Şu An Okunan
Kazım Kızıl: Acının Dönüşümü

Kazım Kızıl: Acının Dönüşümü

Kazım Kızıl, baskılara rağmen kamerasını elinden bırakmayanlardan. Ali İsmail Korkmaz’ın annesi Emel Korkmaz’ı anlatan yeni belgeseli Emel Anne ile Fasikül Gösterimleri’ne konuk olan Kızıl’la acının dönüşümü ve kameranın gücü üzerine bir sohbet.

Söyleşi: Berke Göl
Fotoğraf: Furkan Üstel

Kamera Sokak kolektifinin kurucuları arasında yer alan fotoğrafçı, belgeselci, video-aktivist Kazım Kızıl, 2013’ten bu yana çektiği uzunlu kısalı videolarla Türkiye’deki toplumsal hareketlerin nabzını tutuyor, kolluk kuvvetleri tarafından uygulanan şiddete tanıklık ediyor, hak mücadelelerinin hafızası oluyor. Elbette günümüz Türkiye’sinde bir bedeli olan zorlu bir uğraş bu: Nisan 2017’de İzmir’de, referandum sonuçlarının ve Yüksek Seçim Kurulu kararlarının protesto edildiği eylemde gözaltına alınan Kızıl, ardından yaklaşık iki buçuk ay tutuklu kaldı. Son olarak geçtiğimiz Kasım ayında, Giresun’un Eynesil ilçesinde Rabia Naz Vatan’ın şüpheli ölümüyle ilgili araştırma yaparken gazeteciler Canan Coşkun ve Tuğba Demir’le birlikte yine gözaltına alındı, bu kez adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. 

2014’te Soma’nın Yırca köyü halkının zeytinliklerini savunma mücadelesine odaklanan Ölmez Ağaç: Yırca Direnişi belgeseline, 2017’de ise tarlalarda çalışan çocukların hikâyesini anlatan Neredesin Arkadaşım?’a imza atan Kızıl, son olarak geçtiğimiz yıl Emel Anne’yle izleyici karşısına çıktı. Gezi Direnişi sırasında Eskişehir’de polis ve esnaf tarafından dövüldükten sonra 10 Temmuz 2013’te hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz’ın annesinin o günden bugüne yaptıklarını, hayata nasıl tutunduğunu, etrafına nasıl yaşama sevinci aşıladığını konu alan belgeselin Altyazı Sinema Derneği’ndeki gösteriminin ardından Kazım Kızıl, kalabalık bir izleyici grubuyla bir araya geldi, belgeselcilik deneyimlerini paylaştı.

Emel Anne, Ali İsmail Korkmaz’dan yola çıkan bir film ama Ali İsmail’in değil, annesi Emel Korkmaz’ın hikâyesini anlatıyor. Bu belgeseli yapma fikri nasıl ortaya çıktı?
İlk olarak ALİKEV’den Utku Kalı ulaştı bana. Emel Anne’nin Hatay’dan İstanbul’a gelip maratonda koşacağını ve bu süreci benim çekmemi istediklerini söyledi. Ben normalde “ısmarlama” şeyler çekmeyi sevmiyorum, daha doğaçlama gelişiyor süreç. Mesela Yırca’da bir yurttaş haberci olarak bulunuyordum. Sonrasında uzun süre oraya gidip geldim, ardından Yırca’daki direniş bir kazanımla sonuçlandı. “Keşke biri bu sürecin belgeselini çekse” dediğim noktada, yani oraya üçüncü gidişimden itibaren çekim yapmaya başladım ben. Doğaçlama gelişti yani her şey. Söz konusu Ali İsmail Korkmaz, Emel Korkmaz ve ALİKEV olunca ise baştan “tamam, çekerim” dedim. Ama bunu küçük bir hikâyeye dönüştürmek istedim. Emel Anne’yi ziyaret edeyim, birlikte vakit geçirelim, oradan beraber İstanbul’a gelelim, Emel Anne maratonda koşsun, birkaç röportaj yapalım, diye düşündüm. Ana konu kampanya ve maraton olacaktı. Kampanyayı duyuralım, Emel Anne’yi de koşu kapsamında anlatalım diyorduk.

