| ses

Bir Ses Duyunca

10. Hangi İnsan Hakları Film Festivali kapsamında Altyazı Sinema Derneği’nde bir atölye gerçekleştiren Fatih Pınar, fotoğraftan videoya, seslerden hikâyelere uzanan yolculuğunu anlattı.

Derleyen: Ayça Çiftçi
Fotoğraf: Haydar Taştan

Yakın tarihimizin pek çok önemli ânına Fatih Pınar’ın video-röportajları üzerinden tanıklık ettik bir çoğumuz. Bir avuç kalmış muhalif medyanın tamamen susturulmaya çalışıldığı, en temel haklardan olan haber alma özgürlüğünün toptan hiçe sayıldığı bir dönemde, hızla üretilip dolaşıma giren bu videolar büyük bir boşluğu doldurdu. Ama etkisi basitçe haber iletmek üzerinden tanımlanabilecek videolar da değildi bunlar. Konulara geleneksel gazetecilik reflekslerinden bambaşka bir tavırla bakan, tarihsel süreçlerden etkilenen insanların hikâyelerine odaklanan, yaşananları belli bir anlamsal bağlama oturtan bu videolar toplumsal hafızamıza bir sürü mekânın, insanın, acının, mücadelenin imgelerini ekledi. Fatih Pınar geçtiğimiz ay Altyazı Fasikül Gösterimleri kapsamında verdiği video atölyesinde, yıllar içinde ürettiği çeşitli işlerden örnekler gösterdi ve fotoğraftan belgesele uzanan hikâyesini anlattı. Video-aktivizme ilgi duyanlar için pratik bilgiler de verdi, ele aldığı konulara nasıl yaklaştığını, sahada nasıl çalıştığını, hikâyelerini nasıl kurguladığını da anlattı. Diğer yandan, kendine çağına tanıklık etme misyonu biçen bir aktivistin kişisel öyküsü, ’90 sonlarından günümüze kadar ülke gündeminin, medyanın ve teknolojinin geçirdiği dönemeçlere dair daha büyük bir tabloyu da ortaya çıkarmış oldu. Video atölyesinde anlattıklarından bir özetle sözü Fatih Pınar’a bırakıyoruz.

Kendi kişisel hikâyemle yakın dönem toplumsal süreçleri ve birtakım teknolojik gelişmelerin tarihini iç içe geçirerek anlatacağım. Çünkü analogdan dijitale geçiş, sonra video çekebilen dijital fotoğraf makinelerinin ortaya çıkışı, daha sonra internetin ve arkasından sosyal medyanın hayatımıza girmesi benim üretimimi de, video-aktivizme varan kişisel sürecimi de şekillendiren gelişmelerdi.

Fotoğrafa ilgim İzmir’de üniversitedeyken başladı ve yapmak istediğim işin bu olduğundan emin olunca okulu bırakıp fotoğrafçı olabilmek için İstanbul’a geldim. Atlas dergisinin fotoğrafçısı olmak istiyordum. İnternet öncesi dönemde herkesin hayallerini süsleyen bir şeydi bu. İlk kez, 1998’de Diyarbakır’da çektiğim fotoğraflar beğenilip yayınlandı Atlas’ta. O fotoğraflarla birlikte tarzım da en baştan ortaya çıktı. Sonrasında Atlas dergisi için çektiğim fotoğraflar hep sosyal ve kültürel konulara, insan hikâyelerine odaklanan işler oldu. O dönem Bitlis’te, Batman’da, Hizan’da, Pervari’de, Sason’da, Şemdinli’de fotoğraflar çektim. Beytüşşebap’ta köyleri boşaltılmış, kendilerine geçici evler yapmış olan insanların hikâyelerini anlattım mesela fotoğraflarla. Atlas, bir coğrafya dergisiydi tabii ama sen yaptığın zaman, belgesel fotoğrafa ve politik fotoğraflara zemin açan bir mecraydı. Daha doğrusu bizim jenerasyon açtı bu zemini. Benim dışımda Saner Şen, Şebnem Eraç gibi isimler vardı. Bizim etkimizle daha sosyal ve politik yönü kuvvetli işler yayınlanmaya başladı. 

