Şu An Okunan
Belgeselde Heyecan Sezonu

Belgeselde Heyecan Sezonu

Kendisi de yıllarca farklı mecralarda belgeseller üretmiş olan Haşmet Topaloğlu‘ndan, İstanbul Modern’in Biz de Varız! seçkisinde seyirciyle buluşan 2020 yapımı beş belgesele dair notlar.

Sonunda ve aslında bir kez daha buralarda yapılan belgeseller üzerine düşünmeye, konuşmaya başladık. İnsanı mutlu ediyor. Hele de belgeselcileri. Kimsenin hevesi kaçmasın lütfen ama, genelde bu heves ara ara harlanır, umutlandırır ve iki taşım sonra ocağın altı kendiliğinden kapanır. İzlemenin ötesinde ilgilenenler içinse belgeselin heyecanı kısık ateşte de olsa hep sıcak kalır. Kimsenin şevkini kırmak niyetinde değilim. Belgesel yapma ve gösterebilme direncimizi sürdürebilmemiz için o şevkin canlı kalmasına ihtiyacımız var. Bu filmler bizi neden heyecanlandırdı, nasıl devam edebilir diye düşüncelerimi paylaşmak için yazıyorum.

Önce Altın Portakal’da ardından İstanbul Film Festivali’nin sonbaharında izlediğimiz belgeseller mesafeli izleyiciyi bile ekrana (günümüzün perdesi) yaklaştıracak tazelik ve yetkinlikteydi. İstanbul Modern Sanat Müzesi’nin gelenekselleşen Biz de Varız! programı da yerinde bir tercihle son dönemin öne çıkan beş belgeselini bir kez daha izlemeye ve tartışmaya açtı. Bu program bana tam da bu beş belgesel üzerine hazırladığım bir yazı taslağını tamamına erdirme fırsatını verdi. Belgesellerin beşini de çok beğendim ama yazının içinde sorguladığım, farklı olabileceğini düşündüğüm noktalara da değineceğim.

İzlediğim günlerden bugüne kadar geçen süre içinde kendimi tutup çıkan yazıları ve söyleşileri okumadım, seyretmedim. Aferini hak ettiğimin farkındayım. Zaten yıllardır bu böyle; bir filmi seyretmeden hakkında herhangi bir şey okumaktan, dinlemekten imtina ederim. Burada da yazıyı tamamen kendi izleme tecrübem ve bana çağrıştırdıkları üzerine kurmak istedim. Kimi tahminlerim, varsayımlarım doğru çıkmayabilir ama bunlar benim filmler üzerinden vardığım düşünceler. Belgesel yapan, televizyonda belgesel formlarına yakın programlar yapmış biri olarak yazının içinde ara ara neyin nasıl yapılmış olabileceğine dair ukalalık edeceğim, kendi tecrübelerimden söz edeceğim. Sabrınız yeterse son olarak da bugün Türkiye’de belgeselin algılanışı ve üretimi üzerine fikirlerimi okuyabilirsiniz.

Filmleri izlediğim sırayla yazıyorum ve ne olur ne olmaz, söyleyeyim: Bu yazı filmlerin gelişimi veya sonu hakkında bilgiler içerir.

Hayalimdeki Sahneler

Zamanında seyrederken çoğumuzun aklına gelmiş olabilecek soruyu Metin Akdemir yaklaşık 30 yıl sonra yöneltiyor; yanıtları –hayal ediyorum- müstehzi dinliyor ve gözün gördüğü imayı bizzat şekillendiriyor. 1980 sonu ve 1990 başında çekilmiş üç filmde –Dul Bir Kadın (1985), Kadının Adı Yok (1988) ve İki Kadın (1992)- kadınların arasında dostluktan öte bir bağ olduğuna inanan yönetmen bu filmlerin senarist ve oyuncularıyla, sinema yazarları ve sosyologlarla bu ihtimali tartışıyor ve daha sonra söz konusu filmlerin en kritik sahnelerini o ihtimali gerçek kılarak tekrar çekiyor.

Metin Akdemir, geçmişin röportajlarda hâlâ dönüp dolaşan utangaçlığını cüretkar rejisiyle kırarken klasik anlamda belgeselin çerçevesinden de taşmış.