Fakat Emel Korkmaz’ı tanıdıktan sonra işin rengi değişti. İstanbul Maratonu’nda 10 km. koşuyor, evet bu konu önemli ama esas önemli olan Emel Anne’nin kendisi, dedim. Onunla aynı ortamda bulunanların da hissetmiş olacağını tahmin ediyorum; kendisinin çok etkileyici bir “aurası” var, çok etkileyici bir kişi. Emel Korkmaz’la tanışmamın daha üçüncü gününde, kendi kendime “ben Emel Korkmaz’ın belgeselini çekmek istiyorum” dedim. Emel Anne birçok aktivitede çalışıyor: Vakıfla ilgileniyor, gönüllülerle çalışıyor, burs komisyonuna gidiyor, bir yandan da kendi evini çekip çeviriyor. Hatay’a gidip gelmeye başladım. Bir sene geçti, o süreç yetmedi. Tekrar maratona katıldı, beraber koştuk, tekrar çekimler yaptık. O da yetmedi, Hatay Barış Koşusu’na gittim. O da yetmedi, gönüllülerle buluşmasını çektim. Bir buçuk yıllık süreçte ara ara çekimler yaparak ilerledik. Daha devam etsem de ederdim çünkü Emel Anne yapmaya, üretmeye devam ediyor. Ama bir yerde durmak gerekiyordu. 2019 başında kurguya oturdum. İlk gösterim de 2 Haziran’da, Ali İsmail’in dövüldüğü tarihin yıl dönümünde Eskişehir’de oldu.

Sizi daha çok video-aktivist olarak tanıyoruz, az önce değindiğiniz gibi Ölmez Ağaç da bu şekilde çekilmiş bir film. Belirli bir karaktere odaklanan, daha planlı programlı bir belgesel yapmak ne açıdan farklıydı?
Aslında yine de tam olarak “planlı programlı” değildi. Ölmez Ağaç’ta bir olayı anlatıyorsun tabii, bir kronoloji var orada: Direniş nasıl başladı, insanlar nasıl ateş yakmaya ve zeytinlikleri savunmaya başladılar, ardından bir hukuki süreç, süregelen bir direniş ve bir kazanım var. Daha klasik bir yapısı vardı o filmin. Emel Anne’de ilk defa bir karakter anlatıyorum. Üstelik bu karakter neredeyse bir külliyat gibi. 53 dakikada gördüğünüz, bunun kendimce damıttığım hâli. Emel Anne’nin ALİKEV’de yaptıkları ayrı bir belgesel konusu. Hazırlanma aşamasıyla, antrenmanlarıyla, yaşadığı zorluklarla koşunun kendisi keza öyle, ayrı bir filmin konusu. Emel Anne’nin iç dünyası desek, o da ayrı bir belgesel konusu, hattâ birden fazla belgeselin konusu. Diğer belgeselden farklı olarak Emel Anne belirli bir karakteri anlatıyor ve bir kısmı da kronolojik olmayan bir şekilde. Ama doğaçlama kısmı hep aynı. Belirli bir plan program kapsamında gitmedim. Kameramı aldım ve Emel Anne’yi ziyaret gittim. Hattâ gittiğimde hastaydı biraz. Sonraki gün zeytin topladı, ben de biraz çekim yaptım, zeytin toplamaya yardım ettim. Yırca’da da zeytin toplamıştım, ben her belgesel zeytin topluyorum. (gülüşmeler

