Şu An Okunan
Şenay Aydemir: “İktidar Yapısı Çok Pragmatist”

Şenay Aydemir: “İktidar Yapısı Çok Pragmatist”

Gazeteci ve sinema yazarı Şenay Aydemir son kitabı ‘AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat’ta AKP’nin kültür sanat politikalarını, 2000’lerin başından günümüze bu alanda yaşananlar üzerinden ayrıntılı olarak inceliyor. Kitabın odağındaki meselelere dair sorularımızı yanıtlayan Aydemir, “kültürel iktidar” tartışmalarını Gezi Direnişi, rejim değişikliği, 19 Mart Darbesi gibi kritik dönemeçler ışığında değerlendiriyor.

Söyleşi: Berke Göl

Şenay Aydemir Türkiye’nin kültür sanat ortamını uzun yıllardır yakından takip eden bir gazeteci. Aralık ayında çıkan kitabı ‘AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat’ta Türkiye’nin kültür sanat ortamının 2000’lerin başından günümüze kapsamlı bir portresini çıkaran Aydemir sinema, tiyatro, müzik, yayıncılık gibi farklı alanlarda yaşanan gelişmeleri tarihsel ve siyasal bir perspektife yerleştirerek inceliyor. AKP’nin bu alanları dizayn etme çabasını ve “kültürel iktidarı ele geçirme” girişimlerini hem tekil örneklere odaklanarak hem de yasalar, yasaklar, demeçler ve söylem savaşları üzerinden değerlendiren yazar, yirmi yılı aşkın bir döneme dair tarihe not düşen çalışması üzerine sorularımızı yanıtladı.

Kültür-sanat alanına odaklanan bir gazeteci ve film eleştirmeni olarak kültürel iktidar, sinema sektörünün iniş çıkışları, sansür ve otosansür meselesi gibi konuları yıllardır düzenli takip ediyorsun. Bu konulardaki birikimini bir kitaba dönüştürme fikri nasıl çıktı ortaya? Halihazırdaki yazılarını, çalışmalarını nasıl değerlendirdin, sıfırdan araştırıp yazdığın konular oldu mu?

Aslında bu alanda ne kadar büyük bir boşluk olduğunu fark etmem, geçmişte yazdıklarıma dönüp bakmamla oldu. Senin de dediğin gibi bu alanlara dair hep yazıyordum ama onlar daha ziyade güncel gelişmelere odaklanan anlık gazete yazılarıydı. Sonra bir gün Hakan’ın (Güngör) ısrarıyla dönüp o yazılara bakmaya başlayınca aslında bu alanda hem bir boşluk hem de anlatılacak büyük bir hikâye olduğunu fark ettim. Bir sürü şeyi unutmuşum ben de. Geriye doğru döndükçe “Aaa, evet, böyle bir şey olmuştu” diye hatırlamaya başladım. Benim belli dönemlerde belli mevzulara dair yazdığım yazılar aslında Hansel ile Gretel’in ekmek kırıntıları gibi bana takip etmem gereken yolu gösterdi sadece.

Dokunmadan koyduğum dört-beş yazı var, onları kitabın en son bölümüne aldım. Tekil örneklerden yola çıkarak bir temaya odaklanan birkaç yazıyı ise daha geniş bir zaman aralığını kapsayacak şekilde genişlettim. Yazıların çoğu sıfırdan kaleme alındı. Mesela Erdoğan’ın sanatçılarla şahsi hukuku parça parça bildiğimiz bir konu tabii ama ayrıntılarına girdikçe beni en çok heyecanlandıran bölüm oldu. Sermayenin özellikle güncel sanata, resme, plastik sanatlara yönelmesini az çok biliyoruz ama o hikâyeye çok detaylı bakma fırsatım olmamıştı. Parça parça bildiğim bu meseleleri bir bağlama oturtunca aslında şu çıktı ortaya: Nasıl siyasal alanda, ekonomik alanda bir program çerçevesinde yürütülmüşse her şey, özellikle 2010-11’den sonra, burada da siyasal ve ekonomik bir programın çerçevesinde örülmeye çalışılıyor.

