla vedalaşıp yeni bir filme başlama hakkım Kültür Bakanlığınca elimden alındı. Vizyon için başvuru yaptığımız İstanbul Telif Hakları ve Sinema Müdürlüğünden sınıflandırma kararı beklerken, filmimizi yasakladılar. Bu yasağa karşı Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) ile birlikte dava açtık, kazandık ama bir üst mahkeme yasağı geri getirdi. Biz de temyiz başvurusunda bulunduk. Davamız sürüyor, film iki yıldır vizyona giremiyor; filmi seyirciye devredemediğim için vedalaşamıyorum. Öyle boşlukta asılı kaldık ben ve Rojbash

Sürdürdüğümüz hukuk mücadelesiyle ilk kez bir yerel mahkemede bu nitelikte bir dava kazanıldı. Her ne kadar üst mahkeme-istinaf jet hızıyla yasağı geri getirmiş olsa da, bu mahkeme kararı, sanatsal ifade özgürlüğüne yaptığı vurguyla önemli bir emsal olacak.

Bu karar sadece benimle veya Rojbash filmimizle ilgili değil; bu ülkede yapılacak her yeni film için bir dayanak olacak. Bu karar, yasakçı zihniyete karşı kazanılmış bir zafer olarak tarihe geçecek. Bu kurullarda görev alanlar başka filmleri değerlendirirken daha dikkatli davranacaklar.
Hayat karşısında şahlanan duygu ve düşüncelerine yasaklama ve sansür korkusuyla gem vuran ve otosansüre yönelerek temel varlık amaçlarını yitiren sinemacı arkadaşlarıma da güç verecek bu karar.
Her ne kadar karar çok kısa bir süre yürürlükte kalmış olsa da artık tarihe geçmiş oldu. Mahkemelerin “sanatsal ifade özgürlüğünü” tanıdığını görmüş olduk. Davanın ilerleyen süreçlerinde de bu vurgu baki kalacak.

X işareti

Bu süreç bana neler yaptı, düşüncelerimi ve psikolojimi nasıl etkiledi, hikâyelerini anlattığım ve kendileri de filmin içinde emekleriyle yer alan tiyatrocu arkadaşlarım bu süreçten nasıl etkilendi? Film onların yıllar sonra başlangıca dönüş hikâyesini anlatırken, filmin de bu kendi üzerine kapanan çemberin bir parçası olması neler düşündürdü?

Lehimize çıkan mahkeme kararında dahi maddi ve manevi tazminat talebimiz reddedilmişti. “Manevi tazminata hükmedilmesi için kişinin fizik yapısını zedeleyen, yaşama ve kazanma gücünün azalması sonucunu doğuran olayların meydana gelmesi ve idarenin hukuka aykırı bir işlem veya eylemi sonucunda ağır bir elem ve üzüntünün duyulmuş olması veya şeref ve haysiyetinin rencide edilmiş olması gerekir.” demişti mahkeme.
Bizim içten içe yaşadıklarımızı sıralamıştı böylece. O zaman şöyle düşünmüştüm; tazminat hakkı elde edebilmek için bir de üstüne kan revan içinde mi kalmamız gerekiyor acaba?
Tamamen dava dosyalarından ibaret değil yaşadıklarım. İçinde büyük bir hayal kırıklığı olan, değersizlik hissettiren, emeğin geri dönülmez şekilde hiç edildiği ve kimsenin dönüp ilgilenmediği keder dolu bir hikâye bu.

Bugüne kadar manevi olarak yaşadığım kaybı açıkça dile getirmemiş olmam öncelikle davanın selameti açısından gerekliydi. Ancak filmin yasaklanmasının ruhumda derin yaralar açarak sanatsal yeteneğime ilişkin değersizlik hissine yol açtığını, anadilim Kürtçenin “ayrımcılık aracı” olarak görülmesinin ve  düşüncelerimden dolayı uğradığım bu haksızlığın kendi ülkemde film yapma inancımı kırarak, ruhumda ve kalbimde derin bir kırılma yarattığını artık söylemeliyim.

Filmimi gösterime sunmak üzere hazırlık yaparken, sınıflandırma yapacakları inancıyla filmi teslim ettiğim Sınıflandırma Kurulunca filmin “ticari dolaşıma uygun görülmediği” kararının alınması, yani yasaklanması karşısında hayal kırıklığına uğramış bir yönetmen olarak tarifi zor bir yıkım yaşadım.
Kültür Bakanlığının ilgili web sayfalarında vizyonda olan film afişlerinin arasında kendi filmimin afişinin altına “X” işareti konulduğunu gördüğümde içimde derin bir sızı hissettim.
Bu işaret, duygu ve düşünce dünyamda çok boyutlu etkileri olan “tanıdık” bir işaret. Dışlanmayı, yok edilebilir olmayı, “başına iş gelse” görmezden gelinebileceğini, emeğinin kayda değer olmadığını hissettiriyor. Filmin kadar senin varlığının da değersiz olduğunu, göz ardı edilebilir olduğunu hatırlatıyor.

Filmin gösterime girmesi için 2024 Mayıs ayında başvuru yaptığımda hedefim Ekim 2024’te filmin vizyona girmesini sağlamaktı. Üzerinden neredeyse iki yıl geçecek… Bu iki yılda filmi vizyona sokabilmiş, seyirciyle buluşturmuş, iyi-kötü bir gelir elde etmiş ve yeni bir filme başlamış olabilirdim. Hayatın olağan akışı böyle olurdu. Ama bunlar olmadı; her yönetmenin arzuladığı şekilde “filmden kurtulamadım” ve yeni bir filme başlayamadım.
Yasaklı bir filmin yasaklı yönetmeni olarak yerimde saydım. Belki kimse beni bağlamadı, belki istediğimi yapmama kimse doğrudan engel olmadı, ama yasaklanmış olmak karanlık bir gölge gibi sardı beni.
Öte yandan, filmi öylece bırakıp başka bir filme başlamak benim de filmi sahiplenmeyerek bir kenarda bırakmış olmam anlamına gelecekti. Bunu yapamazdım. Rojbash özgür olmalıydı. Ancak o zaman yeni bir film yapmak için ben de özgür olacaktım.

