Görüntü yönetmeni Ersin Gök, sivil toplum uzmanı Yeşim Girgin ve çevre mühendisi Işıl Aslan ile ‘Yeşil Setler Mümkün’ projesini ve gelecek hedeflerini birlikte tartışıyoruz: “‘Yeşil Setler Mümkün’ü bir proje olarak değil, kalıcı bir dönüşüm aracı olarak görüyoruz. Bu hareketin sektörün doğasına yerleşmesi, ‘yeşil set’ kavramının tercih olmaktan çıkıp bir standart hâline gelmesi bizim için esas başarı ölçütü.”
Söyleşi: Berna Güler
Gezegenimizin dengesi her geçen gün daha da görünür biçimde bozuluyor. Orman yangınları, aşırı sıcaklıklar, kuraklık ve seller, iklim krizinin sadece istatistiklerden ibaret olmadığını, hayatımızın tam ortasında deneyimlendiğini gösteriyor. Ekosistemler her zamankinden daha kırılgan, doğal kaynaklar ise hızla tükenmekte. Film ve televizyon endüstrisi de doğal kaynaklar üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyor. Setler sürekli değişiyor, ekipmanlar taşınıyor, enerji tüketimi yüksek, tek kullanımlık malzemeler yaygın.
Yaratıcı süreçleri doğa dostu uygulamalarla yeniden tasarlamayı, karbon ayak izini düşürmeyi ve sektörü sürdürülebilir bir geleceğe taşımayı amaçlayan ‘Yeşil Set’ fikrinin uygulandığı prodüksiyonlar uluslararası film endüstrisinde son yıllarda artışta. Sürdürülebilir uygulamaların artık sadece bir seçenek değil, sektörün geleceğini şekillendirecek temel bir yaklaşım olduğunu ortaya koyan bu uygulama, Türkiye’de ise bir grup sektör profesyoneli tarafından ‘Yeşil Setler Mümkün’ projesiyle hayata geçirildi. Görüntü yönetmeni Ersin Gök, sivil toplum uzmanı Yeşim Girgin, çevre mühendisi ve sürdürülebilirlik uzmanı Işıl Aslan ile ‘Yeşil Setler Mümkün’ projesini, sürdürülebilir adımları ve gelecek hedeflerini birlikte tartışıyoruz.
Öncelikle projeyi biraz tanıyalım. ‘Yeşil Setler Mümkün’ ne zaman, nasıl ortaya çıktı? Hangi ihtiyaçlardan doğdu ve hedefleriniz süreç içinde nasıl şekillendi?
Ersin Gök: Uzun zamandır üzerinde düşündüğümüz bir konuydu. İklim krizi artık uzak bir gerçeklik değil; yangınlar, kuraklık, sel felaketleri günlük hayatımızı doğrudan etkiliyor. Film endüstrisi ise yüksek enerji tüketimi, yoğun ulaşım ve tek kullanımlık malzemeler nedeniyle ciddi bir karbon ayak izine sahip. Biz de bu israfı yakından gören birkaç sektör profesyoneli olarak bir araya geldik. Aslında uzun zamandır herkesin ayrı ayrı da olsa ne yapabiliriz diye düşündüğü bir konuydu. Yaklaşık bir buçuk yıldır ise ekip olarak, yoğun bir şekilde çalışmaya başladık.
Işıl Aslan: Önceliğimiz farkındalık yaratmak ve film endüstrisinin ihtiyaçlarına cevap veren çözümleri hayata geçirmek. Karbon salınımını düşüren yöntemleri denemeye başladık, yaygınlaşması için de ayrıca çalışıyoruz. Sektörümüzde somut bir değişim yaratmak en önemli hedefimiz; hem topluma hem de sektöre örnek teşkil etmek istiyoruz.
‘Davranışları değiştirmek, karbon salınımını azaltacak teknik çözümlerden daha zor’
Film endüstrisinin kendine özgü koşullarını düşündüğümüzde, gerçekten uygulanabilir ve etkili sürdürülebilirlik çözümlerinden söz etmek mümkün mü sizce?