Emel Anne’yi Ölmez Ağaç’la birlikte düşününce, iki belgeselin ortak noktasının direniş teması olduğu görülüyor. Gazetecilik, video-aktivizm deneyimiyle belgeselleriniz arasında nasıl bir bağlantı kuruyorsunuz?
2005 yılında fotoğrafa başladığımda, daha önce gittiğim yerlere fotoğraf makinesiyle gitmeye başladım. Üniversite öğrencisi olarak, 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne, 21 Mart’ta Newroz’a, 6 Kasım YÖK protestolarına katılıyordum. Daha önce de katıldığım bu eylemlere kamerayla gitmeye başladım. İlk videomu Gezi Direnişi’nden önce Okmeydanı’nda çektim, hâlâ da Vimeo sayfamda ilk video olarak durur. Sonrasında polis peşime düştü sosyal medya üzerinden. Tehditler de aldım. Orada videonun gücünü fark ettim. O gün neden Okmeydanı’ndaydım? Polis şiddet uyguluyordu ve ben hem uygulanan şiddete dair bir kanıt oluşturmak hem de o tanıklığımı başkalarına aktarmak istiyordum. Bir yandan da şiddeti uygulayan kişiyi rahatsız ediyorsun, bu önemli bir şey, çektiğin malzeme havada kalmıyor. “Görüntüleri sil yoksa sana yapacağımızı biliriz” demişti o gün polis. Sonra ben avukata gösterdim o görüntüleri, “sen ne yapmışsın, burada kask numaraları görünüyor, onlar açısından sorun olabilir” dedi. 2013’ün Mayıs ayında kask numarasının görünmesi sorundu, bugünden bakınca komik görünüyor tabii, polisin artık öyle bir endişesi olmuyor genellikle.

Yırca’da da benzer bir süreç oldu. İlk on üç zeytin ağacı kesildiğinde ben İstanbul’daydım. Yanımda yalnızca bir cep telefonu ve powerbank’le gittim. İkinci gidişimde kamera vardı yanımda ama hâlâ video haber tarzında çalışıyordum, daha ziyade fotoğraf çekmeye başladım. Üçüncü gidişimde belgesel çekmeye başladım. Sonrasında da zaten gitmek istediğim yerlere kameramla gittim. Gördüklerim, duyduklarım bende kalmasın, çoğalsın diye videoyu o amaçla kullandım. Ama evet, hepsinin ortak temasının direniş olduğunu, daha doğrusu hepsinin hak odaklı olduğunu söyleyebiliriz.

Emel Korkmaz’ın, filmdeki diğer karakterlerin filmi izlediklerinde reaksiyonları nasıl oldu?
İzmir’deki gösterimde bir soru soruldu, Emel Anne “benim belgesel çekildiğinden haberim yoktu, Eskişehir’deki gösterimde öğrendim” dedi. Ben şaşırdım kaldım. O da haklı tabii, sonuçta biz baştan ekip hâlinde gidip de “biz böyle bir belgesel çekeceğiz” demedik. Tek bir kişi geliyor, bir yandan seninle zeytin topluyor, oturup akşam yemeği yiyor, arada kamerayı çıkarıp bir şeyler çekiyor, sonraki gün yine kahvaltıya geliyor. Emel Anne de kafasında tam oturtamıyor çekilenin ne olduğunu, kampanya için çekildiğini zannediyor. Işık, ses derken en azından üç kişi gerekir sonuçta bir belgesel çekimi için. 

Bir gün Şahap Baba’yla görüşecektik, ben eve hiç girmedim, dışarıda bekledim Şahap Baba’yı. Emel Anne ne kadar sıcak, içten olsa da bir duruşu olan, mesafesini koruyan bir insan. O mesafe, sende de verimli bir kaygı oluşturuyor. Ben bahçenin arka tarafında Şahap Baba’yı beklerken beni gördü, yemeğe çağırdı. Yemek yiyeceğimiz zaman ben kamerayı çıkardım, Emel Anne “yine mi o kamera, kürekle kıracağım şimdi onu” diye espri yaptı. Ben bunu Facebook’ta yazdım, Emel Anne beni arayıp “ben şaka yapmıştım” dedi.