Sinema sektörü veya kültür endüstrisi

Öte yandan sektörün bu olayı görmezden gelmesi, bazıları arkadaşlarım olan sinema yazarlarının filmi yazmayı bile düşünmemesi, festivallerin ezici bir çoğunlukla filmi programlarına almayışı, dava sürecimizde filmle dayanışmanın çok cılız kalması da beni çok düşündürüyor. Acaba bu sahiplenmeme durumu yasak kararı alanları yüreklendirmiş olabilir mi?

Rojbash, yasak kararı verenlerin de gözünden kaçmadığı gibi, Kürtçeyi kullanma kararlılığı konusunda bir tavra sahip. Avukatım Veysel Ok, ilk günden beri yasak kararının esasen filmin Kürtçe çekilmiş olmasından dolayı verildiğini savunurken bu gerçeği biliyordu. Ona göre bu yasak Kürtçeye verilen bir yasaktı. Nitekim dava açmamız üzerine Kültür Bakanlığı avukatlarınca dava dosyasına sunulan Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu kararında bu gerçeğin altı çiziliyordu; Kürtçe’yi kullanma biçimiyle “ayrımcılık” yaptığımızı öğreniyorduk! 

Hâl böyleyken, Kürt sinemasının günümüzde geçirdiği değişimi gözlemlerken, dil meselesinin daha önce düşündüğümden daha önemli olduğunu fark ettim. Zira film kariyerlerine Kürtçe ile başlayan sinemacı arkadaşlarımın Türkçe film yapmaya heveslendiklerini gözlemliyorum. Dil fetişizmi gibi anlaşılırsa üzüleceğim bu gözlemlerim aslında kültür endüstrisi hakkındaki düşüncelerimle örtüşüyor. Çok basit çıkarsal hesaplarla Kürtçeden kaçış olduğunu görüyorum. Rojbash tam da dili sebebiyle yasağa çarparken dilden kaçan Kürt sinemacılara bir hatırlatma yapmayı görev biliyorum; Kürt (kökenli) olmanız yetmiyor, bu dilde film yapmanız sizi Kürt sinemacı yapar. Yüreğiniz hâlen oralarda bir yerdeyse, bu dediklerimi bir manifestonun ilk maddesi olarak kabul edebilirsiniz. Eğer sevgili Burhan Sönmez’in onca Türkçe kitaptan sonra dönüp anadiliyle yazmaya başlamasını bir işaret olarak görmediyseniz, bu dediklerim ikinci bir işaret olsun.

Mesele sadece Kürtler de değil. Bir bütün olarak bakarsak, Türkiye Sineması (büyük ihtimalle bu tanımı yazılı bir metinde, yüksek lisans tezimde, ilk kez yapan kişilerden biri olarak bunca yıldan sonra artık sadece Türk Sineması diyebiliyorum) sözüm ona sansürden kaçarken ne üretebiliyor? Gerçekten sansürü boşa çıkarabilen örnekler var mı? Yoksa bir tekrarı yaşayan, kendini yenileyemeyen bir yerlerde mi dolanıyor? Kendi halinden memnun Türk sinemacıların konforunu istesem de bozamam tabii, ama bir soruyla tarihe bir not düşmek isterim: Bir filmin yasaklanması sizi rahatsız etmiyor mu?
Her ne kadar bu yazıyı Rojbash için yazıyor olsam da, aynı dönemde yasaklanan iki filmin daha olduğunu da hatırlatayım. Rojbash’tan kısa bir süre önce Kanun Hükmü (2023) adlı belgesel ve kısa bir süre sonra da Oy’una Geldik (2025) adlı film yasaklandı. Evet, aslında peş peşe gelen bu üç yasak kararı, bakanlığın sansür mekanizmasını başka bir boyuta taşıdığını gösteriyor.
Ama sinema sektöründen hiç ses çıkmaması hâlen garip geliyor bana. Tamam, sektörden bazılarının bu yasak kararlarının altında imzaları olabilir, ama mesela sendikalar, dernekler, kolektifler de sessiz kaldılar.

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) her yıl düzenlediği ödüllere yasaklanmış bu filmleri sembolik olarak olsa bile aday göstermeyi deneyebilirdi. Her yıl Sinematek tarafından düzenlenen sektör buluşmalarında da bir şekilde söz konusu edilebilirdi. Bu yıl beşincisi yapılan Sinematek Günleri: Sektör Buluşmaları programında bu üç filmin yasaklanma süreci söz konusu yapılamaz mıydı mesela? Ana akım bir yana, sektörün tamamında bir ağız birliği olduğunu anlıyorum bu durumda.
Önceki son yasaklama kararının 2007 yılında Adressiz Sorgular (2006) adlı filme ilişkin alındığını düşünürsek, uzun bir aradan sonra üç filmin peş peşe yasaklanması aslında olay niteliğinde bir gelişme olarak görülebilirdi.

Daha da öncesinde bizim MKM Sinema Kolektifi olarak yaptığımız Ax (Toprak, 1999) kısa filmi yasaklanmış, Hemşin dilinde yaptığımız Momi (Büyükanne, 2001) kısa filmi de yasağın kıyısından dönmüş, ama filmdeki yerel oyuncular karakollarda sorgulanmış ve Erzurum DGM tarafından filme karşı dava açılmıştı. Bunlar 90’ların sonu ve 2000’lerin hemen başında olmuştu. Ax, Kürtçe olmasının yanı sıra, bir köyün boşaltılmasını konu aldığı için politik yanı da olan bir filmdi. Ama Momi’nin soruşturmaya konu olabilecek tek özelliği Hemşin dilinde yapılan ilk film olmasıydı.

Momi setinden.

