Şu An Okunan
Sinema GM

Sinema GM

Video-eylemci Oktay İnce, el konulan arşivini geri almak üzere yaptığı eylemlerden birini de Mayıs 2019’da Sinema Genel Müdürlüğü önünde gerçekleştirmişti. İnce’nin bu eylemin kayıtlarından kurguladığı Sinema GM, Altyazı Fasikül Gösterimleri’nin parçası olarak YouTube kanalımızda. Videoya İnce ile yapılmış kapsamlı bir söyleşi de eşlik ediyor.

Tarih, 30 Mayıs 2019. Mekân, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ait bir bina: Sinema Genel Müdürlüğü. Eylemci, sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle Ekim 2018’de evine baskın düzenlenen ve 20 yıllık görüntü arşivine emniyet tarafından el konulan Oktay İnce.1 Başroldeki İnce’ye, müdürlüğün güvenlik görevlileri, polis memurları ve yoldan geçenler eşlik ediyor. Bu filmin ya da İnce’nin deyimiyle eylem-videonun kamerası ise esasında herkes, kim kayıt alırsa… Ekrana yansısın ya da yansımasın…

Kameralı insanın “elindeki kamerayı eylemin uzvu haline getirdiği” video-eylem anlayışını 2000’lerin başından beri sürdüren Oktay İnce’nin elindeyse bu kez kamera yok. Eylemde elini binanın önündeki bayrak direğine kelepçeleyen İnce, arşivinin kendisine iade edilmesini ve Türkiye’de muhalif belgeselcilere uygulanan baskılara son verilmesini talep ediyor.

Oktay İnce söz konusu eylemin kayıtlarını, gerçekleştirilme tarihinden yaklaşık iki yıl sonra kurguladı. Ortaya çıkan Sinema GM adındaki eylem-videoyu Altyazı Fasikül Gösterimleri’nin parçası olarak sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz. Videoya yukarıdan erişebilir, videoya eşlik etmesi niyetiyle Oktay İnce ile yaptığımız kapsamlı bir söyleşiye ise aşağıda okuyabilirsiniz.

Önemli bir parantez. Söz konusu eylem, Kara Haber ve ardından Seyr-i Sokak kolektifiyle birlikte video-eylem pratiğini sürdüren Oktay İnce’nin arşivine el konulduktan sonra yaptığı eylemlerden sadece biri. İnce bu eylemlerde, sadece kendi arşivinin peşine düşmüyor; aynı zamanda görüntü almanın “yasak”, görüntü rehin almanın “yasa” kabul ettirilmeye çalışıldığı bir imaj-ses rejimine ve ardındaki devlet mantığına işaret ediyor. Türkiye’de, Oktay İnce’nin yanı sıra görüntü arşivine ve ekipmanlarına el konulan daha birçok belgeselci, gazeteci, muhabir var. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kendi personelini eylemlerde ses ve görüntü kaydedenlere “fırsat vermemekle” görevlendiren Nisan 2021 genelgesi sonrasında da eylemlerde kayıt alan birçok kişi gözaltı ile tehdit edildi, gazeteci ve belgeselcilerin kayıt aletlerinin içindeki görüntüler silindi, basın kartına sahip olmayan gazetecilerin çekim yapmasına engel olunmaya çalışıldı…

Altyazı Fasikül olarak, kayıt alma hakkının, haber alma-verme özgürlüğünün ve “yukarıdakileri”, “aşağıdan” gözetlemenin önem ve gücüne vurgu yapan Aşağıdan Yukarıya adlı bir video serisi tasarlamaktayız. Oktay İnce’nin Sinema GM videosu, önümüzdeki aylarda yayınlamaya başlayacağımız bu video serisine bir girizgâh olarak da görülebilir.

Oktay İnce:

Bu Bir Film Değil, Eylem-video

Söyleşi: Fırat Yücel

Sinema GM’yi sokaktan geçenlerin, bir bakıma “izleyenlerin” daha fazla parçası olacağı bir eylem biçimi için bir öneri olarak da görebilir miyiz?