Öncelikle söyleyeyim; filmlerdeki kuir imayı su yüzüne çıkarmak zekice, yaratıcı ve cüretkar. Bu bir ‘makale belgesel’ olabilirdi kolaylıkla. Metin Akdemir filmleri inceler, kendi tezini yazar, arşiv görüntülerinden yararlanarak anlatıcı sesle derdini anlatabilirdi. Belki o zaman belgeselin ismi ilk başta düşünüp de vazgeçtiği gibi Çekilemeyen Sahneler olabilirdi. Ancak o bunlarla yetinmeyip o sahneleri farklı kişilerle bugün yeniden ve ‘aşkın temsilini’ sakınmadan canlandırınca gerçekten de ‘hayalindeki sahneler’i çekmiş. Geçmişin röportajlarda hâlâ dönüp dolaşan utangaçlığını cüretkar rejisiyle kırarken klasik anlamda belgeselin çerçevesinden de taşmış. Belki bambaşka bir dil aranabilirdi veya konuya boyut katmak için o günlerin ortamı, toplumsal cinsiyet kültürü, sinemanın yazılı olmayan kuralları üzerine söz söylenebilirdi. Ancak yönetmen tek bir soruya ve aklında zaten hazır yanıta odaklanmayı tercih etmiş. Bence iyi de yapmış. Yalın, az katmanlı ve doğrudan bir anlatım bu belgesele yakışmış.

Bir ara not: Yazı boyunca belgeselleri yapan kişilerden yönetmen diye söz edeceğim çünkü kurmacaya kıyasla belgesellerde çoğunlukla fikir-metin-yönetim tek kişiye ait oluyor. Hatta kimi zaman görüntü ve kurgu da aynı kişinin imzasını taşıyabiliyor. Tek kişilik bir orkestra anlayacağınız.

Bu aslında bildiğimiz klasik anlamda bir sinema belgeseli değil, bana sorarsanız. Sinemamızda bir dönemi anlatmaya, söz konusu filmlerin yapım süreçleri hakkında bilgi vermeye, yönetmenlerin sinematografilerinden söz etmeye çalışmıyor. Sinemamızın toplumsal hayatla kurduğu bağın tek bir boyutuna odaklanıyor. Üç filmi yaratan ekiplerin gözlemledikleri, üzerine düşündükleri bir kavramı toplum ahlakı/bakışı/baskısı karşısında sadece ima etmek zorunda kalıp kalmadıklarını sorguluyor ve yıllar sonra filmlerin ‘ahlakını’ özgür bırakıyor. Benim gibi bu filmleri gençliğinde veya yetişkin olarak seyretmiş bir kuşak Akdemir’in gördüğü imayı fark etti mi? Bu sahnelerin aslında bambaşka şekilde çekilebileceğini düşündü mü? Kuir kavramından ne kadar haberdardı? Tabii itiraf etmeliyim, bu sorular kadar 30 yıl öncesinin kalburüstü filmleri ve sineması üzerine düşünmek de benim için ilgi çekiciydi.

Belgesellerin en güzel yanlarından biri sizi kanıksadığınız, belki de görmeden geçtiğiniz konular üzerinde yeniden düşünmeye sevk etmesi. Böyle anlarda zihniniz sadece tartışılan konuyla değil onun açılımlarıyla doluyor. Atıf Yılmaz 80’lerde neden daha çok kadın öykülerine odaklanmıştı? Acaba yanılıyor olabilir miyim? Bütün sinematografisine bakmakta fayda var. O günlerde kuir kavramı ne kadar konuşuluyordu? Sinemada olmasa da edebiyatta veya basında neler yazılıyordu? Bugünün sinemacıları cinsellik, cinsiyet kültürü üzerine ima etmenin ötesine geçerek bir şeyler söyleyebiliyor mu? Belgesel biter, dalgaları yayılır.