Momi’nin ilk kurgusunu Özcan’ın (Alper) kardeşleriyle evlerinde izlediğimizde, tüm kardeşlerin gözyaşı içinde kaldığını gördüğüm zamanı unutamıyorum. İlk kez kendi anadillerinde bir film izlemenin yarattığı duygusal bir yükselişin gözyaşlarıydı onlar. Bu eşsiz duruma tanık olduktan sonra kurulların, mahkemelerin o soğuk cümleleri hiç işlemiyor artık bana. Bizler kuru politik bir tavır olsun diye değil, halkın buna ihtiyacı olduğunu bildiğimiz için anadilimizde film yapıyoruz, ama bu topraklarda başka dillerin varlığından rahatsız olanlar bizi ayrımcılık yapmakla itham ediyorlar.

Kürtçe tiyatronun modern öncüleri, Teatra Jiyana Nû ekibi ve Mezopotamya Kültür Merkezi

Araştırmacılar Kürt tiyatrosunun öncü temsillerini geçen yüzyılın başlarına kadar götürse de, aradan geçen uzun zamanda coğrafyanın farklı parçalarında farklı yollardan geçildi.
Kuzey parçasında bazı girişimler olsa da, esas olarak modern Kürt tiyatrosunun temelleri 1991 yılında İstanbul’da kurulan Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) bünyesinde atıldı. Bir bodrum katında küçük bir sahnede oyunlarını sergileyen ve kendilerine Teatra Jiyana Nû (Yeni Yaşam Tiyatrosu) adını veren tiyatrocular, Kürtçe tiyatro yapmanın bedellerini ödemeyi göze alarak bu yola girdiler. Gözaltılar, tutuklamalar, oyunların yasaklanması, sahnelerin mühürlenmesi gibi uygulamalar Kürt tiyatrocuların gündelik gerçeği hâline geldi.
Dönemin baskıcı koşullarına farklı yollarla direnmeyi seçerek yolunu dağlara düşüren tiyatrocular dağlarda da tiyatro yapmayı sürdürdüler ve bir kısmı bunun bedelini hayatlarıyla ödediler.

Modern Kürt tiyatrosunun bu kısa tarihine sığdırdığı onlarca Kürtçe oyunun her biri gibi bizim filmimize konu olan ‘Rojbaş’ (Merhaba, Günaydın) isimli oyun da 90’lı yıllarda engellere rağmen sergilenen oyunlardan biri.
Bunca bedel ödenmiş yıldan sonra Kürtçenin tekrar fiili yasaklarla karşılaşmasına sessiz kalmamak bu filmin temel motivasyonu oldu.
Tam da bu nedenle filmin ilk metinlerinden itibaren yönetmen görüşünde şu cümleyi hep korudum: “Yıllar önce sahneye koydukları ‘Rojbaş’ oyunu hakkındaki bu film için tekrar bir araya gelmeleri, yaşananlara karşı bir cevap, bir direniş örneği olacağı için bu filmi yapmayı önemsiyorum.”

Rojbash filminin fikri nasıl olgunlaştı?

Doksanlı yılların başında sözünü ettiğim o bodrum katında başlattıkları çalışma yıllar içinde büyüdü ve özellikle Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi bünyesindeki Şehir Tiyatrosu repertuvarının tamamının Kürtçe (Kurmancî ve Zazakî lehçelerinde) oyunlardan oluşmasına karar verildiği 2009 yılından itibaren (öncesinde, 2003 yılından itibaren Kürtçe oyunlar repertuvara alınmaya başlanmıştı) Kürtçe tiyatro büyük prodüksiyonlara kavuştu. Elbette filmimizin ana karakterlerinden olan Kemal Ulusoy ile birlikte Teatra Jiyana Nû oyuncularının bir kısmı da buradaki ekibe katıldı.
2016 yılındaki kayyum atamalarına kadar geçen sürede buradaki Kürt tiyatrocular çok önemli oyunlar sahneledi, seyircisini büyüttü ve büyük prodüksiyonlara kavuştu.

2016’daki ilk kayyum uygulamaları çok sert yaşandı. Bir anda tanıdığım bütün sanatçılar işsiz kaldı. Ve sanat da bir anda salonsuz kaldı.*
İşten çıkarılan ve çalışma ortamları ellerinden alınan tiyatrocular hemen özel tiyatro olarak yollarına devam etmek için mekân arayışına başladılar ve ben de onların bu sürecini belgelemeye başladım. İşte Rojbash filmi için ilk fikirler bu süreçte ortaya çıktı. Bir bodrum katında başlayan Kürt tiyatrosu, yıllar sonra, ülkedeki büyük salonları da dolaştıktan sonra yine bir bodrum katına dönmüştü. Burası, Diyar Galeria binasının bodrum katında, yıllarca Diyarbakır Sanat Merkezine de ev sahipliği yapmış olan 80 kişilik salonuyla seyircinin tanıdığı bir mekândı. (Diyarbakır’ın kültür hafızasında ayrı bir yeri olan bu binanın 6 Şubat depreminde kısmen yıkıldıktan sonra iş makineleriyle günlerce süren bir uğraşla yerle bir olduğunu da not edelim.)
İşte Rojbash filmindeki “başa sarma” hikâyesi ilk olarak o zaman Kemal’le yaptığımız konuşmalar sırasında oluştu. Oyuncuların bir bodrum katında yasaklı şartlar altında başladıkları yolculuklarında yine bir bodrum katına dönmeleri üzerine önce bir belgesel yapmayı istedim. Daha sonra bu fikir belgeselden de çok uzak olmayan bir kurmaca hikâyeye dönüştü. Şu şekilde başlayan bir sinopsisle;

Rojbash, 25 yıl önce sahneledikleri oyunu bir kez daha sahnelemek üzere bir araya gelen Kürt tiyatrocuların oyun, hayaller ve gerçek arasında gidip gelen hikâyesidir.

Yıllarını Kürtçe tiyatroya adamış olan Kemal’e göre bugün, 25 yıl sonra, Kürtçenin durumu o yasaklı günlere geri dönmüştür.