Sokağı sahne yapan şey, hep, her zaman bir izleyici üretme potansiyeli taşımasıdır. Ne demek izleyici üretmek? Sokakta giderken bakışımızı çelen, bizi duraklatan, orada bir izleme süresine yol açan şey, bizi izleyiciye, kendisini de göstericiye dönüştürür. Bu bazen yolunda yürüyen tek bir insan, bazen bir olay, bazen bir nesne olabilir. İzleyen ve izlenen ilişkisinin kurulduğu her durumda orada bir sahne oluşmuş demektir.

Sonrası politik olarak bizim “halkımız saflara” meselemiz. Her eylem izleyeni kendisine çağırır, izleme konumundan çıkma, eyleme katılma çağrısıdır. İzleyeni aktif hale getirmek, izleyici konumundan sökmek, “ben de katılabilirim”, “ben de yapabilirim” düşüncesine yol açmak, görülebilir her eylemin içkin amacıdır. Yolda giderken duraklamak ve ne olup bittiğini izlemeye başlamak pasif değil aktif bir hale geçiştir aslında. Herhangi bir politik eylemde protestoculara müdahale edeceğinde polisin “normal vatandaşlar kaybolsun” anonsunu düşünelim. Ulus Baker’in aynı adlı metnini hatırlatarak. Normal vatandaşların durup izleyiciye dönüşmesi, protestocular için moral destek kaynağı olurken devlet için tedirgin edici bir duruma neden olur. Gözlere biber gazı sıkmakta, insanlara plastik mermi boşaltmakta sıkıntılara yol açar. Eylem boyunca insanlara “burayı terk etmeyin” çağrısı yapmamın bir nedeni de bu motive edici desteği kaybetmemek. Hitap etmekte olan için hitap edilenin varlığı, hatta çokluğu vazgeçilmez.

İzleyeni aktif hale getirmek, izleyici konumundan sökmek, “ben de katılabilirim”, “ben de yapabilirim” düşüncesine yol açmak, görülebilir her eylemin içkin amacıdır.

Bu eylem açısından izleyenin aktif hale gelmesinin asıl biçimi ise video kayıt çağrısı. Eylemin formu ‘sinema vérité’: “Eylem yapmıyoruz aslında, film yapıyoruz”. “Mobil telefonlarınızı çıkarın, kaydedin, yayın. Böylece, olayı izlemekten görüntü üretimine geçerek hem bir haberci hem de potansiyel bir sinemacıya dönüşün.” Birçoğu bunu yapıyor zaten. “Kayıt alan vatandaş” yine baskıcı devletler için potansiyel tehlike oluşturuyor malum. Hatta “normal vatandaşlar kaydetmesin” genelgeleri bile yayımlandı ülkemizde. Herhangi bir görüntüye içkin olan üç potansiyel -hukuki kanıt, haber ve sinema- izleyenin, sokaktaki normal vatandaşın kaydında da devreye girer.

Bu eylemde aktif hale geçmenin bir başka biçimi filme oyuncu olarak dahil olmaktı. Seyircilik, figüran olarak pasif bir oyunculuk sunsa da, elbette, sözle müdahale ya da eylemde bulunarak aktöre dönüşmenin yerini tutamazdı. Slogan atan, Sinema Genel Müdürlüğü (SGM) güvenliğine, polislere laf atan, ideal durumda polise müdahale edip gözaltını önleyen bir izleyici topluluğu, protestocunun “hah işte halkımız saflarda” diyeceği asıl edim olurdu.

Videonun süresi 21 dakika. Ama kameraların kayıtta olmadığı gözaltı süreci de var. Peki kameraların kayıtta olduğu anlarda, şu ya da bu nedenden görüntüye yansımayan “güçlü performans”lar, filmin son haline giremeyen “karakterler” oldu mu?

Eyleme polis müdahalesinin uzun sürmesinin nedenlerine bakarsak… SGM önünün belki de tarihinde ilk defa bir sine-protesto için kullanılmış olması bir neden. Sorumlu müdür ya da güvenlik personelinin tam olarak ne yapacaklarını bilememeleri, belki polisi arayıp aramamakta kararsız kalmaları. Zaten benimle diyalog kurmak için gelen memurların diline yansıyan acemilik, resmi kağıdınız var mı, bunun yansıması. Ben de bu kadar uzun süreceğini tahmin edemediğim için durmadan seslenmek zorunda kaldım. Belki bir saate yaklaşmıştır eylem süresi. Kelepçenin anahtarını atmıştım ama aynı anahtarların poliste de olduğunu, maymuncuk gibi kelepçeleri açtığını bilmiyordum, gözaltı süresi kısa sürdü. Dışardan sözlü ve fiili müdahalenin daha çok olmasını filmik olarak da tercih ederdim ama kurguya girmeyen karakterler yok ne yazık ki. Bu video bir film değil, eylemin, aslında söylevin, bütüncül özeti diyebileceğimiz bir eylem-video.

