| dünya

Sinema Şehri Yaratmak

Prizren’in 2002’de tek bir sinema salonu dahi yoktu. 2019’un Ağustos ayında ise şehrin tepelerinde, duvarlarında, her yerinde DokuFest’in sloganı vardı: Gerçek Burada Yatıyor. Festivalin sanat direktörü Veton Nurkollari ile Prizren’i nasıl bir sinema şehrine dönüştürdüklerini konuştuk.

Söyleşi: Fırat Yücel
Çeviri: Aslı Ildır

2002’den beri Kosova’nın Prizren şehrinde DokuFest Uluslararası Belgesel ve Kısa Film Festivali’ni düzenleyen ekibin parçası olan Veton Nurkollari, aynı zamanda Türkiye’deki film festivallerini de yakından tanıyan biri. 2017’de düzenlenen 24. Adana Film Festivali’nin Uluslararası Kısa Film Yarışması’nın jürisindeydi, bugün de 56. Altın Portakal Film Festivali’nin Ulusal Belgesel Film Yarışması jürisinde yer alıyor. Nurkollari ile geçtiğimiz Ağustos ayında düzenlenen 18. Dokufest’te bir araya gelmiş, yer yer Türkiye’deki festivallerin tutumlarıyla DokuFest’in stratejilerini de kıyaslayan bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Nurkollari’nin aralarında bulunduğu bir grup aktivistin inisiyatifi olarak yola çıkıp giderek büyüyen DokuFest’in Türkiye’de yeni festival modellerine ilham olabileceğini düşünüyoruz.

Bildiğim kadarıyla 2002’de DokuFest’e başladığınızda, Prizren’de gösterim yapılan bir sinema salonu yoktu, doğru mu?
Tek bir sinema salonu vardı Kosova’da, tek bir perde! Sinema salonu olmayan bir yerde festivale başlamak delilik. Prizren’de şu anda hâlâ burada olan bir salonumuz vardı, çok güzel bir sinema, Lumbardhi. Ancak çalışmıyordu çünkü Yugoslavya’nın çöküşüyle beraber tüm dağıtım sistemi de çökmüştü. Tüm dağıtım sistemi zaten merkezileşmişti. Belgrad’da çalışıyor ve tüm Yugoslavya’ya oradan film dağıtıyordunuz. Çöküşle birlikte bu sistem de toptan çöktü. Sinema salonları içinde film gösterilemeyen binalar haline geldi. Festivali başlatma nedenlerimizden bir tanesi de sinemayı tekrar canlandırmaktı. Çok büyük bir festival yapmak gibi fikirlerimiz yoktu, oldukça küçük bir fikirdi bizimkisi. Sinema çalışmaya başladıktan sonra bizim de görevimiz bitecekti.

Neden bir belgesel festivali olmasını istediniz peki?
Birkaç neden var. Bir tanesi festivali başlatan insanlarla alakalı. Pek çoğumuz fotoğrafla ve belgesel fotoğrafçılığıyla ilgiliydik. Belgesellerle ilgili bir altyapımız vardı. Bir diğer neden de, bizimle birlikte festivali başlatan kişilerden biri o sırada ulusal televizyon için çalışıyordu ve bazı belgeseller çekiyordu. Dolayısıyla küçük bir bağlantımız vardı ve bu sayede bazı filmleri daha kolaya ve ucuza bulabileceğimizi düşündük. Büyük kurmaca yapımları getirmenin zor ve karmaşık olacağından emindik. Ayrıca 35mm projeksiyon makinesini nasıl çalıştıracağımızı da bilmiyorduk, hiç sinema makinistimiz yoktu. Ama bu gibi pratik problemlerle başa çıkmaya çalışmak bir şekilde büyümemizi sağladı ve gitgide bu işe âşık olduk.

Şimdi sayenizde pek çok sinema var Prizren’de. DokuFest yokken de çalışıyorlar mı?
Hayır çalışmıyorlar. Lumbardhi bile yeniden gösterimlere başlamasına rağmen düzenli bir şekilde çalışmıyor. Ama program bazlı çalışıyor, her gün çalışmıyor. Her gün ve düzenli bir programla çalışan tek sinema DokuKino. O da yine bizim girişimimiz sonucunda hayat buldu. Şimdi DokuKino’nun bulunduğu yerde, yıllar önce yıkılmış, 70’ler ve 80’lerde çok iyi filmler izlediğimiz, hatıralarımızın olduğu eski ve çok güzel bir sinema vardı. Uzun yıllar bu konuda verdiğimiz mücadelenin sonunda, belediye buraya DokuKino binasını inşa etmeye karar verdi. Etrafta gördüğünüz diğer sinemalar sadece festival için kuruluyor ve geçici olarak sinema salonu haline getiriliyor.