Buna karşı bir tavır olarak, eski oyunları ‘Rojbaş’ı yeniden sahnelemek amacıyla, her biri dünyanın başka bir köşesine dağılmış olan eski ekip arkadaşlarını İstanbul’da bir araya getirir.”

Aslında Diyarbakır’daki tiyatrocular kayyumdan sonra çok hızlı toparlanarak Şanoya Bajêr a Amedê (Amed Şehir Tiyatrosu) adını alarak yollarına özel tiyatro olarak devam ettiler. Seyircileri de onları bırakmadı. Bu yönüyle ayrı bir direniş ve başarı hikâyesi olarak tarihe geçtiler. Ancak ben o kısa karanlık dönemi, herkesin işsiz kaldığı, salonların mühürlendiği o tekinsiz dönemi filmin atmosferinde korumayı tercih ettim çünkü Kürtçe fobisinin sürekli nükseden bir hastalık olduğunu düşünüyordum artık.
Nitekim senaryonun ilk versiyonları yazılmışken, İstanbul Gaziosmanpaşa’da yeni kuşak Teatra Jiyana Nû ekibinin sahneleyeceği ‘Bêrû’ (Yüzsüz) adlı oyun kaymakamlıkça yasaklanınca bunu senaryonun yeni versiyonlarına eklemiştim.
Her ne kadar “kamu güvenliği” gibi kelimelerin arkasına saklasalar da, ‘Bêrû’ oyununun yasaklanmasının tek sebebinin Kürtçe olduğunu dünya alem biliyordu. Dario Fo’nun ‘Klakson Borazanlar ve Bırtlar’ adlı bu eserinin Türkçe versiyonları da oynanmışken, Kürtçe oynanması nedense bir anda “kamu güvenliği” sorununa dönüşüyordu.

Rojbash filmi nasıl yapılabildi?

Rojbash filmi Kültür Bakanlığının veya onların desteğiyle dağıtılan hiçbir fonun desteğini almadan, tamamen alternatif kaynaklarla, adeta sıfır bütçeyle yapıldı.
Biz bu filmi hâlen toplumun içinde dolanan dayanışma ruhuna borçluyuz desem, bir çeşit mucizeye işaret etmiş gibi de olurum sanırım. Hâlen bir yerlerde bu ruhun dolaştığını bilmek, bununla film yapabilmek bir onur kaynağı.
Kitlesel fonlama filmin yapımında çok özel bir yere sahip. Yüzlerce kişinin gönderdiği küçük destekler bu filmin ana bütçesini oluşturdu nerdeyse. Ayrıca Sivil Düşün ve CultureCIVIC gibi küçük fonların film yapımına katkısının ayrı bir yeri var. Adına sponsorluk diyebileceğimiz eş, dost, arkadaş katkıları da her zaman en kritik zamanlarda imdadımıza yetişti.
Anlaşılacağı üzere, tamamen alternatif kaynaklarla yapıldı Rojbash filmi. Sinema dışı kaynaklarla bir sinema filmini yapmak mümkün olabildi. Çekim sürecinde hâlen pandemi de devam ediyordu. Oyuncuların bu filmi yapabileceğimize inanması ve bu sürece tamamen gönüllü olarak katılmaları da karşılığını asla ödeyemeyeceğim bir açık çekti aslında. Bu konuda çok şeyler düşündüm, bazı söyleşilerde de dile getirdim; adeta Kürt kültür dünyasının şampiyon takımını bir araya getirmiştim ve set zamanında çoğu kez hayıflandım, keşke senaryoyu daha iyi çalışabilmiş olsaydım diye. Sonuçta sanırım içinde olmaktan utanmayacakları, çok parlak olmasa da gurur duyacakları bir film ortaya çıkarmakla onların hakkını biraz da olsa ödemiş olmalıyım.
Aynı şeyi filmin reji, kamera, yapım ve diğer teknik alanlarında çalışan arkadaşlarım için de söyleyebilirim. Kolektif bir süreçle, gizli kahramanların varlığıyla, imkânsızlıklar içinde ama inançla ortaya çıktı Rojbash filmi.
Ve işi sadece sınıflandırma işareti vermek olan birileri tarafından yasaklanarak yok sayılmak istendi! Oturdukları yerden bu kararları alanlara karşı öfkem hiç dinmeyecek! Bu kadar insanın iyi niyetlerini, emeklerini çöpe atmak öyle kolay olmamalı!

Rojbash alternatif vizyon ile onbinlere ulaşacaktı

Tam burada durup açık yüreklilikle soruyorum: yasaklanmasak vizyon şansımız var mıydı? Dağıtımcı bulabilecek miydik? Salonlar bu filme yer verecek miydi? Kürtçe bir filmin günümüz Türkiye’sinde vizyon şansı nedir? Bazı arkadaşlarım filmlerini vizyonda görebilmek için Türkçe film yapmakta haklı olabilirler miydi?
Bu soruların cevaplarını Box Office verilerinden bulabilir miyiz? Yoksa hayatın her alanında olduğu gibi sinema alanında da Kürtlerin emeğinin değersizliğinin bilgisiyle buna cevabımız hazır mı? Öyle ya, Kürdün acısı kimseyi acıtmaz, emeği ucuzdur, yaşamı kıymetsizdir.
Çıkıp Kürt tiyatrocular hakkında Kürtçe bir film yapıyorsan bunu bilir ve ona göre hareket edersin, değil mi?
Tabii ki dağıtımcılar ilgilenmese de, filmin dağıtımını yapmak için bazı alternatif yollar deneyecektik ve bu film on binlere ulaşacaktı. İster sinema salonlarında ister yaz gecesi parklarında, öyle ya da böyle. Yapımında olduğu gibi dağıtımında da alternatif yollar izleyerek seyirciyle buluşacaktık.
Ama bakanlığa bağlı çalışan birileri kendilerini hâkimlerin, savcıların yerine koyarak filmin üzerine çarpı işaretini koymayı kendilerine yakıştırmayı seçerek zaten çok zor olacak bir vizyon macerasını daha baştan engellediler. Onlara olan öfkem hiç dinmeyecek!