E.G.: Elbette mümkün. Fakat sektörümüzde hâlâ yaygın olan “Bizde uygulanamaz.” algısı var. Setler, doğası gereği oldukça karmaşık bir yapıya sahip ve en önemlisi sabit iş yerleri değiller. Senaryoya göre sürekli değişen bu işleyiş, çözümlerin uygulanmasında zorluk yaşanacağı inancını da beraberinde getiriyor. Oysa çoğu kişinin olumsuz gördüğü bu durum, aslında bizim en güçlü yanımız. Çünkü bu dinamizm sayesinde çok gelişmiş reflekslere sahibiz; olmayanı oldurmak, setlerde her gün deneyimlediğimiz bir süreç.
I.A.: Bu noktada mükemmeliyetçi bir yaklaşım bizi sadece hareketsiz bırakır. Süreç, basit ve uygulanabilir adımlarla başlamalı. Aslında çözümler çok net ortada; fakat asıl mesele, bunları hayata geçirmek isteyecek bir taban yaratmak. Çünkü davranış değişikliği sağlamak, karbon salınımını azaltacak teknik çözümleri uygulamaktan daha zorlu bir süreç. Bizim önceliğimiz, küçük davranışların bile nasıl büyük etkiler yaratabileceğini göstermek ve böylece sektörde gerçek bir dönüşümün kapısını aralamak.
Peki Türkiye’de setlerde çevreye en çok zarar veren pratikler hangileri? Sorunların kaynağı daha çok üretim alışkanlıklarında yatıyor ya da bütçe ve zaman kısıtlamaları burada ağır basıyor gibi spesifik çıkarım yapabilir miyiz? Yoksa başka bir şey mi?
E.G.: Setlerde çevreye en çok zarar veren pratiklerin başında yüksek enerji tüketimi, tek kullanımlık plastiklerin yoğun kullanımı, ulaşım ve atık yönetimi geliyor. Bu sorunların temelinde hem yıllardır süregelen üretim alışkanlıkları hem de bütçe ve zaman kısıtları var, evet. Örneğin, bir jeneratör sette günde yaklaşık 200 lt mazot yakıyor ve bunun sonucunda yaklaşık 500 kg karbon atığı oluşuyor. Aslında her geçen gün yeşil enerji alternatifleri çoğalıyor. Bazı setlerde veya en azından bazı sahnelerin çekiminde jeneratör yerine güneş enerjisi tercih edilebilir. Biz bu yöntemi denedik, oldu da. Bütçe her alanda olduğu gibi bu sektörün de en temel gerçekliği. Ancak yeşil set çözümleri kısa, orta ve uzun vadede ekonomik açıdan tasarruf sağlanması anlamına da geliyor. Bizler de tam olarak uygulamada yaşanan sorunlara ve sektörün ihtiyaçlarına çözüm üretmek için çalışıyoruz. Bu konuda rasyonel adımlar atıyoruz.
Yeşim Girgin: Çözüme direnç göstermek yerine, yaygınlaşması için çaba sarf etmek gerekiyor. Zaman yönetimi ise bir sette çok önemli. Yeşil set çözümleri set işleyişini yavaşlatmayacak bir gerçeklikte ele alınmalı. Dolayısıyla sektör çalışanlarının bu konuda çalışması çok mühim. Set dinamiğini bilmeyen biri bu konuda uzman da olsa, bir set akışında yaşanacakları veya çözümleri fark edemeyebilir. O yüzden sektöre hâkim kişileri uzman olarak yetiştirmek çok önemli.
‘Film çerçevelerine güneş paneli monte ederek elektrik ürettik’
Somut adımlara gelecek olursak, bugüne kadar ‘Yeşil Setler Mümkün’ kapsamında hangi uygulamaları hayata geçirdiniz? Bu uygulamaların setlerde yarattığı görünür değişimlerden bahseder misiniz?