Yıkılıp yeniden yapılan Atatürk Kültür Merkezi, yeni rejimin inşa etmeye çalıştığı yeni sanatın “mabedi” olma iddiasıyla 2021 yılında Beyoğlu Kültür Yolu Festivali’yle açıldı.

Bunların bir kitap olacak noktaya geldiğine nasıl karar verdin? İçinden geçtiğimiz dönemin nasıl bir kritikliği var sence?

O biraz diyalektik bir şey galiba; bazı şeylerin belirli bir olgunluğa ulaşmış olmasıyla ilgili. 2017’de anayasaya değişikliği referandumu, Erdoğan’ın 2023 itibariyle birinci dönemini tamamlaması, ikinci dönemindeki hamleleri, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denen sistemin işleyişini görmeye başlamamız… Birkaç yıl öncesine kadar görme olanağımız olmayan pek çok şeyi bugün çok daha net görüyoruz. Artık o anlamda da söz söyleyebileceğimiz bir aralıktayız. Kısacası bu zamanlama planladığım bir şey değildi, alana baktıkça kendiliğinden ortaya çıktı. Eski yazılarla oynadıkça, “şurada ne olmuştu” diye bakıp araştırdıkça ne kadar çok şey yaşandığını fark ettim. Bazen de bir yazıdaki ayrıntı başka bir yazıyı tetikledi, içinden kaybolduğum ayrıntılardan bazıları kendini ayırdı, başka bir yazıya dönüştü. Ben de çalıştıkça mevzuların aslında ne kadar derin ve karmaşık olduğunu fark ettim. Bir de şu var ki, son dönemde her şey biraz daha hızlandı: Ayşe Barım meselesi, dizi sektörüne müdahale, popüler alana bu kadar doğrudan müdahaleye başlanmış olması… Bunlar da tetikleyici oldu.

Kitap boyunca farklı başlıklar altında yakın tarihin belirli kırılma anları tekrar tekrar karşımıza çıkıyor: 2010 Referandumu, Gezi Direnişi, darbe girişimi, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş, pandemi, 19 Mart Darbesi… İktidarın kültür politikaları açısından bunların en kritik olanları hangileri sence?

Gezi ve rejim değişikliği en görünür kırılmalar aslına bakılırsa. 2010-11’lerde oy oranında yüzde elliyi görünce AKP kadroları biraz daha cesaretle konuşmaya başlıyorlar ama Gezi popüler alanda, popüler kültürde hiçbir etkilerinin olmadığını çok ciddi bir şekilde gösteriyor. Bu alana dair bir şeyler yapmaları gerektiğine dair bir kanı oluşturuyor. Kültür sanat alanını hem düzenlemek hem de buradan birilerini devşirmek, orada bir habitat oluşturmak çabası başlıyor. Gezi’den 2017’ye, rejim değişikliği referandumuna kadar olan dönem aynı zamanda siyasal çalkantılarla da devam eden bir dönem malum: Haziran 2015’te AKP’nin iktidardan düşmesi, Haziran-Kasım ayları arasındaki o şiddet sarmalı, sonra 2016’da darbe girişimi derken, kültürel iktidar konusunda ancak günlük gelişmelerle, özel durumlarla ilgileniyorlar. 2017’den sonra çok daha planlı bir yapılanma görüyoruz. 2017’de SETA (Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı) raporunun yayın dünyasına dair açıkça bir çerçeve çizmesi ve oraya müdahaleyi talep etmesi, Erdoğan’ın 2018’de cumhurbaşkanı seçildikten sonra imza attığı ilk kararnamenin bir sanat kurulu kurulmaya yönelik olması, Kültür Şûrası toplama girişimleri, TRT’nin ideolojik bir aygıt olarak yeniden ele alınması, dizi sektörünü dizayn etmeye dair hamleler… Sadece bu alandaki üreticilerin, yani sanatçıların değil, ekonomik aktörlerin de işin içine girdiği, piyasanın düzenlenmeye çalışıldığı, sansür kıskacının daha net bir şekilde işletildiği, paranın kontrolünün daha sıkı tutulmaya çalışıldığı bir döneme giriliyor rejim değişikliğiyle birlikte. Sinema Destekleme Kurulu’nun yapısı değiştiriliyor mesela. Sonra, yayınevlerine destek veriyorlar ama bunun kime verildiğini açıklamıyorlar. Tiyatro desteklerini sürekli tartışılır kılıyorlar, onu veren kurulun yapısını da sürekli kendi lehlerine değiştiriyorlar. Yani hem kamu fonlarındaki kaynakları kontrol etme, oranın yarı özerk yapısını bozma hamleleri, hem de bu alanın büyük oyuncularıyla, yani dizi sektörüyle, yayıncılık sektörüyle ilgili bazı taşları yerinden oynatma hamleleri geliyor.