Herhangi bir noktada bunun bir belgesel olacağı konusunda uzlaşmış mıydınız? Sonuçta belgesel çekerken karakterlerden izin almak da gerekebiliyor.
Ben meseleye profesyonelce yaklaşmadığım için “şöyle bir belgesel çekiyoruz, şurada yayınlayacağız, bu da benim önceki belgeselim” gibi şeyler söylemedim hiç. Emel Anne’ye bir şey de imzalatmadım. Gürkan’a ve Utku’ya söyledim ama Emel Anne’yle tekrar konuşmadık. Ben onun da haberi olduğunu zannediyordum. Onunla başka türlü bir ilişkimiz vardı. Önce “kameralı bir çocuk” oldum onun için, süreç ilerledikçe “sen de benim için bir Ali İsmail’sin” boyutuna geldi.

Eskişehir’deki ilk gösterimde benim bacaklarım titriyordu. Sahneye çıkıp teşekkür edecektim, çıktığımda çok heyecanlandım –ki normalde çok da heyecanlı biri değilimdir– özellikle de Emel Anne filmi orada ilk kez izlediği için. İlk gösterimden önce “belgeseli size göndereyim, belki maddi hatalar olur ya da çıkarılmasını istediğiniz bölümler olabilir” dediğimde Gürkan “hiç gerek yok, biz sana güveniyoruz, filmi Eskişehir’deki gösterimde izleyeceğiz” demişti. O yüzden de müthiş bir heyecan oldu bende. Ardımdan Emel Anne sahneye çıktı, beni o sakinleştirdi sağ olsun.

(Sohbet izleyicilerden gelen sorularla devam ediyor)

Reyan Tuvi: Bir acı üzerinden film yapmak zordur. Cesaret gerektirir. Tabii böyle güçlü bir karakter olunca, kendi acısını kendi dengeleyince size de bir rahatlık veriyor olabilir. Acı üzerinden film yapmak üzerine bir belgeselci olarak neler söylemek istersiniz?
Çok zordu tabii ki. Emel Anne’ye soracağım soruları hazırlarken ne kadar ileri gidebiliriz, o travmayı tekrar yaşatmamak için sınırı nerede çizmemiz gerekir, bunları sorguluyordum. Biraz düşündükten sonra, bir belgeselci olarak her şeyi sormam gerektiğine karar verdim. Yine de içten içe çekiniyordum. Sonra kendi kendime, “bir belgeselci olarak ben ne söylersem, ne sorarsam onun acısını arttırmış olurum?” diye sordum. Hiç! Belki de belgeseli veya sinemayı fazla önemsiyoruz. Hiçbir soru onun acısını arttırmaz. Emel Anne de bu şekilde cevapladı benim sorumu. Emel Korkmaz’ın farkı bu noktada ortaya çıkıyor. Senin tıkandığın noktada o senin yolunu açıyor. 2 Haziran oğlunun dövüldüğü tarih ama onun yıl dönümünde, bacakları titreyen bir belgeselciyi rahatlatmak için sahneye çıkıyor. Zor, ama hiçbir şey onun yaşadıklarından zor olamaz, o yüzden bu kaygıyı bir kenara bırakıp “bu karakteri nasıl daha iyi anlatabilirim” sorusuna odaklanabiliyorsun.

Reyan Tuvi: Diğer annelerin hikâyesini anlatmayı düşündünüz mü?
Bütün annelerin hikâyelerini anlatmak zaten mümkün değil, bir filmde Emel Anne’nin bile bazı yönlerini anlatabiliyorsun. Gülsüm Anne’yle (Elvan) ilgili benden böyle bir şey isteseler onu da yapabilirdim belki, Ahmet Atakan’ın annesi de olabilirdi. Ama Emel Anne bir imge. Metafor değil gerçek, ama bir yandan da birçok başka kişiyi imleyen biri. Onu başka birinden üstün gördüğüm için söylemiyorum tabii ki, herkesin farklı bir yas tutma biçimi vardır. Emel Anne’nin Soma’da ya da Cizre’de oğlunu kaybeden birinden o anlamda farklı olduğunu da düşünmüyorum, o acı temelde aynı acı.