Sonrasında savaş muhabirliğine başladım. 2002’de İkinci İntifada döneminde Filistin’e gittim. 2003’te ABD Irak’ı işgal ettiğinde de oradaydım. Çok ağır deneyimlerdi bunlar. Savaş muhabirliği yapıyorsan, bir savaş varsa orada olmak zorunda hissediyorsun kendini ama sonrasında kötü etkiliyor seni. Bu deneyimlerin ardından ne yapmak istediğimi, nasıl bir fotoğrafçı olmak istediğimi yeniden düşündüğüm bir dönem oldu. Sokaktan hikâyeler anlatmayı, insanlara odaklanmayı istediğime karar verdim ve 2004’te foto-röportaj serüveni başladı. O zaman daha tek bir haber sitesi vardı, benim evimde internet yoktu bile. Atlas’tan ayrılmış durumdaydım. Ntvmsnbc ile görüşüp onlara foto-röportaj formatında işler yapmayı önerdim. O dönemki koşullarda foto-röportaj yayınlamanın teknik olarak nasıl mümkün olacağı uzun uzun tartışıldı hattâ o gün. Sonuçta çözüldü ve iş üretmeye başladım. Böylece Türkiye’de ilk foto-röportajları ben yapmış oldum. Biraz da çaresizliğin verdiği bir yaratıcılıktı bu. Hiçbir zaman kadrolu, maaşlı, sigortalı bir işim olmadığı için hep kendime bir alan açıp oradan yürümek durumundaydım. 

Bu arada 2004’te hâlâ analog kamera kullanıyordum. Fotoğraf çekip yıkatıp taratıyordum. Teorik anlamda, kurgu yapmaya o zaman, foto-röportajla başladım diyebilirim aslında. Çünkü hikâye nasıl başlayıp nasıl bitecek, fotoğraflar nasıl sıralanmalı diye düşünüyorsun. Bir de tabii ses girmiş oldu hayatıma. Sinemaya böyle primitif bir şekilde başlamış oldum yani; görüntünün yanına ses ekleyerek. Foto-röportaj, algılarımı da dönüştürmeye başladı. Çalışmaya çıktığımda artık sadece görüntüye odaklanmıyordum, mesela bir ses duyunca aradığım hikâyenin orada olduğunu sezip oraya yönelebiliyordum. 

Bu arada dijital kamera kullanmaya başladım ama tam o günlerde Ntvmsnbc’den, bütçeleri olmadığı gerekçesiyle işlerimi yayınlamaya devam edemeyecekleri bilgisi geldi. Yine işsizlik ve yeni arayışlar dönemi başladı. Bu arada kameramı sürekli geliştirmeye, teknolojiyi yakalamaya çalıştım hep çünkü yaşadığımız çağa tanıklık etme misyonu biçiyorum kendime. Yaptığım kayıtlar ses ve görüntü olarak kaliteli olmalı çünkü bunların şu andan ziyade ileride kıymetli olacağını biliyorum. Şöyle de bir durum var; özellikle Gezi ve sonrasındaki süreçte yaptığım işler çok daha fazla izleniyordu. Birkaç saat içinde on binlerce insana ulaşıyordu. Şimdi ne yaparsan yap o kadar izlenmiyor. Çünkü öyle bir politik ilgi kalmadı. Ama umurumda değil, ben bu yaşadığımız korkunç dönemin kayıtlarını gelecek için, arşiv olarak tutuyorum. Kullandığım ekipmanı o yüzden önemsiyorum. Ama bir yandan da bugün kimsenin kameram yok, ekipmanım yok diye bir bahanesi kalmadı. En kötü, telefonla çekebilirsiniz artık, ki bir videonun ne kadar etkili olabildiğini, pek çok şeyi değiştirebildiğini de biliyoruz. 