AKP iktidarının kültür sanat alanını tahakküm altına alma çabasından bahsederken pek çok sembolik olaya da değiniyorsun: Sarayda verilen iftarlar, cumhurbaşkanlığı davetleri, Erdoğan’ın ve yakın çevresinin çıkışları, popüler simalarla yan yana durarak toplumun geneline nüfuz etme çabası, popcorn krizi ve beraberinde getirdiği yasal düzenlemeler… AKP’nin baskı, ekonomik olarak yıkma, yıldırma gibi taktikleri ile kültür sanat alanındaki aktörleri kapsama, kendi alanına davet etme adımları arasında nasıl bir gidiş geliş var sana göre? Ne zaman sertleşiyor, ne zaman yumuşuyor?

İktidar siyasal olarak sıkışma anlarında çok sertleşebiliyor, mesela Kürt meselesinde çözümden uzaklaştıkça daha sert bir üslup kullanmaya başlıyor. Son on yıldır LGBTİ+ bireylere yönelik gittikçe artan ve doğrudan bir saldırı var, bu bireyler yeni rejimin “iç düşman” ihtiyacının merkezine oturtulmak isteniyor. 2018’de cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş ve pandemiyle birlikte “havuç” ve “sopa” birlikte ilerlemeye başlıyor bence. Bir taraftan TRT 2 yeniden açılıyor, tabii yayına başlıyor, Kültür Yolu düzenleniyor, AKM açılıyor ve böylece bir zemin yaratılıyor. Bir altyapı, bir zemin hazırlanıyor ve o zemine girip o koşullarda üretenlere havuç ikram ediliyor. Onun dışında kalanlar da biraz sopayla hizaya getirilmeyi çalışılıyor.

Bugün yaşananlar normalleştirilirse on yıl sonra bambaşka bir şeyden bahsediyor olabiliriz –ki dünyanın gidişatı da böylesi bir durum için fazlasıyla müsait.

Kültür Yolu oldukça kapsayıcı bir şey aslında. Bir sürü sanatçıyı bir araya getiriyor –ki bunların hepsi de iktidar yanlısı değil. Keza bugün tabii’ye, TRT 2’ye işler üreten insanlar da öyle. Ama bu zemini yaratarak “burada iş yapabilirsiniz, burada para kazanabilirsiniz” denildiğinde, iktidar orada bir meşruiyet de üretmeye başlıyor kendisi açısından. Burada asıl tehlikenin bir kuşak sonrasında ortaya çıkacağını söyleyebiliriz. Yani bu düzen böyle giderse bundan on yıl sonraki üreticiler bugünküler gibi düşünmeyebilirler. Bambaşka bir zeminde üretiyor olacaklar. Dolayısıyla eğer piyasa koşullarında çalışacaklarsa, içine doğdukları piyasayı kabul edip öyle devam edecekler, onu normal görecekler. Şimdiki direnç biraz normalin bu olmadığını düşünen ve bundan öncesini de bir nebze görmüş olanların direnci aslına bakılırsa. Ama bugün yaşananlar normalleştirilirse on yıl sonra bambaşka bir şeyden bahsediyor olabiliriz –ki dünyanın gidişatı da böylesi bir durum için fazlasıyla müsait.