Senem Aytaç: Emel Anne belgeselinin parmakla sayılacak kadar az gösterimi oldu bugüne kadar. Siz filmi festivallere gönderdiniz mi ya da filmi sizden talep edenler oldu mu? 
Bursa’da, İstanbul’da, İzmir’de, Hatay’da, Eskişehir’de vb. gösterildi film. Birkaç yerde daha gösterilecek. Ama çalışma disiplini olarak festivalleri takip etmek konusunda bir eksiğim var sanırım. Prensip olarak, filmi göstermek isteyen kimseyi reddetmemeye çalışıyorum. Sonuçta konuyu az çok biliyorlardır. İşçi Filmleri Festivali, Documentarist gibi daha önceki belgesellerimi gösteren festivaller “yeni bir film var mı?” diye sorduklarında onlara da gönderiyorum. Londra’daki gösterim, oradaki bir kitabevi sahibinin talebiyle oldu. İtalya’daki gösterim beş gün süren etkinlikler kapsamında oldu. Hamburg’daki de bir festivaldi, onlar da kendileri istediler. Daha çok böyle ilerliyor. Takip edebilsem daha çok gösterim yapma fırsatımız olabilir ama çok da önemsemiyorum, yapıldıktan bir sene sonra Vimeo’da yayınlıyorum zaten filmlerimi. Bugüne kadar çektiğim onlarca video, Vimeo kanalımdan izlenebiliyor şu anda. 

İzleyici: Yapımdan ve çekimden gösterim sürecine tüm aşamalarda tek başınıza hareket etmek yorucu olmuyor mu sizin için?
Oluyor tabii ki. Bazen bir arkadaş ikinci kamera için çekimlere geliyor ya da bir sesçi geliyor. Ama sonuçta ben bu işi ticari bir iş olarak yapmıyorum; arkadaşlar dayanışma duygusuyla, gönüllülük esasıyla geliyorlar. O zaman da gönüllülük ile keyfiyet karışabiliyor. Benden de kaynaklanıyor bu durum, bir anda karar verip çekime gidebiliyorum. Sadece belgesellerimde de değil, yaptığım onlarca video haber, video röportaj da var. Gazetede mülteci bir şairle ilgili bir haber görüyorum, şiiri çok seviyorum, gidip bu adamla konuşayım diyorum. Normalde de yapacağım şeyi kamerayla yapmış oluyorum. Böyle olunca da planlı programlı çalışamıyorsun tabii. İşi gücü olan insanlara da sürekli “hadi gel çekime gidiyoruz” diyemezsin. Biraz mecburiyetten tek tabancayım yani. Bir yandan hoşuma da gidiyor bu durum ama Emel Anne gibi orta metraj bir belgeselde yoruyor tabii ki. Ben yine aynı motivasyonla hareket ediyorum: Çıkıp gidiyorum, konuşabildiğim kadar konuşuyorum, çekebildiğim kadar çekiyorum, o sırada ana izlek de belli olmuş oluyor. Emel Anne’de bu, acının dönüşümüydü mesela. Ama bunu Emel Anne’yi tanımadan belirleyemezdim tabii.

İzleyici: Türkiye maalesef trajedi konusunda bereketli bir yer, bu film de sanırım bunun bir ürünü. Kötü hissettiğiniz zamanlarda siz kendinizi nasıl teselli ediyorsunuz? “Bu normal bir iş, benim bunun yapmam lazım” mı diyorsunuz?
O kadar profesyonel değilim. “Gideyim, çekeyim ve sonraki projeye odaklanayım” diye düşünmüyorum, tabii ki etkileniyorum o süreçten. Bir haberi okurken bile etkileniyoruz, üniversitede okuyan bir genç kadının intihar etmesi ya da istismar haberleri etkiliyor tabii ki. Olayın kendisine değil, arta kalanlarına tanık olmak bile çok etkileyebiliyor. “Bu durumla yaşamayı öğreniyorsun” gibi bir şey söylemeyeceğim. Çok sağlıklı olduğumuzu da sanmıyorum. Toplum olarak hastayız ama hasta olduğumuzu çok bilmiyoruz bence. Her şeyin bize olağan gelmesi bir hastalık belirtisi. Şaşırmamak bir hastalık belirtisi, “yaşıyoruz işte” demek de. İçimizdeki göz ne kadar disipliner, ne kadar denetleyici, ne kadar yapıcı; bunu belirleyen de kendimiziz.