Sansürü kabul edecek miydim?

Bakanlık başvurusunda bulunmak için baharın son günlerinde İstanbul’a gittiğim hâlim gözümün önüne geliyor. Biz Kürtler devlet dairelerine mecbur olmasak gitmeyiz, bir şeyler hep geriye doğru çeker bizi. İşte öyle bir hâlde gittim. İstanbul Telif Hakları ve Sinema Müdürlüğünün, Atatürk Kültür Merkezinin yanındaki binasında başvuruyu tamamlamak iki günümü aldı. Tek başıma gittim, orada beni tanıyan kimse de yoktu. Kötü karşılanmadım tabii ki, bir şekilde evrakların tamamlanması için yardımlarını esirgemediler oradaki memurlar.
Ama ne bekliyordum bu başvurudan? Bu soru söyleşilerde çok soruldu. Evet, kesinlikle yasaklanmayı beklemiyordum! Filmde geçen ve pek de “makbul” görülmeyecek bazı kelimeleri (dava dosyalarına “toplumun bir kesimini rahatsız edebilecek ifadeler” şeklinde girmiş bu makbul karşılanmama durumu) sansürlememi isterler en fazla, diye düşünüyordum. Doğrusu, bu en büyük korkumdu. Zira sansür yapmamı isteseler, kabul etmeyi mi seçecektim, yoksa direnecek miydim?

Bu düşüncelerle bütün yazı geçirdim. “Temiz Belgesi” aldıktan sonra dağıtımcılara öyle giderim diye planlamıştım ama gösterim tarihi olarak Ekim ayını seçmiştim. Böylece bekliyorken, bir sonbahar günü içinde yasak kararını taşıyan resmî “sarı” zarfımız geldi.
Tek paragraflık soğuk bir “uygun görülmemiştir” yazısı. “Yasak” değil, “uygun görülmemiştir!” Rahatlamadım desem yalan olur, çünkü sansür yoluna gönüllü girersem diye kendimi yiyip bitiriyordum. Devlet dairesince makbul görülmemek safımızı yeniden hatırlattığı için de rahatlamış olmalıyım.

Adına Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu dedikleri kişilerin filmi bir odada seyrettiklerini hayal ettim. Aralarında en lafı geçenlerden biri şunu demiştir, neredeyse eminim, “Yeter, kapat şunu!… Anladık, anlayacağımızı!” Evet, demiştir bunu. Bu filmin orada sonuna kadar izlenmediğinden eminim. (Şu sebeple de eminim; normalde bir filmi alt kurul izler ve sınıflandırmayı uygular. Kendisi karar veremiyorsa üst kurula yani Değerlendirme ve Sınırflandırma Kuruluna sevk eder ve o aşamada filmin yapımcısı o kurulla birlikte filmi izlemek için davet edilir. Ancak biz bu süreçten haberdar bile edilmedik. Çünkü o film o salonda izlenmeden bu karar alınacaktı!)
Sonra biz dava konusu yapınca dönüp baştan, belki de sadece bakanlık avukatlarınca izlendiğine ve mahkemeye savunma vermek üzere kurul raporunun sonradan düzenlendiğine de eminim, ama kanıtlayamam.

Netice olarak Rojbash filmi “yasak” değil ama “ticari dolaşımı uygun görülmeyen” bir film olarak elimizde kaldı.

O kısa rahatlamanın ardından bu işi nasıl mahkemeye taşıyabileceğimi araştırmaya başladım. Yasağa dayanak yapılan ilgili kanun ve yönetmelikleri inceledim. Avukat bulmaya çalıştım. Avukatlık ücretiyle nasıl baş edebilirim diye hesaplar yaptım. Her ne kadar tazminat kazanma şansımız olsa da, dava süreci bir şekilde maliyetli olacaktı.
Umutsuzluk içindeyken imdadıma MLSA yetişti. Veysel Ok, Emine Özhasar, Batıkan Erkoç ve arkadaşları davayı üstlendiler ve böylece dava sürecimiz başlamış oldu.

Dava dosyasında neler var?

Dava dosyasından önce filmde neler olduğunu yazmak istiyorum.
Bu filmde kendi gerçek karakterlerini canlandıran gerçek insanlar var. Bazen rolden çıkan, fırsat bulunca eski oyunları Rojbaş’tan repliklere kaçamak kaçışlar yapan, konuşan, tartışan, şarkılar söyleyen, sorgulara uğrayan ama isim vermeyen, gece yarıları başka bir salona kaçak girerek çalışmayı göze alan, yeri gelince sert kavgalar yapan ama her şeye rağmen birbirlerine adanmışlıkla bağlı olan, gerektiğinde sahnelerine vurulmuş olan mühürleri koparıp atan gerçek kişiler var filmde.
Kendi aralarında Kurmancî, Zazakî, Türkçe her dilde her lehçede ve “replik dilinde” konuşan, dil yetmediğinde konuşmadan anlaşabilen; şarkılara, ateşe ve sarhoşluğa sığınan, geçmişlerine kopamayacak kadar sıkıca bağlı, geçmişin hayaletlerini yanı başlarında taşıyan, ağlamayı da gülmeyi de bilen; baş edemeyince içine atan gerçek insanlar.
Her filmde görebileceğiniz bu karakterler başka filmlerden farklı olarak hayat hakkında yeri gelince büyük konuşmaktan da çekinmiyorlar. Mesela Erdal, Kürtler için kimlik meselesinin artık bir haysiyet meselesine dönüştüğünü söylüyor. Serap kendi hâlinden söz ederken insanın var olduğunu göstermek için ille de hünerlerini sergilemesi gerekmediğinden söz ediyor. Yıldız, polis sorgusunda kendisinden isim istendiğinde “herkes herkesi çağırdı, ben beni çağırdım” derken süslü olmayan bir varlık felsefesi yapıyor.
Filmde Kürtçenin kullanımında bir yenilik de var; lehçeler arasında bir ilişki yaratıyoruz. Erdal Zazakî konuşurken Kemal Kurmancî konuşuyor ve öyle anlaşıyorlar. Bu çok sevdiğim sahnelerde Kürt dilini daha geniş kucakladığımızı, bağrımıza bastığımızı hissediyorum.
Aslında filmin tamamında bu tiyatrocu arkadaşlarımı bağrıma bastığımı, onların da kendi gençliklerini, eski arkadaşlarını bağırlarına bastıklarını hissediyorum. Bu film benim açımdan onların emeklerine bir saygı duruşu niteliğinde.
Çekimlerde oyuncuların sahneleri yeniden ele almasını istiyordum. Zaten sürekli katkıda bulundukları senaryoyu değişmez bir metin olarak değil, sadece bir yol gösterici gibi ortaya koydum. Her sahneyi oynamadan önce herkesin içine iyice sinecek şekilde değiştirdik. Set boyunca senaryo her türlü değişikliğe açık oldu ve bu da filmin damıtılarak ortaya çıkmasını sağladı.
Filmin sevdiğim daha birçok yanı var. Mesela kamera kullanımı ve mizansen tasarımları. Görüntü yönetmenimiz Koray Kesik ile birlikte tasarladığımız görsel bir dili var filmin. Her sahne sanki tek seferde oynanmış ve kamera da yakalayabildiğini yakalamış gibi bir belgesel hissi yaratmak istedik. Ve sanırım bunda başarılı olduk. Koray’ın tek başına olağanüstü bir efor sarf ederek yarattığı plan sekansları çok seviyorum.