Kitapta bahsettiğin kavramlardan birinin altını çizmek istiyorum: “sansürün sivilleşmesi”. Özellikle de sinema ve dizi sektörleri için geçerli olan bu kavramdan biraz bahsedebilir misin? Şu anda neredeyse sansüre gerek kalmadı. Çünkü aslında herkesin kendini sansürlediği, devletin müdahalesine eski şekliyle gerek kalmayan bir durum söz konusu.

Türkiye’de sansür, Osmanlı’dan devirle Cumhuriyet’in erken dönemlerinde de hep vardı fakat sansür resmî bir yaptırımdı; yargının, kolluğun uyguladığı bir şeydi. Bir filmin gösterimine kolluk kuvvetleri gelirdi, engellerdi mesela. Ya da yargı yasaklardı. Ya da resmî bir kurum olurdu. Sansür Kurulu da gene resmî bir organdı kaldırılana kadar. Bugün bile mesela Kazım Öz’ün filmine Eser İşletme Belgesi vermemek bir sansürdür ve bunu yapan da resmî bir kurumdur yine. Ama dijital platformlar artık pek çok projeyi riskli buluyorlar. Bazı festivaller bazı filmleri “sıkıntılı” buluyorlar. Normalde festivallerin misyonu göstermeye cesaret etmektir, bir festivalden beklenen “özgürlük alanını bir adım öne taşıyalım, kavga orada çıksın” demeleridir. Festivallerden, sinema salonlarından, yayınevlerinden beklediğimiz budur. Ama bugün yaşanan, yaratılmış bir şeyi, kamuoyuyla, sanatseverle, seyirciyle, okurla buluşturacak platformların, sivil inisiyatiflerin bundan imtina etmesi. Bu son on, on beş yılda çok normalleşti ve anlayışla da karşılanıyor artık. Bir festival bir Kürt filmini ya da bir LGBTİ+ hikâyesini almıyor ve bu normalleşiyor. Kamuoyu da “ne yapsınlar, festivali mi yasaklatsınlar” diyerek bunu normalleştiriyor. “Sansürün sivilleşmesi” derken kastettiğim şey biraz bu. Otoriteyle, devletle, kollukla, yargıyla yüzleşemeden sivil bir sansür uygulanıyor.

Emek Sineması’nın yıkımına karşı protestolardan, 2013

Bu konuda sinema açısından dönüm noktalarından biri de 2014 yılında düzenlenen Altın Portakal’dı.

Evet, Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek…’ten (2014) başlıyor. O yıl festival yönetimi “aman başımız ağrımasın” diyerek belgeseli engellemeye kalktı. Üstelik kendilerini yargı yerine koyarak. Öte yandan, hepimizin bildiği bir sürü sır da söz konusu; yani basına yansıtılmayan ama herkesin bildiği engellemeler, sansürler… Bazı filmlerin sanatsal olarak hak ettikleri hâlde bazı festivallere girememeleri, sektörde bunu herkesin konuşması, neden alınmadığının bilinmesi, içerikten dolayı “festivali riske atmayalım” diye bakılması… Bu tehlikeli bir şey benim açımdan. Bu, yayınevlerinin yayımlamadığı kimi iyi kitap dosyalarında da oluyordur belki, bilemiyorum ama özellikle sinemada ve dijital platformlarda çok gözlemlediğim bir şey. Nihayetinde izlemek için para verdiğimiz bir şey sansürlü sunuluyor ya da bazı şeyler bizden kaçırılıyor. Bunu yapmaya da devam edecekler gibi görünüyor. Hâl böyle olunca yaratıcıların otosansür uygulamaları da normalleşiyor. Bu tema olursa bakanlık desteklemez, şuraya girersem festivaller kabul etmez, şu sahneyi koyarsam 18+ alırım, şöyle yazarsam kitabım poşet içine girer, böyle söylersem hakkımda dava açılır… Bu kadar çok kırmızı çizgi yalnızca yaratıcılık alanını daraltmıyor, aynı zamanda düşünce alanını da küçültüyor. Bu da özellikle genç kuşağın kendini çok dar bir yaratım alanı içinde bulmasına neden oluyor.

