| pano

“Hâkim İdeolojinin İçinden Filmler”

Altın Koza Film Festivali yeni bir yönetim kuruluyla 23-29 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirildi. Festivalde son yıllara hâkim olan sansür tartışmalarıyla ilgili bir etkinlik yapılmazken, yönetimin 5050×2020 cinsiyet eşitliği taahhüdünü imzalaması olumlu karşılandı. Öte yandan, festivalin jürisinde yer alan sinema yazarı/akademisyen Z. Tül Akbal Süalp’e göre ulusal yarışma filmleri üslup ve içerik anlamında cinsiyet eşitliğinden uzak. Kendisinden dinliyoruz.

Yazı: Zeynep Tül Akbal Süalp

26. Adana Altın Koza Film Festivali tekrar evine, yerine, kendisine dönme eşiğindeydi. Yeniden ve dar bir bütçeyle büyük bir festivali kotarmanın zorluklarını taşıyordu. Ama hiçbir şey bu ülkenin genel gidişatından kopamıyor ve ayrı düşünülemiyor. Korku ikliminde heyecanlandıran değişimler de yeterince cesur olamıyor. Sürmekte olanın sürdürülebilirliği baskın çıkıyor. Festivalin yeniden kendine gelmesine zaman tanıyalım ve değişimin gerçek dönüşümlere gebe olmasını dileyelim.

Asıl kaygı verici olan ulusal yarışmada yer alan film seçkisiydi. İnsan tekrar tekrar anaakım sinemayla bir festival seçkisi farkı olmalı mı sorusunu soruyor. Şu bağımsız sinema, bağımsız filmler kategorisinin neye karşılık gelmesi gerektiğini de soruyor. Bağımsızlığın nereden kurulduğu, fon ve kaynakların işleyiş biçimlerinin nasıl yürütüldüğünü sorgulamadan edemiyor. Bağımsızlığın aslında filmin biçiminde, içeriğinde, seyirci ile girdiği ilişkide, sistemle, anaakım ve hegemonik olanla gireceği ilişki biçiminde aranması gerektiği mevzusu çoktan geçerliliğini kaybetmiş. Bunu hayli zamandır biliyoruz. Ama yine de bu kadar da olmaz ki diye umutsuzluğa düşmekten kaçamıyorsunuz. Bağımsız, çarpıcı, yenileştiren, soluk katan, kendine getiren, sorgulatan, harekete geçiren bir şeyler izleyemiyoruz; bari bir hikâyesi olan, insana, dünyaya, doğaya dair ağlatacak, güldürecek, heyecan verecek ya da filmin belki de en önemli ayrıcalığı olan büyüleyecek bir şeyler izleseydik diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Ulusal yarışma filmleri sıradan herhangi bir gişe filmi kadar vasat, hâkim ideolojinin içinden üretilmiş ve bu ideolojiyi güçlendirme niyetinde filmlerdi. Seçkideki filmlerin önemli bir kısmı günde neredeyse iki kadının öldürüldüğü bu ülkede erkek egemen bir üslubu fütursuz, vurdumduymaz bir şekilde kullanma cüretinde bulunuyordu. Bir kuşak erkek sinemacıların biyolojik saatleri gelmiş belli ki, filmlerin yine büyük kısmında filmdeki mevcudiyetleri varla yok arasındaki kadın karakterlerin ya gebe kaldığı ya da yeni doğum yaptığı kötü kadınlar olarak sadece boy gösterdiklerini gördük. Aile ve çocuğa sahip çıkmak isteyen erkekleri bir de. Ama nasıl sahip çıkacakları konusunda pek bir fikirleri olmayarak. Ne de olsa babalarıyla olan kavgaları sonlanamadığı için bu konuya daha gelememiş bir hâlleri vardı.

Bu seçkide kendini bu sarmaldan kurtarabilmiş birkaç film vardı. Ve hepsinden farklılaşan, hem bağımsızlığa yakın hem umudu izleyicisine coşkuyla aktaran bir film ise yorucu izleme sürecinin sonunda festival izleyicisine bir ödül gibi dokundu. Benim için Pelin Esmer ve ekibinin Kraliçe Lear (2019) filmi böyle bir ödül oldu.

Comments are closed.