Arşivinizi geri almak üzere birçok eylem yaptınız, gerek adliyelerin, gerek valiliklerin önünde… Bu eylemdeyse emniyeti, valiliği ya da yargı sistemini muhatap almıyorsunuz; burada Sinema Genel Müdürlüğü’ne, yani Kültür ve Turizm Bakanlığı’na yönelik bir çağrı var: Müdürlüğü “belgeselcilerin ceza alması konusunda müdahil olmaya” davet ediyorsunuz. Hangi saiklerle eylemleri adliye ve valiliklerden Sinema Genel Müdürlüğü’ne taşımaya karar verdiniz? “Sinema” müessesesinin bir muhatap olarak eylem dağarcığına dahil olması ne ifade ediyor?

Her eylemin, amaç/araç, amaç/dil-biçim, amaç/mekân uygunluğuna göre oluşmuş bir kurgulanışı var, ya da olmalı. Burada mesele mekân. Diğer öğeler sabit kalırsa, farklı mekânlarda yapıldığında aynı eylemin farklı etkileri olur. Amaç/mekân uygunluğu etki açısından önemli. Mağduriyete kaynaklık eden kurum veya kişilerin konumlandığı mekânlarda protesto genel olarak uygun eylem yönelimidir. Kentlerin merkezlerinde her eyleme uyan mekânlar da vardır ayrıca, Ankara’da Yüksel, Sakarya, Güvenpark, İstanbul’da Taksim, Galatasaray Lisesi önü, İzmir’de Eski Sümerbank, Türkan Saylan Kültür Merkezi gibi.

Kültür Bakanlığı aynı zamanda sinema desteklerinin dağıtıldığı yer. Mekân seçimi, birçok “muhalif” sinemacının bu desteği ürkütmeyecek sınırlarda muhalefet ettiğini düşünürsek, onlara yönelik de söylenmiş bir sözdü diyelim.

Elbette bir de kadraj var, eylem biçim ve amacımız açısından, sinemada mekânı kuran kadraj. Kadrajın, hakkı ihlal edilen protestocu ile, bu hakkı ihlal eden kurumu aynı kareye alması önemli. Bunun için eylemin o mekânda yapılıyor ve protestocunun bu kadraja göre konumlanması gerekiyor; mekânı arkaya alıp bedenini, kamera açılarını böyle oluşturacak şekilde yerleştirmesi. Eylem ilgili mekânda yapılmasaydı, misal Güvenpark’ta yapılsaydı, kadrajın arka boşluğu konuyla ilgili bir gösterge taşımaz, nötr olurdu.

Bu eylem haftasında ben mekân açısından üçlü bir eylem serisi izledim. Arşivime el koyan sorumlu otoriteleri temsilen, ilk gün Ankara Adliyesi önünde, sonraki gün SGM önünde, son olarak da Ankara Valiliği önünde. İçişleri, Adalet ve Kültür bakanlıklarını temsilen. Her ne kadar Kültür Bakanlığı her zaman sansürle anılacak olsa da, aslında tam tersine sinemacı ve sanatçılara sahip çıkması gerektiğini hatırlatması amacıyla. Bildiğimiz gibi Kültür Bakanlığı aynı zamanda sinema desteklerinin dağıtıldığı yer. Birçok “muhalif” sinemacının bu desteği ürkütmeyecek sınırlarda muhalefet ettiğini düşünürsek, onlara yönelik de söylenmiş bir sözdü diyelim.

Bu eylem neyi etkiledi ya da videosu kimi etkiler dersek, devleti değil. Arşivim halen devlette, vermiyor. Daha çok içe yönelik, sinemacı, belgeselci ve habercileri, başka tür seyircileri harekete geçme doğrultusunda etkileyebilirse, olay budur. Çünkü ben SGM önünde eylem yaparak bir sürü olanağını kaybetme konumunda olan bir kişi değilim. Gerçekten böyle bir sinemacı bu mekânda bu eylemi yapmayı göze aldığında değişecek birçok şey.

