| forum, Genel

“Atomu Parçalamıyoruz, Film Yapıyoruz”

Türkiye’nin bağımsız yapımcıları, hayatı tepetaklak edecek pandemiden habersiz 12 Şubat 2020’de Altyazı Sinema Derneği’nde buluşmuşlardı. O gün konuşulanlardan, Kelebekler, Sonbahar, Babamın Kanatları, Toz Bezi ve Aidiyet gibi filmlerin yapım süreçlerine uzanan bir kesit… *

12 Şubat 2020’da bir ay sonra karşılaşacağımız, hayatın her alanını olduğu gibi sinemayı da derinden etkileyecek pandemiden habersiz, yapımcılar olarak Altyazı Sinema Derneği’nde bir araya geldik. Bugün salgınla mücadelenin dayattığı kısıtlamaların ortasında bizleri yepyeni sorular ve zorluklar beklese de Şubat 2020’de konuştuğumuz meseleler de geçerliliğini koruyor. Üç saate yakın süren foruma Alara Hamamcıoğlu, Anna Maria Aslanoğlu, Armağan Lale, Ayşe Çetinbaş, Beste Yamalıoğlu, Burak Çevik, Çiğdem Mater, Dilde Mahalli, Haşmet Topaloğlu, Soner Alper ve Tolga Karaçelik gibi yapımcılıkla uğraşan isimler katıldı. Devamının gerçekleşmesini umduğumuz bu uzun buluşmadan bir kesit paylaşıyoruz.

Moderatör: Enis Köstepen
Fotoğraf: Furkan Üstel
Deşifre: Cem Hakimoğlu

Beste Yamalıoğlu: Biz Köprüde Buluşmalar için proje okurken şunun ayrımını yapıyoruz: çok iyi fikir var evet, ama ‘çok iyi senaryo’ çok az var. Biz üç aşamalı eleme yapıyoruz. 120 başvuru varsa, birinci toplamda yarısı kafadan eleniyor ve sebebi kötü fikirler olmaları değil. Eğitim anlamında film okulu yok. Bu insanlar nerede öğrensin bir fikri film hikâyesine dönüştürmeyi? Bu yüzden yapımcının da senaryo aşamasında projeye dahil olup çalışmaya katılması çok kıymetli bir şey bence. Yapımcı olurken bir anda kendini sadece İngilizce çevirisi yaparken buluyorsun ya, halbuki bence film diline çok net hâkim insanlar yapımcılar. Yönetmenlerin ve yazarların da bu konuda haklarını vermesi gerekiyor yapımcılara. En sevdiğim insanlarla çalışırken bile bazen hakkımın yendiğini düşünüyorum. Kasten seni ciddiye almıyor değiller tabii ki, ama o kadar iş olunca organizasyoncuya dönüyorsun ve yaratıcı süreçten uzak kalıyorsun.

Tolga Karaçelik: Ben bir yönetmen olarak neden yapımcılık yapmak zorunda kaldım, ondan bahsedeyim. Şirketlere baktığımızda mesela, A parasının değerini bilmiyor, B inanıyor bana ama beceremiyor, C de beni hiç sallamıyor. Bu üç olasılıktan başka bir olasılık gelmiyor gözümün önüne. Ben de bu insanlarla çalışmamaya karar verdim ve kendi yapımcım oldum. Öyle başladım yapımcılığa da. Gerçekten kimseyle tanışmıyordum, dışardan gelen bir adamdım. Yeni sinemacılar içerisinde bir oluşum vardı herkes birbirini tanıyordu ama ben Tolga olarak geldiğim için kimse beni tanımıyordu. Ben arabada sağ koltukta bile oturmakta zorlanan bir insanım. Şu an tabii yapımcılığı yaparken hep birisiyle birlikte yapıyorum ama kimseye de bu görevi tam olarak bırakamıyorum. Biraz zorunluluk biraz da tez canlılık açıkçası. İşin yapımcılık boyutunu seviyorum da açıkçası, çünkü orada da yaratıcı fikirler var. Mesela Sarmaşık’taki (2015) gemiyi hacizli gemiler sitesinden bulmak zorunda kalmıştım. Tez canlılığımı şuradan anlayabilirsiniz: 18 günde Sarmaşık’ı, 19 günde de Kelebekler’i (2018) çekmiştik. Ekibin parasını ödeyecek, sete girebilecek durumda bir bütçeye ulaştığım zaman bir şekilde sete atıyorum kendimi. Hiçbir zaman yabancı bir ortağım da olmadı bu tez canlılığım yüzünden. Yapımcı olarak en büyük sorumluluğumuz şu: Aynı dönemde film çekmiş veya çekecek insanların bir çanak oluşturması gerektiğini düşünüyorum. Yani, nakit akışını sağlamak bakımından yaratılacak bir havuz olarak söylüyorum bunu. Ama esas film bittikten sonra, onun tanıtımı kısmında zorlanmalar başlıyor. Bu noktada hepimiz çuvallıyoruz, çünkü sadece film yapmayı biliyoruz. Tanıtım kısmı mesela biraz da şans. Kelebekler’in bir sosyal medya planlamasıyla ünlendiği söyleniyor ama gerçekten yok böyle bir şey, kendiliğinden, şansla birlikte oldu. Ben de neden oldu anlayamadım. Önceki filmlerle başlayan bir şey de olabilir belki.