Fırat Yücel: Susma24 sinemada otosansürün giderek arttığını gösteren bir rapor yayınladı. Tüm sinemacılar öyle ya da böyle otosansür uygulamak zorunda kalıyor. Bu projede bakanlıktan destek almış olsanız siz de otosansür uygulamak zorunda kalır mıydınız? 
Hangi bakanlık? (gülüşmeler) İçişleri Bakanlığı’ndan destek alabilirim. Bana koruma verirlerse ya da gözaltına alınmama garantisi verirlerse… Ama Kültür Bakanlığı’na tabii ki başvurmam bile. Sadece devlet değil, bana herhangi bir şekilde sansürün zerresini uygulatacak bir ilişki çeşidinde yer almam. Bağımsız kalmaya çalışmak o yüzden. Belki sesi kötü olur filmin, belki renk düzeltme yapamam ama yine de kendi imkânlarımla çekerim.

Otosansür her zaman var, onu itiraf edeyim. Ama bunun her yerde olduğunu düşünüyorum; yurttaş haberciler, belgeselciler, gazeteciler ya da sosyal medya fenomenleri dışında, Facebook’u “fotoğraf paylaşayım, arkadaşlarımı göreyim” diyerek kullananlar için bile var. İçimizdeki o göz var ama o göz ne kadar disipliner, ne kadar denetleyici, ne kadar yapıcı bir göz; bunu belirleyen de biz kendimiziz. Bir tweet yazarken bile “dur şunu sileyim, şu ifadeyi yumuşatayım” diyorsun, ama bu şundan ötürü: Orada yazacağım bir cümleden dolayı yaşayacağım sıkıntı –ki yaşadım böyle durumlar– benim “yeteneğim olduğunu” düşündüğüm, yapmak istediğim işlerin önüne geçmesin. Benim ana üretim aracım belgesel. “Ne söyleyeceksem belgeselde söyleyeyim, bir tweet de eksik olsun” dediğim zamanlar oluyor. Mesela son çalıştığımız dosyayla ilgili şimdiye kadar hiçbir tweet atmadım çünkü benim odaklandığım şey o belgesel.

Senem Aytaç: Bağımsız, tek başına olmanız işinizi yaparken devletle, kolluk güçleriyle ilişkinizi nasıl etkiliyor? Bir kurum çatısı altında olsanız bu sizi daha güvence altında hissettirir miydi?
İsveç’ten bir ekip gelmişti, dünyanın çeşitli yerlerindeki video-aktivistlerle ilgili bir belgesel çekiyorlarmış. Onlar da benzer bir soru sordular. “Evet” dedim, “yalnız olmanın böyle bir zorluğu var. Kurumsal olunca en azından arkanızda kurumun avukatı oluyor, ya da o gazetenin, derginin kitlesi arkanızda oluyor. Yarın öbür gün başıma bir şey gelse, ben yalnızım.” Sonradan bunu söylediğime çok üzüldüm çünkü yaşadığım tecrübelerden sonra hiç de yalnız olmadığımı gördüm. Ama bağımsız çalışmanın bambaşka artıları var. En son Eynesil’de valiliğin ve Süleyman Soylu’nun açıklamalarından sonra “tamam” dedim, “bunlar karar verdiler, bizi tutuklayacaklar, bunun yolunu yapıyorlar.” Ama sosyal medyanın gücüyle, kamuoyu baskısıyla bizi mahkemede serbest bıraktılar. Yaptığınız iş toplumun birçok farklı kesiminin ortaklaştığı bir konuysa öyle bir destek oluyor arkanızda. Ama Cizre’deyken gözaltına alınsaydım aynı düzeyde bir toplumsal tepki gösterilmeyebilirdi, onu da yadsıyamam.