E.G.: Bulduğumuz çözümleri ilk olarak reklam setlerinde uygulamaya başladık. Sayısı otuzu aşkın sette, tek kullanımlık plastik su şişeleri yerine sebil kullanılmasını sağladık. Böylece binlerce plastik atık oluşumunu engelledik. Ardından yeşil enerji uygulamalarını denemeye başladık, birkaç reklam setinde enerjiyi güneş enerjisinden sağladık. Böylece güneş enerjisi sistemlerinin, bir sette gerçekten uygulanabildiğini ve setin enerji ihtiyacını karşılayabildiğini görmüş olduk. Şu an enerji yönetimini geliştirmek için çalışıyoruz. Setler sabit işyerleri olmadığı için, taşınabilir ve setin ihtiyaç duyduğu tüm enerjiyi yeşil enerjiden sağlayabileceğimiz çözümlere odaklandık. Teknolojiden faydalanarak sektör için inovatif çözümler üretiyoruz.
Bir ilki gerçekleştirdik: Güneşi kesmek için setlerde kullanılan film çerçevelerine güneş paneli monte ederek, elektrik üretmeye başladık. Güneş panellerinin film ekipmanlarına uygulanması konusunda dünyada benzer bir pratiğe rastlamadık, yani Türkiye’de olduğu gibi dünyada da ilk örnek olabilir. Ayrıca setteki gıda atıklarından hayvan maması ürettik, besin değerini ölçtürmek için İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi’ne de gönderdik. Yine Türkiye’de ilk kez bir film prodüksiyonunda kerpiç panel kullandık. Tamamen doğal, çözünebilir bir yapısı olduğu gibi, Amerika Sanat Yönetmenleri Birliği’nin (ADG) de film sektörü için önerdiği sürdürülebilir malzemelerin başında geliyor.

Y.G.: Mesela Derin Yoksulluk Ağı’nın kamu spotu tamamen yeşil set standartlarına uygun bir set ortamında çekildi. En kısa zamanda bir kamu spotu çekmeyi daha planlıyoruz. Burada şunu söylemekte fayda var: Uygulama alanlarımız arttıkça, sektörün ihtiyaçlarına cevap verecek çözümleri de hızla hayata geçirebildiğimizi gördük. Dolayısıyla tekrar altını çizmek isteriz, direnç göstermek yerine, uygulama alanlarını arttırmak bu sürece olan adaptasyon sürecimizi kısaltacaktır.
Bu noktada sektör paydaşlarının tutumu da belirleyici. Proje yapımcılar ve ekipler tarafından nasıl karşılandı? Direnç ya da önyargıyla karşılaştığınız oluyor mu?
Y.G.: Evet, çalışmalarımızın destek gördüğünü söyleyebiliriz. Sinema Televizyon Sendikası ve Oyuncular Sendikası en önemli destekçilerimiz. Yine bu süreçte birçok sektör çalışanının, setlerin çevreye verdiği zararı gerçek anlamda dert edindiğine tanık olduk. Çalışmalarımız duyuldukça yalnız olmadığımızı görüyoruz. Örneğin reklam verenler bu uygulamaların yaygınlaşmasını istiyor; bazı yapımcılar ve yayıncılar da oldukça destekleyici bir tutum sergiliyor. Ancak elbette bir direnç de söz konusu. Bu direncin temelinde de yeşil set pratiğinin set işleyişini yavaşlatacağı ya da ekstra maliyet getireceği önyargısı yatıyor. Oysa biz biliyoruz ki yeşil setler film endüstrisinin geleceği. İstesek de istemesek de çalışma hayatı artık bu gerçeklik üzerine kuruluyor. Biz sektörün dinamikleriyle uyumlu yöntemlerin peşindeyiz. Hayata geçirdiğimiz uygulamaların etkisini de ölçerek ilerliyoruz. Dolayısıyla klasik önyargıları geride bırakıp, dünyayla eş zamanlı bir şekilde Türkiye’de film endüstrisinin geleceğini şekillendirmemiz şart.
‘Gerçek bir değişim için tüm paydaşların desteğine ihtiyaç var’
Hazır paydaşlardan bahsetmişken: Yapımcılar, teknik ekipler, sendika ve kamu kurumları arasında nasıl bir işbirliği modeli kurulabilir sizce?