Anna Maria Aslanoğlu: Hangimiz finansmanımızı tamamlamış ve acil durum kapısını son olarak çalacak şekilde girdik sete? Benim başıma hiç gelmedi bu mesela. Setten on ay sonra hâlâ para arayan, asla finansmanı tamamlayamayan, bir kenara para koyamadığı için bu parayı asla döndüremeyecek olan kişileri hep gördüm. Daha niş ve butik işler yaparken, aslında biliyoruz ki bütün bu listelediğimiz satış ve gelir potansiyeli çok sınırlı. Filmin bir yerden, ki bu da genellikle festivaller, sıçraması gerekiyor.

Armağan Lale: Dünyadaki ödül sezonundan yeni çıktık ve kamera arkası ödülleri de takip ederken yaşı epey büyük insanlar görüyoruz. Ses tasarımını yapan kişiler dahi bizim sinemamızla karşılaştırdığınızda yaşlı. Biz kaç senedir ses tasarımı konuşuyoruz ki? Sinemamız emekliyor daha, ne kadar genciz ve genç olmamız sebebiyle de paramız yok. Maddi güç aileden gelmiyorsa çok da şanslı değiliz, “bana gelsin projeler bende de para var, hoşuma giden filme yatırayım bu parayı” diyemiyoruz ki. Ben İngilizce konuşurken, projeyi anlattığım kişinin gözünde heyecan görüyorum (artistik kısımdan bahsediyorum, finansal boyuttan değil). Ama ana dilimde kendimi daha rahat ifade ederken yok böyle bir tepki karşı tarafta, o enerji gelmiyor. O kültürü nasıl değiştireceğiz bence önemli olan bu. Hem izleyicide hem de bir şeylere yatırım yapabilecek kişilerde.

B.Y. Günün sonunda, ‘istemenin’ de psikolojik bir hasarı var. Kendime bazen profesyonel dilenci diyorum; prestij, aşk, şevk ve tutkudan başka bir şey sunamıyorsun ama karşılığında sürekli bir şey istiyorsun. Beni bir yerde şu da rahatsız ediyor: Bir takım parası olan insanların para yatırma ihtimali doğuyor, bu muhteşem bir şey ama günün sonunda sen yıllarca uğraşıyorsun, emeğini sen veriyorsun ve birisi, kısa sürede geniş bir filmografi oluşturunca “ben boşuna mı uğraşıyorum” gibi bir kederlenme oluyor. Psikolojik olarak bize neler oluyor, Allah bilir.

Haşmet Topaloğlu: Sinema salonlarında kötü deneyimler yaşayanlarımız oldu, iki hafta içinde kopya sayısının müthiş düşmesi gibi. Salon dışında alternatif nasıl gösterimler yapabiliriz. O yüzden gündeme geldiği için söylüyorum, belediyeler üzerinden gerçekten bir dağıtım oluşturulabilir.