Röportajlar bildik bir tarzda yapılmış ama beni daha çok ilgilendiren bu isimlerin böyle “hassas” bir konuda konuşmayı kabul etmiş olması. Yazarken, oynarken ne düşündüklerini, yönetmenle ne konuştuklarını ve bugünden bakınca nasıl gördüklerini anlatıyorlar. Kişisel olarak dillerinin ucuna geleni zihinlerine geri gönderdiklerini, duygularını ve anılarını mühürlediklerini düşünüyorum. Az veya çok. Hatırada kalan şeyin zamanla değişmesini istemiyorlar belli ki. Haklarını da yemeyeyim; kaçımız isteyebiliriz ki?

Bu arada seyrederken kolay görünebilir ama insanları geçmişi kurcalayan bir belgeselde, keza haberde konuşturmak zor iştir. Çoğu insan keyfini, imajını, tarihin yer aldığı sayfasını bozmak istemez. Yıllar boyunca görüşme talep etmek için birini aramadan önce oturup sözü nereden açacağımı, nasıl ikna edeceğimi düşündüm. Kimisi baştan red eder, kimisi düşünmek için zaman ister ve bilirsiniz ki yüzde doksan ikinci arama olumsuz sonuçlanacaktır, kimisi kabul eder ama bir süre sonra arayıp düşündükçe(meali eşi dostu arayıp ‘deli misin’ sözünü duyunca) konuşmamanın daha doğru olacağına karar verir. Tabii mübalağa da bir yere kadar; aradıklarımın yarısı kabul ederdi. Metin’in ikna becerisinin yüksek olduğuna eminim, hemen herkes konuşmuş. Gönül isterdi ki Atıf Yılmaz ve Yavuz Özkan hayatta olup bu sahneleri istedikleri gibi çekip çekmediklerini anlatabilsinler.

Anlatıcı üst sesin bizzat yönetmene ait olması hem inandırıcılığı arttırmış hem de bakış açısını oturtmuş. Ses sahneler, anılar, yorumlar arasındaki eksikleri tamamlıyor, tartışmaya boyut katıyor. Bir çok belgeselde yönetmenin veya yazarın düşünceleri bir başkası tarafından seslendirilir. Her ne kadar içerik birebir yaratan kişiye ait olsa da sesin tonu, vurguları seyirciyle seyrettiği arasındaki ilişkiyi etkiler. Mümkün olduğunca üst sesin belgeseli yapan kişiye ait olmasını tercih ederim. Gerçeklik hissini arttırdığı gibi daha ham, saf, içten bir anlatım sağlar. Bir belgeselin profesyonel vurgularla veya pürüzsüz, etkileyici bir sesle bizi doyurmasına gerek yok. Belgesel ana akım film veya dizi değil ki, bir nokta koymasa, bizi yarı tok bıraksa da olur.

Metin Akdemir’in hayalindeki gibi çektiği sahneleri seyrederken bazı yerlerde yönetmenin hayatının hiçbir anında eksik olmayan mizahı yakaladığımı hissettim. Örneğin Kadının Adı Yok’tan seçtiği sahne filmde Tarık Tarcan halıya uzanır uzanmaz bitiyor. Kendisinin çektiği hayalindeki sahnede iki kadın uzun uzun dans ederken yere uzanmış Tarcan’ı canlandıran oyuncunun kolunun uyuştuğunu, üzerine basılıp basılmayacağından endişe ettiğini düşünüp gülmekten kendimi almadım. Belgesel illa her anıyla insanı düşündürecek, üzecek, motive edecek diye bir kural yok ya. Tabii umarım Metin eleştirimin gayrı ciddi bölümüne de aynı şekilde güler.

Ah Gözel İstanbul

İstanbul’da yaşamış hemen her belgeselcinin aklında aşk-nefret ilişkisi kurduğu, her baktığı yerde tarihin katmanlarını gördüğü bu uçsuz bucaksız şehir üzerine bir film yapmak fikri vardır. Bazısı tarihini anlatmak ister, bazısı yitip gitmiş karakterlerini, bazısı hiç usanmadan yıkılan, yenilenen mimarisini. Çoğunlukla bir güzelleme veya güzelliğin kaybına yakılan bir ağıtdır zihinlerde oluşan. Zeynep Dadak ise bugünü anlayabilmek ve anlamlandırabilmek için şehrin hafızasını canlandırmayı tercih ediyor. Dörtyüz küsur yıl öncesinin gözüyle yapılan bir betimlemeyi pusulası olarak alıp bugünün İstanbul’una denizden, havadan ve karadan süzülerek yaklaşıyor.