E.G.: Tüm taraflar birlikte hareket ederse, adaptasyon süreci çok hızlı ilerler ve kısa sürede kalıcı davranış değişiklikleri sağlanabilir. Film endüstrisinin toplum üzerindeki etkisi çok güçlü. Sektör kendini dönüştürdüğünde, toplumsal farkındalık da hızla artacaktır. Şayet toplumda bir davranış değişikliği bekleniyorsa, önce sektörün kendini değiştirmesi ve örnek olması gerekiyor. Bunun için ihtiyaçlar doğru tespit edilmeli, herkes üzerine düşen sorumluluğu almalı. Kamu kurumlarının konuyu bu açıdan ele alması önemli. Daha etkili bir dönüşüm için teşviklere ihtiyaç duyan yapımcılar da mesela kamu kurumlarından nasıl destek alınabileceğine yoğunlaşmalı; Ar-Ge süreçleri mutlaka desteklenmeli.
Y.G.: Öte yandan yayıncı ve yapımcıların kendi imkânları dâhilinde atabileceği çok basit adımlar da var ve bunlar büyük sonuçlar doğurabilir. Önemli olan bu değişime açık olmaları ve denemekten çekinmemeleri. Sektör çalışanları, sendikalar ve sivil toplum kuruluşları da farkındalık yaratmak için aktif rol üstlenmeli. Çünkü gerçek bir davranış değişikliği yaratmak için tüm paydaşların desteğine ihtiyaç var.
Peki sektörün dışında, seyirciler bu dönüşümün parçası olabilir mi? Seyirci talebi prodüksiyon pratiklerini değiştirme gücüne sahip mi?
E.G.: Seyirciler elbette çok önemli. Toplumu temsil eden geniş bir kitleden bahsediyoruz ve toplumdan gelen talepler her zaman çok değerli, mutlaka dikkate alınmalı. Yaratıcı endüstriler – reklam sektörü de dâhil – bu gerçekleri görmezden gelemez. Biz ‘Yeşil Setler Mümkün’ ekibi olarak birçok marka ve reklam verenle görüşüyoruz, uluslararası paydaşlarımızla sürekli temas hâlindeyiz. Oradan da aynı verileri alıyoruz: Küresel ölçekte iklim krizine karşı ciddi bir farkındalık ve hassasiyet oluşmuş durumda. Bu da doğal olarak tüm çalışma hayatını şekillendirecek.
Seyirciler bugün çok hızlı geri bildirim verebiliyor. Bu güç olumlu yönde kullanılırsa iklim krizine karşı gerçek anlamda itici ve hızlandırıcı güç olabilirler. Ve bakarsanız, bu sürecin başladığını şimdiden görüyoruz. Yeşil prodüksiyonlar izleyiciler tarafından takdir ediliyor ve destekleniyor. Veriler göre çok yakın gelecekte bu destekler katlanarak artmaya devam edecek. Yapılan araştırmalar, tüketicilerin yüzde 75’inin markalardan sürdürülebilirlik beklentisi içinde olduğunu ortaya koyuyor.
‘İçselleştirilmiş yaklaşımdan doğan etki, kimi zaman herhangi bir yasal düzenlemeden daha güçlü’
Türkiye’de gündemde olan İklim Kanunu da bu tartışmalara ekleniyor. Sizce kanun, film prodüksiyonlarında çevresel standartların belirlenmesi açısından nasıl bir rol oynayabilir? Yeşil set uygulamalarına doğrudan yansıyacak maddeler içeriyor mu, avantajları ve dezavantajlarından bahseder misiniz?