Ben SGM önünde eylem yaparak bir sürü olanağını kaybetme konumunda olan bir kişi değilim. Gerçekten böyle bir sinemacı bu mekânda bu eylemi yapmayı göze aldığında değişecek birçok şey.

Eylemde atıfta bulunduğunuz cinéma vérité çok farklı şekillerde ele alınabilen bir kavram; bazıları sinemacının varlığının görünür olmadığı gözlemci bir üslubu cinéma vérité olarak tanımlarken, birçoğu da cinéma vérité’nin tam da sinemacı ile kaydettiği özneler arasındaki ilişkiyi, dolayısıyla kameranın ve sinemacıların varlığını açık eden bir üslup olduğunu söylüyor. Siz bu eylem/film özelinde bu yorumlardan hangisine yakın duruyorsunuz?

Yukarıdaki yaklaşımlara bakarsak eylemin biçimi ikincisine daha yakın sanırım. Burada cinéma vérité kavramına uygun bir film çalışması yok tabii ki, daha doğrusu cinéma vérité kavramı da, film yapmaya yönelik çağrılar da, eylemin amaç/dil-biçim uygunluğu ekseninin bir parçası. Yani eylem için bir araç, bir dil, biçim tercihi. Eylemin SGM önünde yapılması ve içeriğinin, protesto konusunun sinemanın da dahil olduğu görüntü işçiliğine yapılan devlet saldırısı olması ile uygunluk içinde kurulmuş bir dil. Godard da, cinéma vérité kavramı da araçsallaştırılmış durumda. Diğer taraftan kadraja giren herkes, başta ben, rol olarak kendisini oynuyor. Sadece izlese de, kayıt da yapsa, gelip bana bir şey söylese de… Gözaltı yapan polisler dahil. O bakımdan sanki cinéma vérité kavramına hem yalan hem gerçek bir çengel atılmış gibi duruyor. Bir gün her görüntü bir filmin parçası haline dönüşür, yeter ki kaydedilmiş olsun.

Aslında bu noktada şunu da sormalı: Bir eylemci olarak, video-eylemci olarak kameranın arkasında olmamak, sadece önünde eylem yapan kişi olarak yer almak, yani çekilen kişi olmak nasıl bir deneyimdi?

Kameramızın karşısındaki kişiye çoğu zaman kameranın varlığını unutturmaya çalışırız. Kamera baskısı, kürsüde kalabalıklara söylev baskısıyla çok benzer. Yüzlerce gözü üzerinizde hissetmek, göz baskısı. Kamerada o anda değilse bile sonrasında yüzlerce göz tarafından izlenecek olma fikrinin baskısı. Canlı yayınlarda ise bu anında oluyor. Kameranın önündeyken bu hâl kamerayı unutma çabasına dönüştü diyebilirim. Sokakta eylem halinde farklı heyecanların karmaşası var, kamerayı unutmak daha kolay. Her an “ben şimdi bir kameraya konuşuyorum” düşüncesi sürekli zihindeki fikirlerin, dilin akışını bozar. Kamera, fikirleri ve kelimeleri kendisine uygun dizmeye zorlar insanı, sanki öyle bir uygunluk varmış gibi. Kamera baskısıyla baş etme işi, “varsın ama hükmün yok” anlamında, deneyim tekrarı içinde zamanla çözülür. Ben Yüksel Direnişi ve kendi İzmir eylemlerim sırasında bu sorunu çözmüşüm sanırım, SGM önündeki konuşma performansına bakarsak.

Kadraja giren herkes, başta ben, rol olarak kendisini oynuyor. Gözaltı yapan polisler dahil. O bakımdan sanki cinéma vérité kavramına hem yalan hem gerçek bir çengel atılmış gibi duruyor. Bir gün her görüntü bir filmin parçası haline dönüşür, yeter ki kaydedilmiş olsun.