Zeynep Dadak bugünü anlayabilmek ve anlamlandırabilmek için şehrin hafızasını canlandırmayı tercih ediyor.

Baştan söylemeliyim; şehire öncelikle denizden bakmak ve yaklaşmak çok iyi bir fikir. Tarihe ve metne göndermesi bir yana, her gün içinde kaybolduğumuz bu gayya kuyusunun aslında muazzam bir omurgası olduğunu hatırlamak için de o omurgaya ne denli eziyet ettiğimizin bir kez daha ayırdına varmak için de.

Seyyah Kömürciyan’ın gözlemleri surlardan Eyüp’e, Mısır çarsısından Cihangir Camii’ne bize “eski” İstanbul’da eşlik ediyor. Belgesel surlara dirsek mesafesindeki kule evleri, sarayı dolduran turist kafilelerini, Haliç kıyısına tıkış tıkış park edilmiş otomobilleri gösterirken geçmişin bilgisi ve diliyle bugünün şehri arasında bir tezat, bir kıyaslama da yaratıyor. Kömürciyan’ın sesine kapıldığınızda gözünüz gayr-ı ihtiyari 1600’lerin izlerini bulmaya çalışıyor. Ancak otoparklar, reklam tabelaları, her köşeyi dolduran kalabalıklar gözünüze uzun süre geçmişte kalmaya fırsat vermiyor. Gidip gelen bir ruh hali. İnsanın içini ürperten bir ‘geçmiş anın içinde olma’ hissiyle insanı isyan ettiren bir ‘bugünün içine geri çekilme’ duygusu. Belki de uzun tek bir planda dahi.

Bu gelgit belli yerlerden ve onlarla kurmuş olduğumuz kişisel bağlardan da etkileniyor. Lise yıllarımdan beri binlerce kez dolaştığım, yığınların akışına kapılıp sürüklenmek zorunda kaldığım Mısır Çarşısı ve Eminönü’nü görünce iç yorgunluğum beni anlatıcı sesten koparıyor. Halbuki Eyüp Sultan’da, bahçelerin gece ışığında dolaşırken ‘huşu içinde’ anlatılana kapılıyorum. Ah Gözel İstanbul’un anlatıcısının söyleyeceği çok şey var, haklı olarak. Anlattıkları ilgi çekici, üslubu etkileyici. Ancak yine de aralarda nefes alma, durma isteği gelebiliyor. Böyle anlarda gerçeklik hissi yüksek ‘kurmaca’ bölümler yardıma yetişiyor ve izleme isteğimizi tazeleyerek ileriye taşıyor.

Sarı yağmurluğuyla sessiz ve sakin dolaşan bir seyyah var. Bugünün insanları onu görüyor mu meçhul ama üst ses ve süzülen kamera bize diyor ki “o şu an sizin gördüğünüz şehrin geçmişteki katmanlarını görüyor, süzüyor.” Film ilerledikçe kısa sohbetlere katılıyor, bize yeni bir katman açıyor. Özellikle de, belgeselin şekillenmesinde pay sahibi tarihçi Cemal Kafadar’ın finale doğru bizzat katıldığı bölümlerde. Kafadar’ın her zamanki akıcı, mütevazı üslubuyla geçmişin kültürel yapısını damıttığı anlar anlatıya bir referans perspektifi de katıyor. Onu dinlerken aslında kaç farklı sesin bu belgesele eşlik ettiğini de düşünüyoruz: Kömürciyan’ın metni, kurmacalardaki diyaloglar, kameranın kendi dili, tarihçilerin sözleri ve bizim iç sesimiz.

Burada sese dair bir not da düşmeliyim. Filmi seyrederken zaman zaman “daha farklı bir üst ses olsa metnin özelliği, o dönemin vurgusu daha iyi yansıtılabilir miydi?” diye düşündüm. Tabii bunun kolay bir tercih olmadığını, her unsurla oynarken farklı bir şeylerin yitirilebileceğini ve mükemmel ‘içime sindi’ noktasının pek de mümkün olmadığını biliyorum. Belgeselcinin en zorlu kararlarından biri bence üst sesi belirlemek. Belki ikna olana kadar farklı seslerle denemeler yapmak bir çözüm olabilir ama o denemeler sırasında ne istediğinin labirentinde kaybolmak da mümkün. Tecrübeyle sabit.