Lumbardhi sinemasının otopark alanına dönüştürülmesine karşı bir protesto gerçekleşmiş festivalde. Türkiye’de eleştirmenler ve sinemacılar bu gibi mücadelelere dahil olsa da festivaller pek dahil olmuyor. Sanırım siz kendinizi mücadelenin içinde daha çok görüyorsunuz?
Dokufest genelde aktivist tarafıyla ve angaje bir festival oluşuyla, ilginç filmleri getirmesiyle ve belirli meseleler hakkında tartışmalar açmasıyla bilinir. Lumbardhi’yle ilgili olarak ise, o sinema bir kamu malıydı. Yugoslavya’da halka ait olan birçok bina ve fabrika vardı. Savaştan sonra ise ana amacı bu binaları satmak olan özelleşme kuruluşu diye bir şey yarattılar. Binaları ve fabrikaları da bu listeye eklediler ve bunları satıp fonlar yaratmaya başladılar. Lumbardhi de ilk defa bu şekilde listeye girdi. Aslında iki defa protesto ettik. İlkinde belediye başkanı hiçbir neden yokken binayı yıkmak istedi, sadece bir otopark ya da alışveriş merkezi yapmak istediği için. Sonrasında bir imza kampanyası başlattık ve 10.000’e yakın imza topladık. İnsanları seferber etmemiz kolay oldu, gönüllüleri de mobilize ettik ve sonunda geri adım attırdık belediyeye. Seçimler yaklaşıyordu ve kötü PR olmasından çekiniyorlardı. Yıllar sonra sinema, tekrar satılacaklar listesine girdi. Bu sefer hükümetin desteklediği bir iş adamı binayla ilgileniyordu. Bir otopark yer ve daha iyi bir sinema yapacaklarını söylediler. Biz de festivalin açılışını değiştirdik, Lumbardhi’ye aldık ve orada protesto amacıyla bir film gösterdik. Arkamda 50 gönüllü sıralanmıştı. Tek başıma sahneye yürüdüm. 50 gönüllü söylediklerimi tekrarlıyordu, ekranda ise İngilizce çeviri vardı. Açılış böyle gerçekleşti. Binayı koruyacağımızı, dolayısıyla daha çok güce ihtiyaçları olduğunu söyledik onlara. Böylece tekrar geri çekildiler. Sivil hareketin ve dayanışmanın bazen nasıl da işe yaradığına dair ilginç bir örnekti. Bu olay bir hareket yarattı ve biz de Lumbardhi vakfını kurarak lobi çalışmalarına başladık. Belediye ve başbakan bizi destekledi. Binayı listeden çıkardılar ve kültürel miras listesine koydular, böylece asla satılamayacak. Şimdi sinemayı tekrar açmayı, restore etmeyi ve yeniden işlevsel hale getirmeyi düşünüyoruz.

Belgesel çok seyircisi olan bir tür değil maalesef, Türkiye’deki belgesel festivalleri özellikle de politik depresyonun hâkim olduğu dönemlerde salonlara seyirci çekmekte zorlanıyor. Sizin bu konudaki stratejileriniz neler?
Burada da seyirci az. Kosova yapımları ve yerel dillerde filmlere ilgi oluyor. İnsanlar tabii ki kendi dillerindeki filmlere geliyorlar. Mesela bu filmleri daha iyi sinemalarda gösteriyoruz. Bazen yerel olmasalar bile bölgeyle ilgili filmler gösteriyoruz. Mesela dün gece İsveç’ten bir film vardı, yerel bir konuyla ilgiliydi ve salon doluydu. Ondan önceki gece 90’ların başından, yeni keşfedilmiş bir BBC prodüksiyonu gösterdik. Kosova’yla ilgili çok ilginç ve önemli bir konuyla ilgiliydi. Bir yönetmen, bir araştırmacı ve filmde yer alan aileyi gösterime çağırdık. Salon yine doluydu. Bu tip stratejiler tercih ediyoruz.