Otorite figürleri, eylem sırasında sadece sözleriyle değil, ‘bakışlarıyla’ da eylemciyi itibarsızlaştırmaya, sözünü, eylemini, itirazını değersizleştirmeye, ‘yersiz’leştirmeye çalışır. Burada da öyle oluyor. Müdürlük görevlileri, sokaktan geçenleri de bakışlarıyla etkilemeye, eylemi onların gözünde de değersizleştirmeye çalışıyor. Bu karşılıklı bakış trafiği eylemi nasıl etkiledi, videoya nasıl yansıdı? Bu ‘otorite bakışı’yla nasıl mücadele ediyorsunuz?

Sokak esasen, fizikî ya da sözel, çıplak şiddetin alanı. Bakıştaki aşağılayıcılık, söze veya fizikî saldırıya dönüşmemişse eylemci tarafından hemen fark edilip tepki verilebilir bir şey değil. Veya fark edilse bile es geçilebilir çünkü beden ve söz açısından o anda orada bir meydan okuma halinde, güç eylemcinin elinde. Bakış ya da mimik, o gücü kırabilecek göstergeler değil. İzleyenlerin indinde de etkisiz. Zira otoriteden, onlar bir nevi devlet temsilleri, kendi otoritesine karşı eylemci tarafından yapılan bu fiili aşağılamayı şiddetle bertaraf etmesi beklenirken videoda gördüğümüz memurların bütün müdahaleleri bir tür acziyet içeriyor.

Yukarıda sözünü ettiğimiz, seyirci/müdahil konumları içinde, otoriteden anında ve hep müdahil olması beklenir. Hem de kendi şiddet araçlarıyla. Son gelen daha sorumlu kişinin “resmî izni yoktur, yasal olarak gereken yapılacaktır” gibi, sert olmaya çalışan ses tonu da dahil, bu eylemde resmî görevlilerin bir-iki ikircikli girişimden sonra, izleyici veya aşağılayıcı jest ve mimiklere geri çekilmeleri kendi otoritelerini kıran bir hâl. Zaten o durumda diğer izleyenler üzerinde bir etki kurmaları mümkün değil.

Kamera, fikirleri ve kelimeleri kendisine uygun dizmeye zorlar insanı, sanki öyle bir uygunluk varmış gibi.

Bu eylem için yazılı izin sormaları, kamera kaydı ile varsaydıkları suça delil oluşturmaya çabalamaları, Sinema GM personelinin “protesto” dediğimiz olgudan ne kadar bihaber olduklarının göstergesi. Ya da belki de sinema gibi bir yüksek sanatla iştigal ederken bu eylem onlara çok avam gelmiş, avamı kapılarına toplamış, buna dudak büküyor olabilirler.

Videoda kamera olarak ismi geçen dört kişi var: İbrahim İlhan, Nazan Bozkurt, Eser Budak ve Sibel Tekin. Bu kişilerle eylemden önce görüştünüz mü? Onlara herhangi bir yönlendirme yapmış mıydınız?

Yüksel Direnişi bizim video-eylemimiz açısından zengin bir deneyim oldu. Öncelikle videocu/eylemci sınırı tamamen lağvedildi. Videocuların zorunlu olarak eylemciye, eylemcinin ise videocuya dönüşmesi sonucunda. Biz bunu “eylemin özkaydı, selfie of act” olarak kavramsallaştırdık. O süreçte sıkı bir videocu ekip oluştu. Sıkı kelimesinin özellikle kullanıyorum. Politik eylem içinde pişmiş, elindeki kamerayı eyleminin bir uzvu haline getirmiş, saldırılar karşısında geri çekilmeyen. Nazan, Yüksel’de KHK zulmüne karşı kamu emekçileri içinde önemli bir aktör. İbrahim ve Eser direnişi hem fiilen hem de kamerayla aktif olarak destekleyen arkadaşlar. Sibel ise zaten Seyr-i Sokak ekibinden belgesel sinemacı arkadaşımız. Kamera kaydını tesadüfe bırakamayız sonuçta. Onlara sadece eylem yapacağımızı söyledim. Yer ve biçim konusundan haberdar değillerdi. Nazan, Yüksel TV’de canlı yayın, İbrahim, Eser ve Sibel serbest kamera kaydı yaptılar.

Nazan Bozkurt (en sağda), eylem sırasında Yüksel TV’de canlı yayın yaparken.