I.A.: İklim Kanunu çok boyutlu bir konu; olumlu yönleri de var, eleştirilmesi gereken yönleri de. Aslında başlı başına tartışılması gereken bir alan. Şu an kanunda film endüstrisini doğrudan kapsayan özel düzenlemeler yok ama gelecekte mutlaka olacaktır. Ancak şunu net söyleyebiliriz: Biz çalışmalarımıza İklim Kanunu süreciyle başlamadık. Bir kanunun çıkmasını beklemedik; iklim krizine karşı çözüm üretme sorumluluğunu kendiliğimizden üstlendik. Yasal düzenlemeler elbette çok önemli ve belirleyici. Fakat unutmayalım ki yasalar çoğu zaman asgari koşulları tanımlar ve birçok farklı denklemi dengelemeye çalışır. Bu nedenle yöntemi ve sonuçları da tartışılmalıdır. Bizim yaklaşımımız ise tabandan yükselen bir hareket. Kendi alanımızda sorumluluk alıyor, kendi bahçemizi iyileştirmeye çalışıyoruz. Bu içselleştirilmiş yaklaşımın yarattığı etki, kimi zaman herhangi bir yasal düzenlemeden daha güçlü olabilir.

Dünyada yeşil set konusunda öne çıkan çalışmalar neler? Bu örneklerden Türkiye’ye uyarlanabilecek, hızlıca uygulanabilir yöntemler var mı?
E.G.: Dünyada yeşil set uygulamaları giderek yaygınlaşıyor. Özellikle Avrupa ve Amerika’da sektör bu konuda ciddi adımlar attı. Sustainable Entertainment Alliance (SEA), dünya çapında önde gelen stüdyoları, yayıncıları ve sektör liderlerini bir araya getiren önemli bir kuruluş. Temel amacı ise; film, televizyon ve yayın sektörlerinde sürdürülebilirlik girişimlerini destekleyerek çevresel etkiyi azaltmak. Amerika’da büyük stüdyolar atık yönetimi, enerji verimliliği ve ulaşım planlaması konularında çok sıkı protokoller uyguluyor. Yenilenebilir enerjiyle çalışan ışıklandırma sistemleri, tek kullanımlık plastiklerin tamamen kaldırılması, ulaşımda alternatif yöntemlerin denenmesi gibi uygulamalar artık temel standart hâline geliyor. Böyle pek çok prodüksiyon sıralayabiliriz. Örnekleri merak edenler hazırladığımız rehberi inceleyebilirler.
Türkiye’ye baktığımızda, aslında bu yöntemlerin birçoğu hızlıca uyarlanabilir. Örneğin setlerde plastik şişe yerine su sebillerinin kullanılması, atıkların ayrıştırılması, enerji verimli ışık sistemlerine geçiş ya da jeneratör bağımlılığını azaltacak çözümler bugünden uygulanabilir. Bunlar büyük yatırımlar gerektirmiyor ama ciddi bir fark yaratıyor. Uzun vadede ise karbon ayak izi hesaplamasının standart hâle gelmesi ve prodüksiyonların şeffaf raporlama yapması çok önemli bir hedef. Bizim de Türkiye’de bu dönüşümü hızlandırmak için en çok odaklandığımız alanlardan biri bu.
Peki Türkiye film endüstrisi dünya ile kıyaslandığında hangi noktada duruyor?
Y.G.: Türkiye film endüstrisi, ortalamaya baktığımızda şu an dünya ile eş zamanlı ilerliyor. Bu sürecin gerisinde kalmak veya örnek bir ülke olmak ise bizim elimizde. Az önceki soruda da bahsettiğimiz gibi, dünyada özellikle Avrupa ve Amerika’da belirli standartlar oluşmaya başlamış durumda; karbon hesaplama sistemleri, yenilenebilir enerji kullanımı, atık yönetimi gibi konular artık prodüksiyon süreçlerinin ayrılmaz parçası hâline geldi. Türkiye’de ise bu dönüşüm yeni yeni konuşulmaya başlandı. Ama bu aynı zamanda büyük bir fırsat demek. Çünkü biz dünyadaki iyi örnekleri görerek hızlı bir adaptasyon süreci yaşayabiliriz.