Festivalin şehrin tepesinde ışıldayan sloganı “Gerçek Burada Yalan Söylüyor” anlamına da geliyor

Peki sansürle nasıl başa çıkıyorsunuz? Türkiye’de hükümet ya da belli durumlarda belediye -mesela Antalya ve Adana’da- her zaman festivalin sahibi durumundalar ve fazlasıyla etkileri var festival üzerinde.
Sansürün daha yaygın olduğu Türkiye ya da başka herhangi bir yerdeki festivallerden daha şanslı olduğumuzu söyleyebilirim bu konuda. Ne sponsorlarla böyle bir durum yaşadık ne de hükümetle. Kimse “bu filmi göstermemelisiniz” demedi. Bu festivali bağımsız bir oluşum olarak yıllar boyunca çok güçlü bir şekilde inşa ettik. Gösterilmesi gerektiğini düşündüğümüz filmlerin gösterildiği belirli bir alan yarattık. Tartışma yaratan bazı filmlerimiz olmuştu, filmlerin ne olduğu hakkında sorular soran bazı telefonlar alsak da hiçbir zaman bizden bir şey talep edilmedi. Dolayısıyla bu konuda daha iyi bir durumda olduğumuzu söyleyebilirim. Mesela Çin Hükümeti’nden, festivalde gösterilen filmleri programdan çıkarmamıza yönelik bir talep gelmedi. Bunun pek çok festivalin başına geldiğini biliyorum.

Kosova’daki durum biraz daha farklı… Büyükelçilikler önemli aktörler. Belki hükümet kadar değil ama yine de çok önemli. Amerikan, İngiliz ve Alman elçilikleri başta olmak üzere pek çok büyükelçilikle işbirliği içindeyiz. Hepsi de festivalin büyük destekçileri. Hiçbir büyükelçilikten de bize herhangi bir filmi programdan çıkarmamıza yönelik talep gelmedi. Bu hükümete karşı da bir tür koruma oluşturuyor diyebilirim. Eğer büyükelçilikler sizi destekliyorsa ve hükümet bir şeye karşı çıkarsa bu onları sponsorlarınıza şikayet edeceğiniz anlamına geliyor. Dolayısıyla hem olabildiğiniz kadar bağımsız kalmanın hem de destekçilerle iyi ilişkiler içinde olmanın uzun vadeli bir vizyon gerektirdiğini hissediyorum. Bu durum, bir şekilde bize yardım etti ve belki de dediğim gibi tartışmalı mevzular olduğunda da şanslıydık.

“Antalya’daki olayda diğer festivallerin daha fazla dayanışma göstermelerini dilerdim. Eğer dayanışma yoksa hükümetler doğru şeyi yaptıklarını düşünürler.”

Türkiye’de gösterilemeyen pek çok belgesel oluyor. Mesela bu yılki programınızda yer alan Gulyabani’nin (2018) yönetmeni Gürcan Keltek’in önceki filmi Meteorlar (2017) Türkiye’de hiç gösterilmedi.
Tüm bunlar sanatı bir ifade biçimi olarak kullanan insanları kolayca suçlayabiliyor olmaktan kaynaklanıyor. Bence Meteorlar’da sorunlu olan hiçbir şey yok. Gürcan’ı buraya davet etmiş olduğum için çok memnunum. Meteorlar’ın Türkiye’de gösterilmesinin neden sorun yaratacağını anlayabilmem çok zor. Akademisyenlerin, yönetmenlerin ve yazarların propagandayla suçlandığı Türkiye’nin şu anki siyasi durumuna rağmen anlayamıyorum bunu.

Adana’da, İstanbul’da ve Ankara’da bulundunuz. Türkiye’deki festivallere tavsiyeleriniz ne olurdu?
Her yeni belediyeyle yeni bir ekip kuruluyor ve bu bir festival için sağlıklı değil. Bence festivali yürüten insanlar bir şekilde bir araya gelmeli, birtakım prensipler belirlemeli ve biraz daha bağımsız bir şekilde konumlanmalı. Çünkü öteki türlü sansür daha kolay işleyebiliyor ve işi bozuyor, sağlıklı değil bu. Tabii ki işi yürüten insanlar daha dikkatli olmalı ve işi öbür tarafından da değerlendirmeli. Mesela bir festivali yürütüyorsanız ve bağımsızsanız bu her şeye, tüm sisteme karşı olmanız gerektiği anlamına gelmemeli. Bir tür denge tutturmalı ve bu ince çizgide yürümeyi öğrenmelisiniz. Türkiye’de olsaydım toplantılar başlatırdım, kilit isimler ve festivallerle. Çünkü eğer bir arada olurlarsa bazı konular çok daha rahat bir şekilde çözüme kavuşabilir. Ben Adana’dayken bir sene öncesinde Antalya’da bir olay olduğunu hatırlıyorum. Oradaki olayda diğer festivallerin daha fazla dayanışma göstermelerini dilerdim. Eğer dayanışma yoksa hükümetler doğru şeyi yaptıklarını düşünürler. Zaten sansür bile uygulasalar her zaman doğru şeyi yaptıklarını düşünürler. Daha fazla ses çıkıp onlara “bu yanlış” demedikçe hükümeti yanlış yaptığına inandırmak çok zor.