Rojbash

Elbette bu sahneler tek seferde çekilmedi. Oyuncuların,reji ekibinin ve tüm çalışanların büyük sabırlarıyla bazen 25 tekrarı bularak elde ettiğimiz sonuçlar bunlar. (Sette her sahnenin kaç tekrarı bulacağına ilişkin bahisler bile tutuluyormuş sonradan öğrendiğime göre!)
Efsane müzik grubu Koma Amed’in solisti Serap Sönmez’in bazılarını seslendirdiği Emre Kocabaş imzalı film müziklerini de çok seviyorum. Çıkardığımız soundtrack albümünü sıkça dinliyorum.
Tabii ki filmde eksikliğini veya fazlalığını hissettiğim çok şey de var. Daha iyi bir senaryoyu hak ediyordu bu film. Ve bazı provalarda çeşitlilik yerine aynı repliklerin çok tekrar edilmesi de her izlediğimde beni üzüyor. Bu kadar zenginlikten daha iyi faydalanamadığım için hayıflanıyorum.
Belki başka yazıların konusu olabilecek daha birçok sevdiğim-sevmediğim yanları var filmin. Bunu sürdürürsem film eleştirisi yazma işini de kendim fazlasıyla üstlenmiş olacağım. Yazmak isteyenlerin şevkini kırmayayım şimdi.
Tabii ki filmimizin politik açıdan bir tavrı da var. Herkesin eğilip büküldüğü bir atmosferde söylemek istediklerini esirgemeyen bir duruşu var filmin. Bu filmi bu tavrı sebebiyle de ayrıca sevdiğimi söylemeliyim.
Tabii bu tavır “toplumsal hassasiyet” dedikleri bir yere dokunuyor hâliyle. Bazen bir şeyleri dosdoğru söylemek rahatsız edici olabiliyor.

Önceliğimiz hep iyi bir film yapmak oldu. Ama kimseyi de incitmemeye çalıştık. Her şeyden önce bir sanat eseri ortaya koymaya çalıştık. Bir yönetmen olarak ben, kendim izlesem sevebileceğim bir film olsun diye elimden geleni yaptım. Anayasal güvence altında olduğunu da çok iyi bildiğim düşüncelerimiz var filmde, ötesi yok!

Bakın “sarı” zarfta gelen bir paragraflık yazı şunu söylüyordu:

“Yapımcılığını üstlendiğiniz Rojbash isimli film, 5224 sayılı Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun’un 4’üncü maddesinin 4’üncü fıkrası gereğince Alt Kurul tarafından Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu’na sevk edilmiştir. İlgili film 07.08.2024 tarihinde gerçekleştirilen Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu toplantısında Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik’in 4’üncü maddesinde yer alan hükümler doğrultusunda değerlendirilmiş olup filmin ticari dolaşıma ve gösterime sunulması, Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun’un 7’nci maddesinin 1’inci fıkrası gereğince, oybirliği ile uygun bulunmamıştır.

Bilgilerinizi arz/rica ederim. 

Müdür”

Burada adı geçen kanunun 4 üncü maddesinde şunlar söyleniyor:

“Bakanlık, insan onurunun, kamu düzeninin, genel ahlakın, çocukların ve gençlerin ruh sağlığının korunması amacıyla; şiddet, pornografi ve insan onuruyla bağdaşmayan görüntü ve etkiler içeren filmleri yeniden değerlendirilmek üzere Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu’na sevk edebilir.”

Ayrıca adı geçen yönetmelikteki 4 üncü madde de değerlendirme ve sınıflandırma işlemini şu şekilde tanımlıyor: 

“Değerlendirme ve sınıflandırma: Ülke içinde üretilen veya ithal edilen sinema filmlerinin ve bu filmlerin sinema salonlarında gösterilecek fragmanlarının ticari dolaşıma veya gösterime sunulmadan önce, gösterim ve iletim biçimleri dikkate alınarak kamu düzeni, genel ahlâk ile küçüklerin ve gençlerin ruh sağlığının korunması, insan onuruna uygunluk ve Anayasada öngörülen diğer ilkeler doğrultusunda denetlenmesi, değerlendirilmesi ve sınıflandırılmasını,”**

Bana gönderilen metindeki ilgili maddelerin peşine düşüp iyice kazıyınca bulabildiğim şeyler bu kadar.