Pınar’ın yönetip kurguladığı Kaza Değil Cinayet (2019) belgeseli, 10. Hangi İnsan Hakları Film Festivali’nde seyirciyle buluştu.

2009’da Canon 5D Mark II kamera aldım. Video çeken ilk fotoğraf kamerası ve çok iyi video çekiyor. O dönem dünyada multimedya işler öne çıkmaya başlamıştı. Fotoğraf, ses kaydı ve videoyu birleştiren işler. Ben de uygulamaya çalışıyorum ama bunları yayınlayacak mecra bulamıyorum o dönemde. Sonuçta 2009’da tekrar Ntvmsnbc’ye döndüm. 1 Mayıs’ı, eyleme katılan bir ailenin sabah çocuklarla birlikte uyanışından, alandan eve dönüşlerine kadar takip eden bir multimedya işi yapmıştım mesela. 8 Mart için merdiven altı bir tekstil atölyesinde çalışan bir emekçi kadının hikâyesini yapmıştım, sonra, bir sokak çocuğunun hikâyesini yapmıştım. Ama üç-dört ay sürdü bu iş de. Sürekli 1 Mayıs, 8 Mart gibi konular üzerine çalıştığında artık “seninle çalışmayacağız” bile denmiyor, telefonlarına çıkmıyorlar. 

Bir medya kuruluşu, bir internet sitesi bulamayınca 2009’da Mimarlar Odası’na gittim. Kentsel dönüşüm alanları daha yeni yeni ortaya çıkıyordu. Her ay tarihî yarımadadaki bir semtin hikâyesini yapmayı önerdim, onlar için arşiv malzemesi de toplamış olacaktım…On iki farklı bölgedeki kentsel dönüşümü multimedya işlerle anlattım. O zamanlar bu işlerimin kurgusunu bir arkadaşım yapıyordu. Sonra bir gün mecbur kalıp kurgu öğrendim ve sonrasında hep kendim kurguladım işlerimi. Bu da hem daha özgür ve daha üretken olmamı, hem de kendime yeni iş alanları açmamı sağladı. Sonra dizüstü bilgisayar da hayatıma girince tek başıma bir ekip gibi çalışabilmeye, çok daha hızlı ve bağımsız bir şekilde üretim yapabilmeye başladım. Mesela 2015’teki hendek sürecinde Silopi’de sokağa çıkma yasağı kaldırılınca hemen o süreci takip etmek için oraya gittim. O zaman da BBC Türkçe’ye önermiştim bu içerikleri. Sur’da, Cizre’de, Dargeçit’te, Nusaybin’de çekimler yaptım o dönem. Gidiyordum çekiyordum, hemen aynı günün gecesi otelde kurgulayıp sabah gönderiyordum. Silopi’de ürettiğim iş, ertesi sabah Londra’da oluyordu. Özellikle internette yayınlanmak üzere iş yapıyorsanız hızlı olmalısınız, bu da işin bir kuralı. 

Video-röportaj yapmaya da ilk kez Gezi döneminde başladım. Bunlar aslında kısa belgeseller ama ben belgesel sinemayı iyi bilmiyordum. O yüzden iyi bildiğim şeyden yola çıkabileceğimi düşündüm. Video-röportaj diye bir şeyi de ben uydurdum yani aslında ve ısrarla her videomun başına video-röportaj diye yazdım. Foto-röportaj mantığının devamı olarak gördüm ve öyle sundum. İlk video-röportajımı 11 Haziran 2013’te Gezi zamanında yaptım. AKM önünde büyük bir polis saldırısı olmuştu, baştan sona o gün olanları anlattığım bir video-röportaj yaptım. Sonrasında 15 Haziran’da yaptığım video-röportajı milyonlar izledi. Haber siteleri paylaştı, Hürriyet benim imzamı videodan kesip çıkarıp o şekilde paylaştı… Benimle birlikte orada onlarca gazeteci vardı aslında. Ama ben o gece Gezi Parkı’nın nasıl boşaltıldığını polisin anonsundan başlayarak beş dakikalık bir videoyla anlatmıştım. Kimse bunu yapmadığı için benim işim öne çıktı. 