Soner Alper: Yıllarca denememize rağmen seyirciyi örgütleyemiyoruz. Sonbahar (2008) zamanı sendikalar da örgütler de daha bir aradaydı, daha dayanışma içerisindeydi. Şimdi biz Babamın Kanatları’nı (2016) yaptık, DİSK’e gidiyorsun kimse önemsemiyor işini, oysa ki sivil toplum tarafından desteklenebilecek bir iş. Bu filmden filme değişen bir şey. Babamın Kanatları bir işçi hikâyesi olduğu için DİSK’e gidebiliyorsun mesela, ama elin boş dönüyorsun. Beğenilir beğenilmez, bilmiyorum ama İstanbul’u ve Ankara’yı sosyal demokrat olduğu iddia eden bir parti yönetiyor şu an. Onlara bir şekilde, “ortaya biraz para koysanız”, “sizden öncekiler şu kadar para vermişti, siz veremiyor musunuz” gibi birtakım şeyler söylenebilir.

Çiğdem Mater: Toz Bezi (2015) fena bir örnek değil gibi geliyor. Bir bakanlık desteği vardı, normalde olağan bir şey olmamasına rağmen filmi bir de mucizevi bir şekilde Star TV’ye sattık. Ama, şöyle ilginç bir şey oldu: Bir grup insandan bir miktar para topladım, saadet zinciri gibi bir yöntem ile. Yerel seçimlerden hemen sonraydı, Maltepe Belediyesi’ne gittik ve sinemayla ilgilenen biriydi başkan. Toz Bezi’ne öyle bir destek verdi ki kendisi, setin ihtiyacı olan bütün sıcak para ihtiyacını karşıladı. O olmasa biz sete çıkamazdık büyük ihtimalle. Film Berlin’e seçilince, bakanlıktan da ulaşım desteği alamayıp festivale nasıl gideceğimizi kara kara düşünürken, aynı belediye bizim gidişimize de destek verdi. Direkt nakit istemek yerine, ne isteyeceğimizi bilmemiz ve ona göre bir talepte bulunmamız daha etkili olabiliyor. Şimdi de belki bunu büyükşehirlerde yapmak daha kolay olur. Seçimlerden sonra yalnızca bir kez küçük bir CHP belediyesine bağlı bir yerde set kurdum ve gayet rahat halloldu her şey. Bilen vardır belki esas bu İzmir Sinema Ofisi’nin ne olduğunu. Gelin projenizi İzmir’de çekin, bir bölümünü biz finanse edeceğiz gibi bir anlayışları var sanırım; Antalya’da denenip başarılamayan oluşum gibi. Böyle kıpırdanmalar da var aslında, ümitli bir cümle olacak ama…

H.T. Belediyeler başta olmak üzere kurumların sinema yapanları sağılacak inek gibi görmeleri, sürekli harç ve haraç peşinde olmaları… Biz bununla başa çıkamıyoruz gerçekten. Rakamsal örnek vermek gerekirse; bir kütüphanedeki iki saatlik çekim için izinleri aldık, çekime üç gün kala bir belediye (iyi de bir belediye) gelip bizden 25 bin lira istedi. Bütün belediyelerde meclis kararı alındığına dair bahane sunma meşhur; nereye gitseniz bu durumla karşılaşabiliyorsunuz. “Ben sanat yapmak istediğinizin farkındayım ama ne yapabilirim” gibi bir tavır takınıyorlar genellikle. Belediyeler sadece bir örnek, birçok kurum bunu yapıyor, özel kurumlar da. Bunu nasıl kırabiliriz diye düşünüyorum.

B.Y. Sadece bir filmle beş yıl uğraşıyormuşuz gibi bir algı var ama aslında hiçbirimiz sadece film yaparak geçinmiyoruz. Bir tane iş için para harcarken, bir yandan diğer işin geliştirme aşaması için paraya ihtiyaç oluyor. Aynı anda iki film almamalı mıyız o zaman? Sonra da yönetmen yapımcı bulamıyor gibi bir durum oluyor. Yığınla yönetmen var ve ben her yıl en az iki yüz proje okuyorum ve eminim daha fazlası var. Yapımcı sayısı görece daha az ve insanlar bu çıkmaz durumda gerçekten yapımcı bulamıyor. Kimi zaman aynı anda üç film için para aramak gibi bir delilik de yaşanabiliyor.