Yayıncılık alanı da aslında senin çok yakından takip ettiğin bir alan, meslek gereği. Oraya biraz daha mı az girdin?

Kitapta yayıncılık alanıyla ilgili kapsamlı bir bölüm var: ‘Yayın Dünyasında Sansürün Üç Yüzü’. Orada daha ekonomik bakmak istedim açıkçası yayıncılık alanına. Araştırırken, raporlara bakarken yayın dünyasının öncelikli problemi olarak –özellikle pandemiye kadar– dağıtımın tekelleşmesi, kitabevlerinin tekelleşmesi, büyük yayınevlerinin merkezîleşmesi ve küçük yayınevlerine çok şans tanımaması öne çıktı. Bir de 2017’de SETA’nın raporunda “bu alan seküler-Batıcı-Kemalistlerin elinde, bizim buraya doğrudan müdahale etmemiz gerekir” gibi bir talep var. Yayıncılık ekonomisinin yeniden düzenlenmesi gerektiği düşüncesi var orada. Ondan hemen sonra da düzenlemeler geliyor. D&R’ı Aydın Doğan’a sattırıyorlar, hemen Turkuvaz Grubu D&R’ı satın alıyor. FETÖ operasyonlarında çökülen en büyük dağıtım ağı da Turkuvaz Medya’nın eline geçiyor. Dolayısıyla yandaş medya üzerinden yayın dünyası yeniden inşa ediliyor, dağıtım ağları onlara bağlanıyor. Hemen ertesinde Vakıfbank ve Ketebe Yayınları gibi yeni kurumlar piyasaya giriyor. Ben de o yazıda bu alanın ekonomik düzenlemesine bakmaya çalıştım. Bir de sansürle ilgili bölümde kitap yasaklarını bir liste olarak verdim. Onun dışında içerik konusuna, otosansüre dair bir şey söylemek için çağdaş edebiyatı yakından takip etmek lazım. Vardır belki böyle araştırmalar ama ben daha çok o ekonomik düzenlemeye baktım. Her alan için temel başlıklarda kalmaya çalıştım. Bir tek sinemada bir katman daha aşağıya indim, o da zaten hâkim olduğum bir alan olduğu için. Aslında buradaki her başlık kendi başına araştırılmayı ve kitap olmayı hak ediyor. Benim derdim bir referans kitap ortaya çıkarmak, o çerçeveyi çizip bu alanları çalışanlara bir kaynak yaratmak, veriler sağlamaktı. Nihayetinde bu bir gazeteci kitabı.

Pandemiye dair de bir parantez açalım istiyorum. İktidar bu tür kriz ya da kırılma anlarını, ekonomik koşulları nasıl kendi ihtiyacına göre kullanacağını, nerede baskı yapacağını, nerede yumuşayacağını planlıyor hep. Pandemi de iktidarın fazlasıyla araçsallaştırdığı bir konu oldu. Hangi alanda neye müsaade edelim, neler kendiliğinden çözülsün ve dokunmayalım, bunları düşünüyorlar.