Emniyet mensuplarının eyleme müdahale anlarının kameralara yansıması ve filmin parçası haline gelmesi, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün az önce atıfta bulunduğunuz genelgesiyle tezat oluşturuyor. Bu kayda katkı sunan videocuların, sizin deyiminizle “filmin aktörü de olan” güvenlik mensuplarını görüntülemek ya da bu görüntüleri paylaşmak konusunda bir kaygısı oldu mu? Gelecekte kamera arkasındaki gazeteci ve aktivistlerde bu tür kaygılar oluşabilir mi sizce?

Bu kayda katkı sunan videocular, ne polis görüntülerini alırken ne de bunun paylaşılması konusunda bir kaygı duymadılar. Video-eylemcilerin, kameraların hiç giremediği devletin “kör noktaları”na kamera sokarak görülebilir hale getirme ve böylece zone interdite (yasak bölge) içinde genişleme fikirleri gibi, Yüksel direnişçisi Nazan arkadaşımızın da kendisine ve diğer arkadaşlarına yönelik polis tacizi ve işkencesini teşhir etme konusunda çoğu zaman kamera kaydı alarak tavizsiz bir mücadelesi oldu. Zaten, korumakla yükümlü oldukları yasaları hiçe sayma konusunda devletin her zaman normal vatandaşlardan kat kat ileride olduğunu hepimiz biliriz.

Fakat, devletin kendi yasasını ihlal ettiğini fark ettiğimizde, buna karşı yasalara yaslanarak mücadele etmekten çok, hoca-cemaat hikâyesi, “öyleyse gerektiğinde bütün yasaları hiçe saymayı meşru görebilirim” gibi bir noktadan verilen mücadele, devrimci, daha etkin bir mücadele tarzına dönüşüyor. Nazan, diğer direnişçiler de tabii ki, direniş boyunca tam olarak, elinde bazen mobil kamerasıyla, öyle bir noktada durdu. “Siz işkence ve tacizle kendi yasalarınızı çiğnemekte beis görmüyorsanız, biz de, sizin suratınızı halka teşhir ederken o yasalara uymak zorunda değiliz” tutumu. Direniş boyunca sosyal medyadan yapılan tek tek polis teşhirleri ile ilgili direnişçilere hiçbir dava açılmış değildir, bildiğim kadarıyla. Bu eylemde polisler ile öyle bir sertleşme yaşanmadı. Videoda polislerle video kaydı konusunda yapılan tartışmalardan da anlaşılabileceği gibi kamera kullanan diğer arkadaşlar da benzer konumdaydılar.

Yasal olarak ise, polislerde surat teşhiri sadece Terörle Mücadele (TEM) polisleri için yasaklanmıştır, çevik kuvvet ya da güvenlik şube, karakol vs. değil. TEM polisleri de zaten işleri gereği sivil, yani “görünmez” olması gerekenler. Kamusal alanda görev yapan, toplumsal olaylarda öfkesini “orantılayamayan”, zaten kalabalığın içinde kameralara takılıp duran, kadrajı bozan polisler için görüntüleme yasağı geçerli değil.

Devletin yasaklamaya çalıştığı “normal vatandaşlar kaydetmesin” genelgesi, bu cephenin yukarıdaki noktasında olan, zone interdite içinde yol alan insanlar için çıkarılmış değildi. Zaten bu genelgenin kendisi de yasa dışı. Devlet, suç işlerken kontrol edemeyeceği kadar kamera-gözün kendisini izliyor, kaydediyor olmasından tedirgin. Yasal bir sonucu olmasından çok, televizyonlar aracılığıyla “suçtur” diye gürültü koparıp, kamera kullananlarda, bunların en çekingenlerinde bir tereddüt uyandırabilir miyim gibi pratik bir fayda için çıkarılmış bir genelge. Ve de filmde, “yasa dışı eylemin neyini çekiyon abi” diyen polise daha fazla şiddet alanı açma amaçlı.

Sizin yoldan geçenlere yaptığınız “medya sensin, benim hikâyemi kaydet” çağrısıyla kayıt yapanlar da oluyor. Bu kayıtlara bir şekilde ulaşmayı ve onları da filme eklemeyi düşündünüz mü?