A.M.A. Gerçekten bir tohum fonlama sistemi olabilir mi diye düşünüyorum. Bizim artık son kapıdan ziyade, bir ilk kapıya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Proje geliştirebilme için gerekli olabilir. Çünkü görünmeyen o kadar fazla gider ve masraf var ki…

Enis Köstepen: Anna Maria, bakanlık desteği olmayan iki uzun metrajı arka arkaya nasıl yaptı bir onu dinleyelim.

A.M.A. Nazlı Elif Duru’nun ve Ziya Demirel’in ilk uzun metraj filmlerini arka arkaya Mayıs-Ağustos (2019) arasında yaptım. Bir çatı ekip oluşturmaya çalıştık ve bir yandan tek bir filmmiş gibi davranmaya çalıştık, çok da mümkün olmasa da. En azından yaratıcı ekipleri ayırmamız gerekiyordu ve işleyebilecek bir yapım modeli kurmaya çalıştık. Kimi yerlerde güzelce işlese de kimi yerlerde ne yazık işlemedi bu model. Finansal olarak da çok fazla desteğin ve sponsorluğun olmadığı, küçük hibeler ve ortak yapımcıların bir araya geldiği bir sistem kurmaya çalıştık. İki filmin de geçmişi üç seneyi buluyor. “Artık sete girelim” dediğimiz zaman, iki filmi bir arada sunma modelini takip ettik. Cast oluştuktan sonra iki filmi castl’eriyle beraber bir arada sunduk. Ekipman ve post-prodüksiyon sağlayan firmalara da tek film, ama profile eklenecek iki film şeklinde yanaşarak ilerlemeyi sağlamaya çalıştık. Olamayacak bir delilikti bu ve yolda da çok yorulduk, sürüklendik ve yıprandık.

Ç.M. Aslında şimdi burada çok ağlıyoruz ama durum ne yazık ki gerçekten böyle. Şu an burada on bir kişiyiz, altısı kadın. Böyle bir oranı ancak böyle bir yerde görürsünüz. Burada para yok, para olsa on bir tane erkek bile olabilirdi. Para olmadığı için kadınlar çoğunlukta. Arthouse’dan da para kazanılmaya başlanırsa, biz kadınlar evde havuçlu kek yaparken, erkekler burada film yapıyor olur. Bakanlığı unutmalıyız gibi geliyor artık bana. Birçok arkadaşım bakanlıktan bağımsız olarak farklı yöntemlerle filmler yaptılar. Bakanlık aynı zamanda bence bizi aşırı körelten, tembelleştiren, yaratıcı her şeyimizi yok eden bir oluşum. Bence şu bakanlık meselesinden kurtulmanın artık bir yolu olmalı. Başka türlere odaklanmalıyız belki. Ben şu an 2001’den kalma tuhaf şeyler anlatan, olabileceğini düşündüğüm birtakım görüntüleri montajlıyorum. Yaratıcılık sürecimizle oynamalıyız belki.

Alara Hamamcıoğlu: Yurt dışından sürekli bakanlıktan desteğiniz varsa gelin biz de bölgesel destekte bulunuruz lafı geliyor. Bakanlıktan destek gelmediği takdirde de ortak yapımcı bulma konusunda sıkıntılar çıkabileceğinden korkuyorum açıkçası.

Burak Çevik: Aidiyet (2019) 9 günde çekildi. 20 günlük bir set kariyerim var, toplam 20 gün sette kaldım hayatımda. Sonra Uşak’a gittik film [Yönetmen: Selman Nacar, İki Şafak Arasında, post-prodüksiyon aşamasında] çekebilmek için; ben filmin yapımcısıydım, gayet güzel bir iş oldu ama “bir daha yürütücülük yapmam umarım” dediğim de bir iş oldu açıkçası. Bir ay sürdü set. Ama ben çok önceden oraya gidip, belediye başkanı da dahil herkesle oturup anlatmaya çalıştım neyi neden yaptığımızı.

Ç.M. Bu kısa sürede film çekilen setlerle ilgili bir şey söylemek istiyorum ben de. Sonuçta atomu parçalamıyoruz, bir film yapıyoruz. Bu nedenle, sendika saatlerine uymayayım, şu kadar çalışayım, az zamanda çekeyim gibi bir mantığı kabul etmiyorum. İnsanlara doğru düzgün muameleyle, haftada 6 gün ve günde 12 saati geçmeden çalışmamız gerekiyor. Çalışanların karınlarını düzgünce doyurmak, ihtiyaçlarını düzgünce sağlamak bizim görevimiz. Bunu yapamıyorsak da gerçekten film yapmayalım.

