| serbestkürsü

Yeni Türkiye’nin Kontrol Noktaları

Sofya Film Festivali’ne iki uzun metraj film projesini sunmaya gidecekken pasaportuna el konulan, seyahat özgürlüğü elinden alınan yönetmen Hacı Orman, geçtiğimiz Mart-Nisan aylarında başından geçen ‘pasaport macerası’nı yazdı

Yazı: Hacı Orman

Bürokrasinin sinir bozucu koridorlarında koştururken, bir yandan da, artık ‘yabancı’ yapımcılara prodüksiyon desteğini olanaklı kılan yeni sinema yasasını düşünüyordum. Türkiyeli olmayan yapımcıların kültür bakanlığından destek alabilmeleri, ülkemizde film çekebilmeleri, sektörümüz açısından elbette olumlu bir gelişme olur. Türkiye’de daha çok filmin çekilmesi, uluslararası ortaklıkların artması, sinema endüstrisine ayrılacak imkânların da çoğalması anlamına gelecek. Bununla birlikte, kendi sinemacısını tuhaf engellerle bezdiren bir devlet bürokrasisine ‘yabancı yapımcı’ gerçekten güvenip yatırım yapar mı? Böylesine belirsizlik içeren, standarttan yoksun, bilhassa ‘güvenlik’ odaklarının kararlarına ziyadesiyle bağımlı, dolayısıyla hukuk açısından güven vermeyen bir düzende film çekmeyi yabancılar göze alırlar mı?

“Adınızın olduğu her yere bir “terör şerhi” yapıştırılıyor, alenen fişleniyorsunuz. Haberiniz olmuyor ama bu şerh, gölgeniz gibi, her adımda, sizinle beraber yol alıyor. Bu şartlar altında kaç Avrupalı yapımcı, Türkiye’de film çekmeyi gönül rahatlığıyla düşünebilir?”

Bizim siyasal ve toplumsal vasatımız, öteden beri, bu türden konuların dile getirilmesini “ülkenin imajı” açısından zararlı bulmuş, caydırıcı etkiler yapacağına inanmıştır. Hâlbuki çözüm, bu sorunlar yaşanmıyormuş gibi yapmak değildir. Aksine çözülüyor olduğuna dair tatmin edici uygulamaların varlığını görmeye ihtiyaç var. OHAL sürecinde görüşme halinde olduğumuz Avrupalı yapımcılar, Türkiye’ye gelmek istemiyorlardı. Onlara OHAL’in film çekmenin önünde engel teşkil etmediğini uzun uzadıya anlatma çabalarımız sonuç vermemişti. O dönemde birçok uluslararası yapım, sadece bu nedenle gerçekleşemedi. OHAL’in kalkmış ve yeni sinema yasasının çıkmış olması, söz konusu güvensizliği ortadan kaldırmaya yazık ki yetmiyor. Çünkü uygulamalar güven verici değil, çok fazla belirsizlik var, bu da esasen ülkenin siyasal durumunun, özellikle de hukuk sisteminin yapısıyla ilgili. Düşünün ki, daha önce gözaltı ve hapis kaydınız olduğu için, sadece bu nedenle, aleyhinizde bir yargı kararı olmadığı halde, sırf polisin arşivlerinde kaydınız var diye, pasaportunuza “tahdit” konulabiliyor. Yani adınızın olduğu her yere bir “terör şerhi” yapıştırılıyor, alenen fişleniyorsunuz. Haberiniz olmuyor ama bu şerh, gölgeniz gibi, her adımda, sizinle beraber yol alıyor. Bu şartlar altında kaç Avrupalı yapımcı, Türkiye’de film çekmeyi gönül rahatlığıyla düşünebilir? Ama eğer hukuksuz davranan, mağduriyetlere yol açan kamu kuruluşları cezalandırılırsa, verdikleri zararlar yargı yoluyla tanzim edilebilirse, bu türden keyfiliklerin önüne geçecek caydırıcı mekanizmalar çalıştırılırsa, yani ülkenin kamu düzeninde denge ve denetleme sisteminin var olduğu gösterilebilirse, işte o zaman, güven verici bir atmosfer oluşur ve yeni sinema yasasının anlamı somutlaşır.

Kaldı ki, sinema yasasından ve diğer şeylerden bağımsız olarak, bu türden fişlemeler insan hakları ihlalidir, suçtur, hukuksuzluktur. Pasaport hikâyesi duyulduktan sonra onlarca telefon ve mektup aldım. O kadar çok mağduriyet var ki! Ben şanslı sayılırım, zira Oral Çalışlar’ın Posta gazetesindeki ‘El Konulan Bir Pasaportun Hikayesi’ başlıklı yazısı sayesinde mesele dört haftada çözüldü. Bana yazan veya telefon eden insanların çoğu, bir seneye yakın zaman boyunca benzer sorunlarla boğuşup hâlâ çözüm bulamadıklarını anlattılar. Oysa sorunun kaynağı açık: Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi, ilgili nüfus müdürlüğüne ‘tahditi kaldırın’ veya ‘kaldırmayın’ diye bir yazı yazıyor, nüfus müdürlükleri de işlemi ona göre yapıyor, bu kadar basit!