“Eğer biz bu denli erkek egemen bir toplumda festivalimizin yönetimini bir kadına verebiliyor ve programımıza pek çok kadın yönetmen tarafından yapılmış film alıyorsak, eminim Venedik, Cannes ya da Berlin de bunu yapabilir.”

Toplumsal cinsiyet eşitliği anlaşmasını imzaladınız mı festival olarak? O konuda ne düşünüyorsunuz?
İmzalamadık, belki imzalayabilirdik ama imzalamadık. Geçen sene şöyle bir şey oldu, program açıklandığında rakamlara bir baktık. Seçtiğimiz filmlerin, yönetmenlerin ve yapımcıların yarısından fazlası kadındı. Dürüstçe söyleyebilirim ki filmleri seçmeden önce cinsiyete bakmıyoruz, seçtikten sonra ne kadar seçmişiz diye bakıyoruz. Başka yöntemler araçlar var, bu araçları yaygınlaştırmalı ve teşvik etmeliyiz. Diyelim ki kabul ettiniz ve yarı yarıya dediniz, sonra ne olacağını asla bilemezsiniz. Ya kadınlar için kötü bir sene olursa? Çünkü bu sadece festivallerle ilgili bir durum değil, festival zincirin son halkası. Fonlama sistemi ne olacak? Asıl paralar verilirken bu prensipler olmalı. Amerika ve hatta Avrupa’daki küçük fonlar başta olmak üzere erkek yönetmenleri destekleyen bir yapı var. O taraftan başlanmasını isterdim. Festival bu zincirin en sonunda, biz böyle bir söz veremeyiz.

Bir de şu var, bizim yönetim kurulumuzda toplamda 18 kişi var ve 10’u kadın. İlk başladığımızda kurulda sadece bir kadın vardı. Şimdi ise yönetim kurulunun başkanı bir kadın. Festival direktörümüz kadın, sinema yöneticimiz kadın. Önce kendimizden başladık, kendimizi değiştirdik biz. Cannes ve Venedik gibi festivalde şöyle bir şey var, yöneticiler, egomanyak demeyeyim ama, daha erkek ağırlıklı oluyor. Bu tamamen farklı bir konu ve problem, bununla baş etmeleri gerekiyor. Eğer biz bu kadar küçük bir yerde ve bu denli erkek egemen bir toplumda bu prensiplere adapte olabiliyor, festivalimizin yönetimini bir kadına verebiliyor ve programımıza pek çok kadın yönetmen tarafından yapılmış film alıyorsak, eminim Venedik, Cannes ya da Berlin de bunu yapabilir.

Fonlama etiğine gelirsek… Green Dox (Yeşil Belgeseller) adlı bir programınız var ve diyelim ki ormanlara zarar veren projelerde payı olan bir bankadan destek alıyorsunuz. Türkiye’de çok yaşanan bir şey. Bu markalardan destek alarak onlara prestij sağladığınızı düşünenler olabilir. Bu tip konulardaki yaklaşımınız ne?
Festivalin ana sponsorlarından birisi bir banka ve on beş yıldır festivali destekliyorlar. Evet festivalde çevreyle ilgili bir bölümümüz var. Ancak çevreyle ilgili bir şeyler yapmak, bankalar gibi ticari işletmeleri dışlamak anlamına gelirse, hiçbir şekilde fon bulamazsınız. Bankalarla anlaşmayın demek “Ben plastikten su içmiyorum,” demek gibi. Çeşitli yollar bulmak zorundasınız. Sponsorlarla anlaşmamızın nedeni birtakım değerleri teşvik etmek değil, gidip de bizi yöneticilerle vakit geçirirken görmezsiniz mesela. Örneğin şöyle bir şey yapmıştık: Uçuşlar için harcanan karbon miktarını hesaplayıp onu paraya çevirdik, o parayla ağaç aldık ve diktik. Kısmen aktivist bir festival olarak bizim yapabileceğimiz küçük şeyler bunlar. Zarar veriyorsunuz ama daha sonra en azından o zararı telafi etmek için bir yol buluyorsunuz. Plastiği teşvik etmeyen bir noktaya varsaydım ben de mutlu olurdum. Mesela atıkları nasıl minimuma indirebilirim diye bir süredir düşünüyorum. Plastik satmamak için bir yol bulmak müthiş olurdu. Güneş enerjisiyle film gösterdiğimiz Solar Sinema’yı elektrik ve gaz harcamamak için kurduk. Komşu mahallelere gidip parklarda güneş enerjisiyle filmler gösterdik. Tabii ki bankaların CEO’ları var ve onlara güzel bir şeyin parçası olduklarını göstermeliyiz. Ama ben DokuFest şu ya da bu sponsorun parçası oluyor değil de tam tersi oluyor diye düşünüyorum.

Comments are closed.