T.K. Ben kaşe konusunda hiç tartışmıyorum bile. Benim için önemli bir husus ve zaten bu bahsedilen sendika kurallarının kapsamında da yer alıyor. Ama yönetmen olarak ikisinde de daha fazla güne ihtiyacım yoktu. Bir seti bitirmek için gereken para, ne yaparsan yap, dört yüz elli bin lira; onu fark ettim ben, ne yaparsan yap böyle bir bütçe çıkıyor.

A.H. Kısa film yapmaya yönelik benim bir fobim oluştu. Kültür Bakanlığı dışında kısa filmlere verilen neredeyse hiçbir fon yok. Bu yüzden kısa film yaparken, sektördeki arkadaşlarımızdan rica ederek onları kaşe almadan çalıştırıyorduk. Bu süreçte kredimizi tüketecek boyutta şirketlerden ve insanlardan sürekli bir şeyler istedik. Ben artık kimseye “Ne olur filmimizin bedava renklendirmemizi yapar mısınız?” demek istemiyorum. Şu ana kadar çoğu kısa filmimi bakanlık destekledi ama miktar az olduğu için sırf bakanlık fonu hiçbir zaman yeterli olmadı.

B.Y. Bence herkes kısa film yapmaya devam etmeli ama. Çünkü gerçekten ömrünüze yazık, set bu işin eğlenceli kısmı ve set benim için hayal gibi bir şey. Sete beş yılda bir girersem depresyona girerim, set enerjik ve eğlenceli bir şey.

T.K. Esasında ben tam olarak sizlerle paylaşmadığımı fark ettim modelimi, biraz daha açayım onu. Sektörün çok farklı yerlerinde çalışıyorum, en başta dışardan gelmiş olmama rağmen. Reklam çekiyorum, Bartu Ben (2018) dizisinin yapımcılığını yaptım, bazı belgesellere yardım ediyorum. Dolayısıyla sürekli sektörden insanlarla ilişki içerisindeyim. Ekip konusunda, kaşe indirimi ve sömürüye ahlaki olarak karşıyım zaten. Post-prodüksiyon, ışık ve kameraya ulaşmam kolaylaştı nispeten. Sektörde tek bir yere takılı kalmazsak, başka yerlerden insanlara ulaşabilirsek işler biraz daha kolaylaşıyor. Dizi aracılığıyla ışığı ve post-prodüksiyonu, reklam aracılığıyla da reklamı sağlayabildim. Bu gibi durumlar ortaya çıkmaya başladı. Geçen ay dört reklam ve bir kısa film çektim, bir belgesele başladım ve böylece insan tanıma imkânım çok arttı.

Armağan Lale: Burada belki buna bir çözüm bulamayız ama kurgucular gibi biz de görüşmeye devam edersek, örgütlenebileceğimiz noktalardan biri bu olabilir. Bütçeyi hazırladığımızda şeyi de fark ediyoruz, insanlara verebildiğimizden daha çoğunu devlete veriyoruz. Yemekteki, yakıttaki, günlük işteki, ama aynı zamanda senarist, yönetmen, oyuncu ücretlerindeki stopaj rakamları fantastik boyutta. Meclise taşıyacak bir bu konu mu kaldı, diye de düşünülebilir ama her seferinde o vergiye takılmaktan da çok huzursuz oluyorum ben.