Yani bizim filmde şiddet, cinsellik veya pornografik unsurlar olmadığına göre bizimle  ilgili kısmı; “kamu düzeni” ile “Anayasa’da öngörülen diğer ilkeler” gibi çok geniş yorumlanabilecek ve gerçekte doğrudan bir karşılığı olmayan soyut bir alan olsa gerek.  

Oysa ki Anayasa esas olarak düşünce ve ifade özgürlüğü ile sanatsal ifade özgürlüğünü madde 26 ve madde 27’de çok net bir şekilde koruma altına alıyor. Ayrıca bu özgürlüklerin kısıtlandığı durumlarla ilgili davalara ilişkin olarak Anayasa Mahkemesinin kararlarına bakmak yeterli.

Avukatlarımızın başvurusu sonucu davaya dönüştükten sonra, mahkemenin Kültür Bakanlığından savunma istemesi üzerine ilgili kurulun o gün aldığı kararın tamamını ancak görebildik. Büyük ihtimalle geriye dönük hazırlanan (yoksa neden ilk sarı zarfta bu rapor bize gönderilmedi ki?) Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu raporunda şok edici maddeler var. Bu raporun tamamını paylaşmayı görev biliyorum. Bu imzaları atanlarla hayatın içinde karşılaşıp duracağız nihayetinde.

Burada peş peşe sıralanan maddeleri okuyunca şöyle bir titrememek elde değil. Vay be, neler yapmışız da haberimiz yokmuş! 

Olabilecek en ağır suçlamaların peş peşe dizildiği bu metinde en çarpıcı olanı ayrımcılığa uğrayan Kürtçeyi kullanma biçimiyle ayrımcılık yaptığıma dair iddia… Böyle ters köşe filmlerde bile olmaz. Yıllarca baskı altında kalmış bir dile tutunduğunuz için ayrımcı ilan edilmeniz… Aynen şöyle:

“Filmin senaryo işlenişinde ve olayların sunumunda dil, siyasi tercih ve etnik köken açısından ayırım gösteren unsurların yer aldığı,
Anayasa’nın belirlediği resmi dil dışında başka bir dilin resmi dil olmasına yönelik propagandasının yapıldığı,”

Alt metinde neler var acaba? Bazı Kürt sinemacıların herhalde bu alt metni hissettiklerini son dönemde ortaya çıkan filmlerden anlıyorum; filmde Kürtçe olsun ama gündelik konuşma dili olarak kalsın. Kürtçe olsun ama Türkçe daha fazla olsun. Filmin adı Kürtçe de olsa, jenerik aman ha Türkçe olsun. Kürtlerin haklarından bahset ama ileri gitme! gibi yazılı olmayan bir şeyler var bu işin içinde.

Bir diğeri, ipliği pazara çıkmış, kaçakçılık, uyuşturucu ticareti ve tecavüz davalarında cezalar almış olan köy korucularını küçük düşürdüğümüzü iddia etmeleri…

“Kamu görevlilerinin (korucuların) görevlerini ifa ederken gösterildiği sahnelerin, bu görevlerin izleyicilerde (özellikle çocuklar ve gençler) değersiz olarak algılanmasına sebebiyet verecek şekilde kurgulandığı,”

Dahası var, “terör örgütü sempatizanlarını mağdur göstermek”, ki burada açıkça ana dilleriyle tiyatro yapan Kürt tiyatrocular kastediliyor. Bunu bakanlık avukatlarının savunmasındaki şu ayrıntıdan anlıyoruz;

“Bahse konu filme ilişkin yukarıda zikredilen mevzuat hükümleri kapsamında Alt Kurul tarafından kamu düzenine aykırı provokasyonların bulunması ve terör örgütünün sempatizanlarının mağdur gösterilmesi nedeniyle filmin Değerlendirme ve Sınıflandırma Kuruluna sevk edilmiş, akabinde Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu tarafından yapılan değerlendirme sonucunda kamu düzeni, küçüklerin ve gençlerin ruh sağlığının korunması ve Anayasa’da öngörülen diğer ilkeler doğrultusunda ticari dolaşıma ve gösterime sunulmasının uygun olmadığı gerekçesiyle ticari dolaşıma ve gösterime sunulmasının uygun olmadığı hususunda alınan karar alınmıştır.” (Koyu harflerle yazılmış bölümler orijinal belgede göründüğü gibidir.)

Neyse ki, dosya bilirkişi heyetine gittiğinde bilirkişi heyetinin ve ardından yerel mahkemenin “sanatsal ifade özgürlüğüne” yaptığı vurgu var elimizde. Şu şekilde;

“Sanatın temel niteliği, düşünsel ve duygusal ifadenin özgürce ortaya konabilmesidir… Rojbash filminde -yoğun olmamakla birlikte- toplumsal hassasiyetleri gözetmeyen sahne ve diyalogların bulunması belirli kesimlerde kırılganlık veya tepkilere yol açabilir. Ancak sanat alanında yasaklayıcı bir yaklaşım, düşünsel çeşitliliği ve eleştirel kamusal kültürü sınırlama riski taşır.”

Ankara 3. İdare Mahkemesi de esasen bilirkişi raporuna dayandırdığı kararında şu vurguları yaparak ifade özgürlüğünü hatırlatmış ve filmi özgür bırakmıştı: 

“…filmin çeşitli sahnelerinde geçen ifadelerin toplumda ayrışma oluşturacak isnat ve yargılar içerdiği görülmekte ise de, demokratik toplumlarda, ifade özgürlüğü ile toplumsal sorumluluk arasındaki dengeyi korumaya önem verildiği, bu kapsamda hem sanatın ifade özgürlüğünü hem de toplumun hassasiyetlerini gözetecek çözüm yollarının bulunmasının gerekli olduğu, yasaklama yerine sınıflandırma yapılarak belli tedbirlerin uygulanmasının ifade özgürlüğü ile bu özgürlüğe yapılan müdahale arasında denge kurma ve demokratik toplum gereklerine uygun olacağı; öte yandan, filmde genç izleyiciler açısından travmatik etki yaratabilecek yoğunlukta şiddet veya aşırı korku uyandırıcı sahneler bulunmadığı, filmdeki içeriklerin çocuk ve ergen ruh sağlığı üzerinde kalıcı bir olumsuz etki oluşturma riski düşük olduğunun bilirkişilerce hazırlanan rapor ile ortaya konulduğu görüldüğünden, dava konusu, Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu’nun Rojbash isimli film hakkındaki ‘ticari dolaşıma ve gösterime sunulmasının uygun bulunmadığına ilişkin dava konusu işlemde’ hukuka uygunluk bulunmadığı sonuç ve kanaatine varılmaktadır.”