Bugün setlerde tek kullanımlık plastiklerin azaltılması, enerji verimli ışıklandırmaların kullanılması, ulaşımın daha planlı hale getirilmesi gibi basit ama etkili adımlar atılmaya başlandı. Ancak henüz bir standart ya da zorunluluk söz konusu değil. Yine de sektörün dinamizmi ve uluslararası işbirlikleri sayesinde, Türkiye’nin çok kısa sürede bu alanda büyük mesafe kat edeceğine inanıyoruz. Kısacası biz geç kaldık diyemeyiz; doğru adımlar atılırsa bu dönüşümü hızla yakalayabileceğimize olan inancımız tam. Yapılması gereken tek şey uygulama alanlarını arttırmak.
Buradaki tabloyu göz önüne aldığınızda ‘Yeşil Setler Mümkün’ projesinin bundan sonra nasıl bir yol alması gerektiğini düşünüyorsunuz? Orta ve uzun vadede projeyi nerede görmek istiyorsunuz, gelecek hedefleriniz neler?
E.G.: Biz ‘Yeşil Setler Mümkün’ projesini kısa vadeli bir kampanya olarak değil, uzun vadeli bir dönüşüm hareketi olarak görüyoruz. Önümüzdeki dönemde temel amacımız, sektörde daha çok yapımcıya, yönetmene ve markaya ulaşmak. Onlara hem pratik çözümler hem de ölçülebilir standartlar sunarak, sürdürülebilir prodüksiyonu herkes için erişilebilir hâle getirmek istiyoruz. Prodüksiyon dinamiğine ve sektörel işleyişe hâkim uzmanlar yetiştirmek istiyoruz.
Y.G.: Orta vadede hedefimiz, Türkiye’de yeşil prodüksiyon standartlarının tanımlanmasına ve yaygınlaşmasına öncülük etmek. Bu, yalnızca teknik uygulamalarla değil, aynı zamanda eğitim programları, rehberler ve ortak platformlarla mümkün olacak. Uzun vadede ise hayalimiz, Türkiye’nin bölgesinde bir örnek ülke haline gelmesi. Yani sadece kendi setlerimizde değil, komşu coğrafyalarda da iyi uygulamaların yayılmasına katkı sunmak.
Kısacası, ‘Yeşil Setler Mümkün’ü bir proje olarak değil, kalıcı bir dönüşüm aracı olarak görüyoruz. Bu hareketin sektörün doğasına yerleşmesi ve yeşil set kavramının tercih olmaktan çıkıp bir standart hâline gelmesi, bizim için esas başarı ölçütü.

Son olarak, kamuoyunda yeşil set bilincinin artması için sektör dışında hangi aktörler devreye girmeli, sizce neler yapılmalı?
Y.G.: Yeşil set bilincinin artması sadece sektörün omuzlarına bırakılacak bir mesele değil. Bu noktada birçok farklı aktörün devreye girmesi gerekiyor. Öncelikle kamu kurumları çok önemli; çevre dostu uygulamaları teşvik edecek politikalar, vergi indirimleri ya da fon mekanizmaları ile bu dönüşümü hızlandırabilirler. Akademi ve sivil toplum kuruluşları da bilinçlendirme, araştırma ve veri paylaşımı açısından kritik rol oynuyor. Özellikle üniversitelerde sürdürülebilir prodüksiyon konusunda dersler, atölyeler düzenlenmesi genç kuşak için çok değerli olacaktır. Medya, izleyici bilincini güçlendirmek için en güçlü araçlardan biri. Yeşil set uygulamalarının görünür hâle gelmesi, kamuoyunun bu dönüşümü sahiplenmesini sağlar.
I.A.: Ve tabii markalar, yani reklam verenler… Onların sürdürülebilirlik talepleri prodüksiyon süreçlerinde çok belirleyici. İzleyiciler de unutulmamalı; talep ve destekleri, sektörün motivasyonunu kat kat artırıyor. Özetle, kamu, akademi, STK’lar, medya, markalar ve izleyiciler el ele verirse, yeşil set bilinci toplumun geneline yayılır. Biz de ‘Yeşil Setler Mümkün’ olarak tam da bu işbirliklerini çoğaltmayı hedefliyoruz.