T.K. Kelebekler’i yaparken ben [dağıtımcı] Chantier Films ile işe girdim ortak olarak. Nakit akışını kendileri sağladı ben post-prodüksiyon gibi şeyleri getirdim; yapıyı da kurduğum için yapımcı olarak da geçiyorum. Sundance’e gittik, orada ödül geldi ve yurtdışındaki festival turu da başlamış oldu. Antalya Film Forum ve Köprüde Buluşmalar gibi yapılar da bu noktada işleri bir hayli kolaylaştırdı; yanılmıyorsam Boğaziçi Film Festivali de bu tip bir yapı oluşturmaya başladı. Türkiye birçok diğer ülkenin aksine, Türkiyeli yapımcı ve yönetmenlerin ulaşabileceği bir yapı kurmada önemli adımlar attı. Bu yapıyı da korumamız gerekiyor. Özellikle bizim arkamızdan gelen nesiller için bu yapı bir hayli önemli olacak. Benim filmim Sundance’e gitmeseydi Berlinale’de de asla gösterilemezdi diye düşünüyorum. Chantier Films dağıtımcı olduğu için salon konusunda rahattım ben. Ama 120 gibi sayılar yerine biz 70 salon ile başlama kararı aldık çünkü bağımsız filmler için salon sayısının fazla başlaması bir nevi intihar. Kilit yerlerde salonların belirlenmesi çok önemli bir konuymuş, onu öğrendim ben. Van’da, Lüleburgaz’da girdi film vizyona, 8-10 şehirde insanlar Facebook’tan örgütlenerek soktular filmimi vizyona. Sosyal medyanın gücü de önemli bu noktada.

B.Ç. Nihayetinde hep aklımda tek tek gösterimler yapan bir yapı vardı benim. Bağlantılarla bu tekli gösterim yapısı oluşabilecek gibi duruyordu. !f Kare vardı o zamanlar ve ona uyarlanabilir mi diye düşünüyorduk ama olmadı. Tuzdan Kaide (2018) ile 16 salonda vizyona girecektik. Aidiyet’in de kurguya yetiştiği deli zor dönemler… Eser İşletme Belgesi’ni kaybettim. Filmin gösterimini erteledik bir kez, sonra da iptal oldu. Aidiyet’i gösterdik bir süre sonra. Türkiye’de göstermeyelim filmi bir süre dedik, şansımıza yurt dışı turumuz iyi geçti. Adana’ya ve Boğaziçi’ne gittik. Boğaziçi’nde En İyi Film ve En İyi Senaryo ödüllerini alınca, dağıtım şirketi sinemaya sokmak istediğini söyledi. Ben “dağıtsak ne olacak” gibi düşünüyordum. Kayseri’de bir kriz patladı, biliyorsunuzdur.[1] Bu krizden sonra insanlar Aidiyet’i izlemek istediklerine dair taleplerini sosyal medyada dile getirmeye başladılar. Filmi seyircisiyle buluşturmak istemediğime dair yorumlar bile geldi, asılsız olsa da. Aidiyet’i tekil gösterimler ile planlayayım dedim ve kolları sıvadım. Cinemaximum ile anlaşayım, ama aynı anda tek bir seans yapalım; on şehirde insanlar aynı anda bu filmi izlesin, sonra da filmi çekelim vizyondan. İnsanları filme çekmek konusunda işe de yaradı bu. Kadıköy Sineması’nda gösterdik. Bir hafta vizyonda kalsa bu kadar izleneceğini düşünmüyorum, öyle bir doluluk vardı salonda. Bu model bu konuda biraz yardımcı oldu aslında. Kars, Ardahan, Mardin, Diyarbakır ve Sinop… Hepsine gittim ve hepsi çok keyifliydi. Filmin seyirci sayısı şu an beş binlerde ama vizyona girseydim belki bu sayıya bile ulaşamayabilirdim.

[1] “Kayseri’de Gösterim Koşullarına Protesto,” Altyazı Fasikül, 4. sayı (Ocak-Şubat 2020), sf. 6 https://fasikul.altyazi.net/wp-content/uploads/2020/03/Fasikul_Sayi_04.pdf

Yapımcılar Buluşuyor, Aralık 2019’da yapılan Kurgucular Buluşuyor’un ardından Altyazı Fasikül Tartışmaları serisinin ikinci buluşmasıydı. İlgili meslek alanlarında üretim yapanlar arasındaki iletişimi güçlendirmek ve yeni kuşaklara deneyim aktarımı yapmak amacıyla başladığımız bu tartışma serisi koronavirüs salgını nedeniyle sekteye uğradı. Fasikül Tartışmaları’na daha küçük gruplar halinde gerçekleştirdiğimiz çevrimiçi tematik tartışmalarla devam ettik. Altyazı Sinema Dergisi’nin YouTube kanalından yayınlanan bu tartışmalara ulaşmak için tıklayınız.

Comments are closed.