Yukarıda yazdığım gibi amaç film yapmak değildi, eylemin formu olarak araçsallaştırılmış bir çağrı idi. Montaja girmeyen bölümlerde “çektiğiniz görüntüleri sizden isteyeceğiz ya da bize ulaştırın” gibi şeyler söylüyorum ben konuşmada ama o anda iletişim bilgileri almak başka bir mesai. Asıl olarak eylemin esenlik içinde sonlanmasına odaklandığımız için zaman ayıramadık. Bu istem o anda çekim yapanların vazgeçmesine bile neden olabilirdi. Ama bir sosyal medya mecrasında bu videolardan birisinin yayımlandığına tesadüfen de olsa rastlamayı çok isterdim. Zaten hemen indirip montaja koyardım. Bu video kendi arkadaşlarımızın kayıtlarından oluştu.

Altyazı Fasikül’ün Serbest Kürsü köşesine yazdığınız yazıda el konulan arşivinizdeki görüntülerle ilgili şöyle demiştiniz: “‘Bu imajlar kime aittir’ sorusuna vereceğimiz yanıt çok net, ‘kayıt edene değil kayıt edilene ait.’” Bu filme söz konusu bakış açısıyla yaklaştığımızda, müdürlüğün önünde kelepçeyle görüntülendiğiniz kayıtların da size ait olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu, muhatap olarak sadece kaydedeni alan,copyright hakkı adı altında görüntünün tamamen ticarileşmesine, ve bir kopya olarak görüntünün, orijini, yani görüntüyü verenleri tamamen dışlamasına, yok saymasına karşı edilmiş bir laf. Bu soruya bir görüntü üreticisi olarak ve görüntüsü üretilen olarak farklı yanıtlar verebilirim. “Ait olma”yı model/kopya ilişkisi içinde düşündüğümüzde, kopya her zaman modelin kopyasıdır. Görüntü, bu anlamda kaydedilene aittir zaten. “Ait olma”yı görüntüden faydalanma hakkı olarak alırsak, burada kaydedenin emeği de devreye girer, ona faydalanma hakkı verir, estetik veya ticari, ama hiçbir zaman görüntüyü kaydedenin mülkü yapmaz; kaydedilenin söz ve tasarruf hakkı her zaman bakidir. Benim fikrim bu. Olay daha karmaşık hale gelme potansiyeli taşısa da.

Kayıt yapılırken, görüntülerle ne yapılacağına ilişkin kaydedilenlerle söz dökülmüş veya dökülmemiş bir uylaşma vardır. Bizim durumumuzda ya onların haber ya da belgeseli yapılacaktır, çoğu zaman onların zaten buna ihtiyacı vardır. Mesele, görüntünün bu uylaşma dışında kullanımlarında ortaya çıkar. Görüntüler bir araştırmanın, bir uluslararası projenin, bir TV kanalının talebi haline gelebilir. Burada artık kaydedilenin yararı dediğimiz şeyden tamamen uzaklaşmış sadece kaydedenin yararının gözetildiği mecralara gider. Bu durum benim açımdan hep ikircik taşır, görüntülediğim hikâyelerin, insanların nesneye dönüştüğünü -kaydedilenin yararının tamamıyla dışlanması anlamında- hissederim. Bu huzursuz edici bir durum.

Bu eylemde, görüntüsü kaydedilen olarak daha rahatım kendi görüntüm hakkında konuşmakta. Görüntünün kendisine içkin olan talep bize yön gösterebilir. Bu görüntüler, kim kendi işlerinde kullanırsa, eylemin, eylemcinin derdini yeniden üreten, en azından bağlamında bu derde bir göndermesi olan herkesindir diyebilirim. Formel bir izin alma sürecinden çok, içine dahil edileceği yeni kontekste, görüntünün kendi derdini taşıyabilme hakkı olarak.

Görüntüleri kurgulama sürecinde nasıl kararlarla yüz yüze geldiniz?

Yukarıda sözünü ettiğim gibi bu bir film değil, eylem-video. Biz haber olacak kayıtları, bu forma uygun daha kısa, dinamik ve mesajların özünü içerecek şekilde yaparız. Uzun özet diyeceğimiz bu örnek, daha çok ham görüntüler dışında izlenebilir bir belge-video. Montaj sürecinde sorun şuydu: Sürekli kendi sesimi dinlemek zorunda kalmak istemezdim. Keşke dışardan daha fazla müdahale olsaydı; daha fazla aktör oyuna girseydi montaj yapmak daha zevkli hale gelebilirdi. Bir tür tirat oldu ve sözün gücü düştü. Çevik kuvveti ya da Güvenlik Şube’yi beklerken mahalle karakolu geldi, polislere “abi” filan diyen çocuklar çıktı, aksiyon düştü. Geriye biraz enteresanlık kaldı. Görüntü ve ses bloklarının zenginliği sonuçta montaj için çok iyi motivasyondur, o yoktu işte.