Anlatının epilog bölümü belgesel boyunca aralarda, arka planda hafif hafif sırıtan günümüzün mimari ve kültürel barbarlığını, şehri çoraklaştıran şuursuz rant doymazlığını bir anda –klişe tabirle- yüzümüze çarpıyor. Ne kadar haberlerden izlemiş olsak da bu derece bariz bir tahribatla karşı karşıya kalınca Kömürciyan’dan, öykülerden, yüzyılları aşıp gelmiş mahalllerden ve yapılardan sıyrılıyoruz. Çok güzel çekilmiş bir çirkinlik başyapıtı bizden yüzyıllar sonrasına Kömürciyan’ınki gibi etkileyici bir İstanbul betimlemesi kalmayacağını gösteriyor.

Ah Gözel İstanbul, izlerken insanın içinde olduğu andan kopup kendini akışa bırakabileceği, duygusu kuvvetli belgesellerden. Bunu başaran izleyici gözün aktardıklarını daha iyi takip edebilir, şehrin tasvirini daha güçlü benimseyebilir. Benim zaman zaman akışın dışına düştüğüm oldu. Belki bir iki yere takılmaktan, belki kafamdaki inceleyen sesi bastıramadığımdan. Ancak dalga sonunda bizi sahile vurduğunda duygusu yavaş yavaş içime çöktü.

Ah Gözel İstanbul çok uğraşılmış, öncesinde çok çalışılmış bir belgesel. Bu açıdan da az rastlanır bir film. Daha değerli olan, yönetmenin keşfettiği eşsiz bir anlatıyı kendi üslubunu yaratarak bizimle paylaşmak için gösterdiği şevk. Belgesel yapmanın hem en önemli şartı hem de en büyük tatmin duygusu bu değil mi zaten?

Bu kadar çok mekâna dağılan belgeselin yapımının meşakkatli olduğunu tahmin etmek zor değil. Yapımda Zeynep Dadak’ın yükünü hafifleten Pınar Bağcı ve Aslı Dadak’ı da ayrıca kutlamak gerekir.

Mimaroğlu

Bu belgeseli birinin yapması gerekiyordu. Hatta Mimaroğlu yaşarken farklı bir belgesel daha yapılmalıydı zaten. Böyle bir karakter zor bulunur. Yaratıcı, üretken, çok boyutlu, tanınmış ama gizemli ve ciddi bir arşivi var.

İlhan Mimaroğlu’nu Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazılarından, kitaplarından bilirdim. 80’lerin sonlarında hakkında konuşulan efsane isimlerden biriydi. Sonra AKM’deki meşhur konserine gitmiştim. O zamanlar bilet veya bilet alacak para bulamazsak her tür kapı önü numarasını deneyip konserlere kaçak girerdik. Bu da onlardan biriydi diye hatırlıyorum. Çok merak ediyorduk. Kaçırılmaması gereken bir ders dinleyecek gibiydik. Etkilendim ama açıkçası tarzını, beğenilerini tam olarak kavrayamadım, nereye koyacağımı bilemedim. Ciddi bir elektronik müzik tutkunu Serdar Kökçeoğlu belli ki biliyormuş. Sinema bilgisiyle birleştirip etkileyici bir biyografik belgesel yapmış.

Mimaroğlu’nun kayıtları, çektiği fotoğraf ve filmler, kendisinin bulunduğu filmler… Ortada müthiş bir malzeme var. Hem büyük bir şans hem de kurgu açısından büyük bir sınav.