Ama buna karşılık bakanlığın başvurduğu istinaf mahkemesinin, hem bilirkişi tarafından hem de yerel mahkemece altı çizilen “sanatsal ifade özgürlüğü” yerine, “… -yoğun olmamakla birlikte- toplumsal hassasiyetleri gözetmeyen sahne ve diyalogların bulunması”na tutunarak yasağı geri getirmesi de bizi başladığımız noktaya geri getiriyor.

Rojbash

Sanırım bu filmi sinema yazarlarından çok hâkimler, avukatlar ve bilirkişi heyetleri izledi ve eleştiri nitelikli yazılardan daha fazlası dava dosyalarında yazıldı!

Sinema yazarları eleştiri yazmadıkları için bilirkişiler ve dava heyetleri bu görevi de üstlendiler ve dosyaların içine şöyle estetik (!) değerlendirmeler bile girdi. Şunlar bilirkişi raporundan: 

Rojbash filmi değerlendirildiğinde, estetik ve akademik açıdan belirli eksiklikler taşıdığı, anlatım, kurgu, düşünsel derinlik ve içerik düzeyinde tutarlılık sorunları bulunduğu gözlemlenmiştir. …bir filmin estetik ve entelektüel olarak ‘yetersiz’ bulunması tek başına gösterimin engellenmesi için yeterli gerekçe oluşturmamaktadır.” 

Mahkeme sana filmin estetiğini mi sordu? Yasak estetik sebeplerle mi geldi? Tabii ki hayır, ama nedense bilirkişi böyle bir belirleme yapmak istemiş. Sanırım bu kavram yıllar önce Anayasa Mahkemesinin Adressiz Sorgular kararında kullanıldığı için bilirkişi de bunu kullanmak istemiş. Anayasa Mahkemesi söz konusu film için,
“Bu eserler aracılığıyla anlatılan düşünceler, eserin kalitesinden bağımsız olarak Anayasa’nın güvencelerinden yararlanır. Bu noktada yapılacak anayasal denetim, esere ilişkin estetik değerlendirmelerden bağımsız olacaktır.” şeklinde yazmıştı kararını.

Anayasa Mahkemesinin 2007’de yasaklanan Adressiz Sorgular filmi ile ilgili 2019 yılındaki emsal nitelikli kararı, eninde sonunda bizim filmimiz için de verilecek son kararı gösteriyor. Anayasa Mahkemesi bu kararında net olarak, ilgili filmin sınıflandırma yapılmayarak yasaklanmasını “ön sansür” olarak değerlendirdiği gibi, ifade özgürlüğünün ihlaline de oy çokluğuyla karar vermişti.

Bunu bilmesine rağmen, bakanlık ve mahkemeler neden yasakta ısrar ediyor peki? Bunun tek bir cevabı var: fiilen filmin dolaşımını durdurmak. Zira Anayasa Mahkemesine giden dosyaların sonuçlanması yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi yıllara yayılıyor. Yani temyiz de yasağı onaylarsa yıllara yayılacak bir Anayasa Mahkemesi süreci bizi bekliyor olabilir. Oradan da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne uzanma ihtimalini ise düşünemiyorum bile.

Maddi olarak yaşadığım kayıpların ötesinde yaşadığım bu manevi yıkımı bir mahkeme heyetinin anlamasını beklemem herhalde saflık olarak görülebilir, ama başından beri filmin uğradığı haksızlığın yasalar yoluyla giderilmesine inandığım için hakkımızı mahkemeler yoluyla aramayı doğru buldum.
Haklarımın ve sorumluluklarımın farkında olarak yaptığım bu filmin yasaklanmayı hak etmediğini her zaman bildim ve buna inandım.
Bir film yaptım ve bu filmin içinde hayat bulan duygu ve düşüncelerin sadece seyirciyle kurduğu ilişki içerisinde sorgulanması gerekirken mahkeme salonlarına taşınması ve bilirkişi heyetlerine, mahkeme heyetlerine izletilmesi, bütün bunlar, bir tür iğdiş edilme hâline dönüştü.

Ama filmimdeki düşünceler, mevcutta “hizaya getirilmiş” toplumsal ruha ve genel geçer davranışa aykırı bulunsa da, onların yasaların içinde kaldığından emin oldum hep. 

Bilirkişi heyetinin de belirttiği gibi, filmde dile getirilen şeyler sizi hoşnut etmeyebilir veya çok sert bir üslupla dile getirilebilir, hattâ estetik olarak “yetersiz” de olabilir! Böyle olması o eserin yasaklanmasını gerektirmez. Zaten sanat tam olarak oralarda bir yerde bunu yapar; rahatsız edici de olsa, düşünce ve duyguları insandan insana taşır.
Ama hoşunuza gitmeyen şeyler dile getirildi diye bir filmi yasaklamak sizi başka bir yere taşır! Anayasanın dışına!


*Bu dönemi anlamak için şu iki yazıya bakabilirsiniz:

Diyarbakır’da sanat mekânsız kaldı / Özkan Küçük, 2017, Sansüre ve Otosansüre Karşı Platform
Diyarbakır’ın Seyir Tarihi / Övgü Gökçe, 2019, Altyazı Fasikül: Özgür Sinema

** Tüm ilgili mevzuat burada: https://filmsiniflandirma.ktb.gov.tr/page/mevzuat-ve-yonetmelik