Çok pragmatist bir iktidar yapısı var karşımızda, iktidara geldiğinden beri öyle. 2018-2019’da bu alana dair yeniden yapılanma hamleleri varken, sanat kurulu kurulurken, iftarlar düzenlenirken, popüler simalarla pozlar verilirken, kültür sanat ödülleri daha gösterişli hâle getirilmeye çalışılırken pandeminin gelmesi ve bunun ekonomik krizle birleşmesi sonucunda bir sürü küçük tiyatro, bir sürü küçük galeri kapanmak durumunda kaldı. Küçük yayınevleri çok zorlandı. İktidar bu süreci nimet olarak görüp, bir tür tasfiye aracına dönüştürdü. Özellikle sanatını sahnede, kalabalıklar karşısında yapanlar, örneğin tiyatrocular, müzisyenler çok ciddi krizler yaşadılar. Ben bunun çok ideolojik bir tutum olduğunu düşünüyorum. Bu alanlar bilinçli olarak köreltildi, çölleştirildi. İnsanlar o kadar çaresiz duruma düşürüldüler ki bir noktada “bakın Kültür Yolu diye bir şey yapıyoruz, hadi gelin” denildiğinde böyle bir şeyin parçası olmaya mecbur kaldılar. Kültür Yolu’nda da kent suçu olan mekânları bilerek seçiyorlardı etkinlikler için. Mesela Diyarbakır’da “Toledo” olarak sundukları yeni Sur’da yapıyorlar, İstanbul’da çakma Emek’te, AKM’de, Hope Alkazar’da yapıyorlar. Dönüştürdükleri mekânları meşrulaştırmak için kullanıyorlar biraz.

Gökkuşağı Faşizmi

Geçtiğimiz günlerde tabii’de yayınlanan Gökkuşağı Faşizmi belgeseli, kitap boyunca tartıştıkların bağlamında nereye oturuyor sence?

Kitapta 2018 sonrasında TRT’nin yeniden yapılandırılmasının çok ideolojik bir şey olduğunu, TRT2’nin tekrar açılmasının, tabii’nin kurulmasının çok ideolojik olduğunu ayrıntılarıyla anlattım. Bu da onun devamı. tabii’nin bütün içerikleri Gökkuşağı Faşizmi ya da Osman Kavala’yla ilgili yaptıkları dizi gibi değil; iyi içerikler de var gerçekten. Bahsettiğim zemin tam da o işte. Yani “buyurun gelin, beraber bir şeyler yapalım” diyerek kurdukları zemin ister istemez böyle bir şeyin parçası hâline getiriyor sizi. Orada yalnızca “ideolojik” ürünler üretilmiyor, Netflix’teki gibi, diğer platformlardaki gibi içerikler de üretiliyor. Güzel, temiz yazılmış, temiz oynanmış içerikler üzerinden bir meşruiyet kuruluyor ve bunlar üzerinden propaganda yapılıyor.

Son aylarda gündemi meşgul eden bir diğer konu da kültür-sanat ve medya camialarına yönelik “uyuşturucu operasyonları”. Burada bir gündem değiştirme mi söz konusu, yoksa bunlar tam da süregiden gündemin devamı mı?

“Uyuşturucu operasyonu” adı altında yürütülen şey için ilk elden şunu söyleyebiliriz: Nihayetinde uyuşturucu kullanma yaşının ilkokula kadar indiği, okulların önünde simit bulmanın uyuşturucu bulmaktan daha zor olduğu bir dönemdeyiz. Ama iktidar bununla uğraşacağına dikkatleri ünlülere çekiyor. Bir de ben bu tip durumlarda hiçbir zaman tek bir şeyi murat etmediklerini düşünüyorum. “Pragmatist bir yapı var” dememin sebebi de bu. Bir şey olduğunda çeşitli alanlarda fayda sağlamaya çalışıyorlar. Ayşe Barım örneğinde de böyle oldu, ki kitapta buna da geniş yer ayırdım. Bir taraftan “bununla dizi sektörünü yeniden yapılandırabilir miyiz” diye bakıyorlar, öbür taraftan da oyuncuları itibarsızlaştırmaya, onları köşeye sıkıştırmaya ve popüler alanı yeniden tasarlamaya çalışıyorlar. Kamuoyunun bu konuyla meşgul edilmesinde biraz “cambaza bak” durumu da var tabii ki.