Belgesel bize tipik bir biyografi sunmuyor. Açayım: arşiv görüntüleri üzerine karakteri doğumundan ölümüne anlatan bir ses, onu anlatan konuşan kafalar, kişisel hayatının bütün evrelerinin anlatılması yok. Zaten bu Mimaroğlu’na haksızlık olurdu. Öte yandan onun sanatıyla aşık atan bir dil yaratmaya da kalkışmıyor. Bu hem sanatçının istisnai kimliğinin ve eserlerinin hakkıyla ortaya konmasını zedeleyebilirdi hem de anlatımın tökezleme riskini arttırırdı. Filmde konuşan kafalar yok ama konuşmalar var. Mimaroğlu’nun hayatına tanıklık etmiş, onunla diyaloğu olmuş isimleri hiç görmüyoruz ama anlattıkları bize karakterimizin profilini çiziyor. Bu iyi bir tercih ama yine de konuşmaların, alıntıların biraz daha az olması; doğal seslere, müziğe hatta bazen sessizliğe daha fazla alan açılması belgeselin dilini daha etkili kılardı diye düşündüm.

Müzik veya müzisyenler üzerine yapılan belgesellere her zaman ilgi duymuşumdur. Hatırladığım ilk müzik belgeseli, gençlik yıllarımda AKM sinema salonunda bir arkadaşımla seyrettiğim, Shirley Clarke’ın Ornette Coleman üzerine çektiği Ornette: Made in America’ydı (1985). Müziğinden başka hakkında hemen hiçbir şey bilmediğim Coleman için gitmiştim. Belgesel de tipik bir biyografi olmaktan uzak, deneysel bir çalışmaydı ve aslında Coleman’ın dünyasını anlatıyordu. Aklımda hâlâ canlı olmasının nedenlerinden biri de gösterimde sinemamızın büyük ustalarından birini ilk ve son kez görmüş olmam. İki arkadaş büyük bir merakla filmin başlamasını beklerken Metin Erksan içeri girdi, tek başına en ön sıraya oturdu, trençkotunu çıkarmadan 15 dakika seyrettikten sonra salonu terk etti. Erksan’ın bile ilgisini çeken bir filme gittiğimiz için çocukca bir gurur duymuştuk.

İçerik, karakterin kendisi ne kadar zengin görünse de onun hakkını veren bir belgesel yapmak o derece kolay değildir. Müziğin veya müzisyenin alışılmış normların dışında olması belgeseli her zaman daha çekici kılar. Mimaroğlu’nda olduğu gibi.

Bu tarz belgesellerde beklentim görüntü ve sesteki orijinalliğin şaşırtması, anlatımın bunları aktarırken etkilemesi. Mimaroğlu’nun kayıtları, çektiği fotoğraf ve filmler, kendisinin bulunduğu filmler… Ortada müthiş bir malzeme var. Hem büyük bir şans hem de kurgu açısından büyük bir sınav. Doğrudan söylemeli; Eytan İpeker ve Serdar Kökçeoğlu bu sınavı çok rahatlıkla geçmişler hatta üzerine katmışlar. Kurgunun ritmi ve öykünün dönüm noktalarına dair tercihleri çok iyi. Malzemenin hakkını veriyor ve farklı dönemlere yayılan hikâyeyi neredeyse zamansız kılıyorlar.

Eşi Güngör hanımın varlığı anlatının derinliği açısından büyük bir artı. Bir anlamda onun gözünden bakıyoruz Mimaroğlu’na. Hayat hikâyesiyle, kararlarıyla, tavırlarıyla başlı başına bir karakter. Genç bir kadınken herkesin cesaret edemeyeceği bir karar verip hayatını okyanus ötesinde bir anlamda tekrar kurması bile dikkate değer. Bir kez daha arşiv sağolsun, onu New York sokaklarında dolaşırken, ev partilerinde dans ederken görebiliyoruz.

Tabii böyle bir belgeselde izinler veya farklı bir tanımlamayla muvafakatnameler çok kritik. İlhan beyin hayat hikâyesi, kayıtları, besteleri, ev hayatı, tanıyanların görüşleri… Güngör hanımın veya Mimaroğlu varislerinin rızası olmadan bu belgesel yapılamazdı büyük ihtimalle. Sanıyorum, onların ikna olması bütün kapıları açmıştır.

İşin ilginç yanı belgesellerde az rastlanan bir tür sürprizli son seyretmemiz. Varlığından kısaca söz edilen bir aile üyesi son bölümde ortaya çıkıyor ve Mimaroğlu çiftine farklı bir perspektiften bakıyor. Bir dönem yaptığı TV programıyla popüler olan, gazeteci, yönetmen, çok yönlü bir isim kendi tanıdığı İlhan Mimaroğlu’nu kısaca anlatıyor. Bir belgeselde spoiler vermemek için uğraşmak garip bir duygu ama yine de bu –bana göre- çarpıcı ve düşündürücü finali bozmak istemiyorum.