“Polisin hukuki konularda bile mahkemelerden daha yetkili, daha belirleyici olduğunu görmek şaşırtıcı ve doğrusu biraz da ürkütücü.”

1990’lı ve 2000’li yılar boyunca iki defa hapis yatmış, onlarca kez gözaltına alınmış, işkencenin her türlüsünü görmüş, şakağına dayalı tabancayla ölüm tehdidi dahil her çeşit tacize uğramış bir yurttaş olarak devlet kurumlarının yüzde doksanını tanırım, yüzde onunu da gözüm bir yerlerden ısırır! Yine de şaşkınlıklar yaşadığımı itiraf etmeliyim. Birincisi, polis bürokrasisinin kamu dairelerindeki etkisinin bunca arttığını bilmiyordum. Ağır Ceza Mahkemesi’nin pasaport yasağımın olmadığını söyleyen yazısını nüfus müdürlükleri hiç dikkate almadılar, tamamen polisin raporuna göre işlem yapıyorlar. Bunun spesifik bir durum değil, bir genel kural olduğunu bu süreçte öğrendim; aynı günlerde eşim de Aile Bakanlığı’ndaki işinden hiçbir gerekçe gösterilmeden, tazminatsız sosyal haksız atılıverdi! Zor bela, bunun da olumsuz polis raporlarına dayandırıldığını öğrendik. İşten atılamayacağına, üstelik de devlet memuru olarak çalışabileceğine dair mahkeme kararı almasına rağmen sonucu değiştiremedi. Yeni Türkiye’nin bu aşamada tam bir güvenlik devletine dönüştüğünü ve güvenlik bürokrasisinin odağında polis teşkilatının bulunduğunu anlamak zor değil ama polisin hukuki konularda bile mahkemelerden daha yetkili, daha belirleyici olduğunu görmek şaşırtıcı ve doğrusu biraz da ürkütücü. İkinci şaşkınlık izlenimim, bürokrasinin insan kalitesinin zayıflığı; sürekli bir telaş, devamlı bir iş bilmezlik hali… Tam olarak neyi, nasıl yapmaları gerektiğini bilmiyorlar. Sistem entegrasyonu dedikleri bir şeyle uğraşıyorlar ve kurumlar arası koordinasyon ağır aksak ilerliyor. Örneğin nüfus müdürlüğüne verdiğim dilekçeyi bir üst yazıyla 81 vilayetin emniyet müdürlüklerine yazacaklarını, onların da ilçe emniyet müdürlüklerine yazacağını, bu tahkikatların sonuçlarını bekleyip ona göre işlem yapacaklarını söylediler! Çünkü tahditi kimin talebiyle koyduklarını bilmiyorlarmış, sistemlerinde bu bilgi bulunmuyormuş. Açık ki, samanlıkta iğne aramak gibi, yıllar sürecek bir işlem. Sadece İstanbul vilayetine yazmalarını, tahditin kaynağının olsa olsa orası olacağını anlatıncaya kadar insanın dilinde tüy bitiyor. Burada da kalmıyor, bu defa İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde evrak işlerini yapan büro, Asayiş’e, Terör’e, Narkotik’e, Organize’ye, Hudut Kapıları’na ayrı ayrı yazacağını ve onun tahkikatını bekleyeceğini söylüyor! Onlara da sadece Terör’e yazmalarının kâfi olacağını anlatmaya çalışıyorsun. Orayı aştıktan sonra meselenin nihayet hallolduğunu sanıyorsun, il nüfus müdürlüğündeki işlemini bitiriyorsun ama sonra ilçe nüfus müdürlüğünden pasaportunu almaya gittiğinde ‘tahdit’in hâlâ kalkmadığını öğreniyorsun! Meğerse terörle mücadele polisi, şanına yakışır şekilde, çift kelepçe çalışmış, yani iki ayrı şerh koymuş, birincisini kaldırmak yetmiyormuş, ikincisi için de yine aynı yollardan yürünecek! Neyse ki, Oral Çalışlar sayesinde İstanbul Emniyet Müdürü duyarlı davrandı da bu bürokrasi labirentinden çıkabildik!

Bu hikâyenin bir de hoş tarafı var: Hayatımda ilk defa adliye koridorlarında ve hatta Emniyet’in kampusunda, elimi kolumu sallayarak, ‘mevcutsuz’, ‘kelepçesiz’ dolaşmak kısmet oldu.

Bir gün bunların da filmleri yapılacak, öyküleri yazılacak. Bizden sonraki kuşaklar, tebessüm edecekler, belki inanmayacaklar. Dilerim ki, inanmayacakları kadar güzel günlerde yaşıyor olurlar. Çünkü bizimki gibi ülkelerde, gerçek, çoğu zaman kurmacadan daha inanılmaz olabiliyor.

Comments are closed.