Gezi’den sonraki dönemde, oradan aldığım enerji ve heyecanın etkisiyle, daha politik kısa belgesel işler yapmak istiyordum. T24 Gezi döneminde tanınan bir haber sitesi hâline gelmişti, onların kapısını çaldım bu sefer de. 2013 Eylül’ünden itibaren T24’te ayda dört tane iş yapmaya başladım. Yaklaşık sekiz ay boyunca otuz iş ürettim. O çok önemli tarihsel dönemi belgelemiş oldum böylece. Van depremzedeleri açlık grevine giriyor, oraya gidiyorum, ODTÜ’de otoyoldan dolayı ağaçların kesilmesi gündeme geliyor, oraya gidiyorum, Soma katliamı sonrası oraya gidiyorum. 

Roboski katliamının ikinci yıldönümünde yaptığı video-röportaj Fatih Pınar’ın ses getiren işlerinden.

Bütün bu işlerde benim yaklaşımım, herkesin baktığı şeye başka bir yerden, başka bir mesafeden bakmaya çalışmak, herkesinkinden farklı bir hikâye anlatabilmekti. Mesela, Soma katliamının hemen ertesinde, 14 Mayıs sabahının erken saatlerinde oradaydım. Yüzlerce gazeteci vardı ve hepsi göçük altından çıkarılan madencileri çekiyordu. Ben de önce oraya gittim ama giderken yolda bir ev dikkatimi çekti; bayrak asılmıştı ve önünde bir kalabalık vardı. Katliamda hayatını kaybeden bir işçinin eviydi belli ki. Tüm medyanın toplandığı tarafa bir gidip sonra hemen o eve geri döndüm. Sonuçta iki gün orada kalıp o ailenin çocuklarını arayışının hikâyesini yaptım. Çocuklarının toprağa defnedilişiyle bitiyor video. Herkesten farklı olarak insan hikâyesine odaklanmayı tercih ettim.

Roboski katliamının ikinci yıldönümü için çektiğim video-röportajda da yine bir evi merkeze aldım. Nar Photos’tan arkadaşlar daha önce orada fotoğraf projesi yapmışlardı. Onların fotoğraflarında gördüğüm, katliamda ağabeyini kaybetmiş 13-14 yaşlarında bir çocuk dikkatimi çekmişti. Onun iletişim bilgilerini aldım arkadaşlardan ve arayıp evlerinde kalmak, anma gününü onlarla birlikte geçirip çekim yapmak üzere daha oraya gitmeden onunla anlaştım. Roboski’ye giderken, uçaktayken karlı dağları çekmeye başladım; işime yarayıp yaramayacağını bilmeden. Anma sırasında mezarlıkta ateşin başında Kürtçe mevlit okunurken çok etkilendim ve uçakta çektiklerim geldi aklıma. Ateş ve karı kurguda yan yana getirebileceğimi düşündüm ve çekim sırasında ateşe odaklandım o yüzden. Hem kameraman hem kurgucu olmanın bir avantajı da bu. Daha çekim yaparken kurguda neye ihtiyacınız olduğunu düşünüp alıyorsunuz o görüntüyü. 

Evlerin içine nasıl girdiğim, insanlarla nasıl böyle yakın ilişki kurduğum sorusu çok sık geliyor. Sebastião Salgado’nun söylediği bir şey vardır; tek başınaysan onlardan biri olursun, ama iki kişi bile olsan bir grupsundur ve ‘öteki’sindir. Tek başına dünyanın neresine gidersen git misafir olarak karşılanırsın. Bir de aslında o insanlarla, hikâyeleriyle ilgilendiğini gösteriyorsun fotoğraflarını, videolarını çekerken. Niyetinin temiz olduğunu gördükleri zaman yakın ilişki kurmak zor bir şey değil. Binde bir de olsa dayak yediğim, kameramın kırıldığı olmadı değil, oldu. Ama bunlar istisna, bu deneyimlere göre hareket etmemek lazım.

 

Comments are closed.