Bu belgeselin arkasında çok iyi anlaşan, uzun süre emek sarf eden bir ekip var. Onlara değinmeden geçmek olmaz. Bir süredir Amerika’da yaşayan, Mimaroğlu ailesiyle ve tanıyanlarla bağ kurmakta önemli rolleri olan ortak yapımcı Esin Uslu ve albümleriyle olduğu kadar film müzikleriyle de bilinen müzik direktörü Erdem Helvacıoğlu, son yıllarda farklı filmlerle adını duyuran taze yapımcı Dilek Aydın, hem belgelselci hem de gerçekten iyi bir kurgucu Eytan İpeker ve tabii bu filmi uzun süredir hayal eden, sabırla parçaları bir araya getiren yönetmen Serdar Kökçeoğlu.

Miss Holokost Survivor

Hayfa’da soykırımdan kurtulmuş yaşlı insanların katıldığı bir güzellik yarışması düzenleniyor. Aynı şehirde, kurtulanlardan bazılarının kaldığı bakımevinden de yarışmaya katılanlar oluyor. Belgesel, yarışma sürecini hem katılımcılar hem de organizatörler üzerinden anlatıyor.

Yarışmanın dolayısıyla filmin adı irkiltici, merak uyandırıcı bir zıtlık, olağandışılık barındırıyor. İnsanın inanası gelmiyor, gerçekten de böyle bir yarışma var mı, yoksa bu bir şaka mı? Kitaptan albüme birçok alanda olduğu gibi belgeselde de isim koymak önemli bir karar. İçeriği tam olarak karşılayan bir kelime veya cümle mi kullanmalı yoksa filmin herhangi bir yerinde geçen çarpıcı bir tanımlamayı mı? Ne olduğunu sözlükte araştırmadan anlayamayacağımız ilginç bir kelime mi yoksa bir şiirden alıntı mı? Bu karar seyirciyi filminize nasıl çekmek istediğiniz kadar derdinizi doğru şekilde temsil etmesiyle de alakalı. Dört yönetmen birlikte yaptığımız bir belgesele isim olarak bir sahnede sarf edilen “Bu Ne Güzel Demokrasi!” tanımlamasını uygun görmüştük. Konuya dolaylı olarak atıfta bulunmasının yanı sıra içerikle birebir alakalı bir ironi barındırıyordu. Ah Gözel İstanbul hem sinema tarihimizden önemli bir filme hem de eskimeyen bir şarkıya atıfta bulunurken konusunu da bakış açısını da gayet iyi açıklıyor. Maddenin Halleri çok farklı anlamlar yüklenecek, merak ettirici bir isim; kısa öyküsünü okuduğunuzda bile bağlantı kuramayabilirsiniz. Eytan İpeker’in belgeseliyse isim açısından “doğuştan şanslı”.

Filmde tarihin en büyük trajedilerinden birinin bile geri plana düşebileceğini görüyoruz. Bizi konunun içine çeken ve eleştiriyi yavaş yavaş oturtan zekice bir kurgu mantığı sayesinde.

Miss Holokost Survivor bir anlamda gözlemci bir belgesel. Belirli bir zamanlaması, takvimi olan bir etkinliğin sürecini takip ediyor. Olayın gidişatına müdahalede bulunmuyor, insanları doğrudan konuşturmuyor, anlatıcı sesle veya yazılarla yorumda bulunmuyor. Ancak gözlemci olmak yorum yapmamak anlamına gelmiyor. Neyi ne kadar ve hangi sırayla göstereceğine dair tercihleriyle ciddi bir eleştiride bulunuyor.