Keşke dışardan daha fazla müdahale olsaydı; daha fazla aktör oyuna girseydi montaj yapmak daha zevkli hale gelebilirdi.

Polis memuru ile İbrahim’in polemiği tekdüzeliği kıran, bağlama tam oturan bir tartışmaydı. “Yasadışı eylemin neyini çekiyorsun?” derken, kameranın bu eylemi çoğaltacağına, yayacağına dair bir fikrî arka plan üzerinden konuşuyor elbette. Hani televizyonlar veya muktedirler örgütlerin adını negatif de olsa anmıyorlar ya propaganda olur diye, bir strateji olarak, bunun gibi bir şey. Mahalli polis müdahale dili olarak, Güvenlik ya da TEM gibi eğitilmiş değil, şaşkın ve spontane bir dil kullanıyor işte. Mahalde alıştıkları vaka biçiminden farklı bir vaka. Ne kadar yasanın içinde ne kadar dışında kalacaklarını tam kestiremezler. Polis okulunda öğrendikleri, kitabın yazdığı dili kullanmaya çalışırken kekelerler. Diğerleri olsa eylemciden önce kamera kaydına müdahale eder, kameraları kapattırdıktan sonra eylemciye müdahale ederlerdi.

Oktay İnce (solda), KHK ihraçlarına karşı Yüksel Caddesi’nde direnişe başlayan öğretmen Semih Özakça ve akademisyen Nuriye Gülmen ile birlikte kayıt yaparken. (fotoğraf: Seyri Sokak)

Sinema GM, Fractured Spine adlı bir sergide video-eylem tarihinizden üç örnekten biri olarak gösterilecek. Film festivallerine, özellikle de yarışmalara videolarınızı göndermeyi tercih etmediğinizi, daha serbest bir dolaşımdan yana olduğunuzu biliyoruz. Peki sergiler konusundaki yaklaşımınız nedir?

Film festivallerine film gönderdik zamanında, 2000’lerin ilk yarısı. O zaman basit kameralarla çekilmiş video işi bireysel belgesellerin festivallere girebildiği zamanlardı. Sonra belgeselciler daha yüksek fonlarla daha kaliteli ekip ve ekipmanlarla çalışabilmek için şirketleştiler. Belgesel sinemalaştı. Bizim yaptığımız, bireysel, ‘kamera-kurgu bir kişi’ şeklindeki video işleri zaten konu dışı kaldı; bu organizasyonların, aslında sinemanın dışına düştük doğal olarak. İçine girmek için çabalamak yerine kendi mecramızı oluşturduk diyebiliriz ki, o da video-eylemdir, “videoglaz”. Bizler zaten Ulus Baker’in Vertov yorumlarının peşinden giden kameralı kadınlar ve erkeklerdik.

Belgesel sinemalaştı. Bizim yaptığımız video işleri zaten konu dışı kaldı. İçine girmek için çabalamak yerine kendi mecramızı oluşturduk. O da video-eylemdir, “videoglaz”. Bizler zaten Ulus Baker’in Vertov yorumlarının peşinden giden kameralı kadınlar ve erkeklerdik.

Sergi, sinemadan farklı bir gösterme alanı, videoya daha yakın. Yarışma ya da size bir vaadi yok. Görüntü film gibi izlenmez, orada görüntü “döner”. İzleyicinin izleme süresi kısadır. Kendimizi, örnekte görüldüğü gibi serginin kavramsal çerçevesinin içinde hissedersek katılıyoruz. Seyr-i Sokak olarak kendi açtığımız Aksinden Yansı adlı bir video sergi deneyimimiz de oldu.


NOTLAR
1 İnce’nin son edindiği bilgiye göre arşivi kopyalamanın bitiminin ardından bir ay içinde kendisine iade edilecek.