Ama net gördüğüm, bir makas değişikliği var: cumhurbaşkanlığı sisteminin revize edilmesi, Barış Süreci’nin hangi boyuta geldiği, ileri mi yoksa geri mi gideceği, ekonomideki dönüşümler, TMSF eliyle bazı sermaye gruplarının ortadan kaldırılıp yeni sermaye gruplarının yaratılması… Hepsi birbiriyle ilişkili. Çünkü en baştan beri sanatı hep araçsallaştıran bir yaklaşımı var AKP iktidarının ve Erdoğan’ın. Yoksa aslında sıradan vatandaş memleketin uyuşturucuyla imtihanını biliyor, dolayısıyla bugünkü haberlerin aslında bir perdeleme olduğunun farkında ama bilmek başka, evde çayını koyup bunu bir magazin konusu olarak izlemek başka. Net bir resim ortaya koymak imkânsız şu anda, herkes gördüğü yerden çiziyor. Ben de o parçaları birleştirmeye çalışıyorum kendimce. Ama şurası kesin, bu son derece siyasi bir operasyon.

Siyasi baskıların artarak sürdürdüğü, ekonomik krizin iyice derinleştiği, üstelik dünya konjonktürünün de çok daha çetrefil hâle geldiği bugünlerde, bu meselelerin tarihine genel olarak baktığında, yakın geleceğe dair öngörülerin var mı? Kültürel iktidar üzerindeki mücadeleyi etkileyecek faktörler önümüzdeki dönemde neler olacak sence?

Hem Türkiye’deki hem de dünyadaki sağcı, gerici, popülist, ırkçı, faşist eğilimi, bu fütursuz sermaye arsızlığını tersine döndürecek bir toplumsal hareket, politik bir fikir yaratamadığımız sürece işler iyi görünmüyor. Sadece bizde de değil, Almanya’da bir sonraki seçimde faşistlerin iktidara gelme ihtimali söz konusu, ABD hiç kimsenin öngöremediği bir hızla despot bir rejime dönüşüyor. Bunu tersine döndürme potansiyeli var ama siyaset üretmek gerekiyor. Türkiye ve kültür alanı özelinde düşünürsek, bu hikâyenin kırıldığı iki tane an var yakın dönemde: Biri Gezi’nin toplumu siyasallaştırması, demokratik talepler için sokağa çıkarması, biri de 19 Mart darbesinin ertesi. Her ikisinde de sadece siyasal etki kırılmıyor, iktidarın kültürel alana dair hamlelerinin etkisi de kırılıyor. Normalde “ekmek parası” diyerek ses çıkarmayan kimi popüler bazı simalar böyle anlarda cesaretlenebiliyor, boykot çağrısı yapabiliyor ve o noktada işinden olursa bunu o kadar dert etmiyor. Ekmek kapısını kaybetmek o politik momentte o kadar da büyük bir kayıp gibi görünmüyor. Ama hayat rutine döndüğünde, gündelik akışa mahkûm edildiğimiz anda iş tersine dönüyor. Gezi’de de benzer bir şey olmuştu; sadece sanatçı dediğimiz kişiler değil, popüler simalar da cesaretle orada bulunmuştu. 19 Mart’tan sonra da benzer bir toplumsal dinamik ortaya çıktı. Bunu tersine döndürecek şey siyasal güçle ilgili. Ben “sanatçı toplumun ilerisindedir” düşüncesine inanmıyorum. Dünya tarihinde tek tük örnekleri olabilir ama normali bu değildir. Çoğu zaman arkadan gelir hattâ. Bu alanın nasıl şekilleneceği, önümüzdeki dönemde siyasetin toplumu nasıl şekillendireceğiyle de ilgili. Demokratik, çoğulcu ve emek eksenli bir muhalefet iradesini kurabildiğimiz ve güçlendirebildiğimiz ölçüde sanat alanı da kendisini ifade edecek daha geniş bir zemin bulacaktır diye düşünüyorum.