Eytan İpeker’de buradan bir belgesel çıkarma isteğini doğuran belli ki böyle bir yarışmanın barındırdığı çelişkiler, görünenin ardındaki propaganda ve ironi. Eleştirisini sakin ve zarif bir şekilde yansıtıyor. Bizi hem yarışmayı düzenleyenlerle hem de soykırımdan kurtulanlarla tanıştırıyor. Yaşlı insanların hikâyelerini duygu sömürüsüne izin vermeyecek şekilde, ölçülü olarak dinletiyor. Onların ruh halini, gündelik hayatını, beklentilerini anlıyoruz. Bir yandan da yarışma organizasyonunun adım adım ilerleyişini izliyoruz. Bu iki aks arasındaki çelişkiler gitgide insanın gözüne batmaya başlıyor. Bir tarafta o korkunç günleri hafızalarında yaşayan, topluma bunları aktarmak isteyenler bir tarafta bu hikâyeleri ve karakterleri kendi organizasyonlarının başarılı olması için şekillendirenler. Organizasyon yöneticilerinden biri adaylardan birinin yaşadıklarını yeterince dramatik bulmayabiliyor ve nasıl daha cazip kılarız diye düşünüyor. Provalarda yaşlı insanları kısa konuşmaları, iyi poz vermeleri için yönlendiriyorlar. Yarışma ve bakımevinin tanıtıldığı bir toplantıda evanjelik bir kuruluşun üyelerinden maddi destek toplanılıyor. Arka planda daha çok televizyon haberleriyle dikkat çekilen milliyetçi politika, yarışma günü başbakanın karısının salona gösterişli girişiyle bu organizasyonu da kullanmaktan geri durmayacağını gösteriyor. Her ne kadar amaç bakımevinin finansmanına destek bulmak gibi görünse de soykırımda yaşanmış olanlar yarışmanın –kabaca- sosu haline geliyor. Politika, din, popülarite, egolar, hepsi bu büyük acıyı kendi tencerelerinde çevirip duruyorlar. Tarihin en büyük trajedilerinden birinin bile geri plana düşebileceğini görüyoruz. Bizi konunun içine çeken ve eleştiriyi yavaş yavaş oturtan zekice bir kurgu mantığı sayesinde.

Gözlemci belgesele uygun ve klasik okula yakın bir çekim yaklaşımı var: sabit, sabırlı ve detaycı. Koşturmuyor, oradan oraya atlamıyor, sadece karakter takip etmiyor. Yönetmen bazen aynı kare içinde bazen de birbirini tamamlayan karelerde tezatı veya mizahı yakalarsa mutlaka üstüne gidiyor. Anlatısına boyut katmak için boş ve özensiz soykırım müzesinden kesitler gösteriyor, bizi şehir sokaklarına çıkarıyor. Yaşlı kadınların yüzleri çoğu kez yakın planda ve uzun gösteriliyor. Duygu dünyalarını, ruh hallerindeki değişimi anlamak için iyi bir yöntem.

Bakımevinde yaşayan ve bir anlamda belgeselin başrol karakteri Sophie Leibowitz’in yüzündeki ifade yaşadıklarının yükünü ve bugüne bakışını o kadar güçlü yansıtıyor ki. Bir başka belgeselci öyküyü tamamen bu kadar güçlü bir karakter üzerine yıkıp bambaşka bir film yapmaya karar verebilirdi. Eytan İpeker daha kontrollü davranıyor ve anlatısının duygu derinliğini farklı kişilerden topluyor. Soykırımın etkilerini farklı seviyelerde yaşayan diğer yarışmacıların kısa kısa gördüğümüz yüzlerinde, hikâyelerini anlatma şevklerinde, zaman zaman bastırmaya çalıştıkları hayal kırıklıklarında…

Bu tür belgesellerde öncelikle olayın, etkinliğin ana aktörünü ikna etmek gerekir. Onun izni ve isteğiyle kapılar açılır, diğer kararsızları ikna etmek kolaylaşır. Kilit konumdaki kişilerin veya kurumların referansı olmadığında, her karakteri, her kurumu kendi başınıza ikna etmeye çalıştığınızda, hem çok zaman kaybedersiniz hem de birçok kez kayalara çarparsınız. Tahmin yürütmek gerekirse yarışma organizasyonunun yöneticilerini ikna etmek yönetmene yarışmacılara, organizasyonun perde arkasına, bakımevi sakinlerine ve dindar gruplar için düzenlenen destek toplama toplantılarına erişme fırsatını sağlamış.

Film bize yarışmanın her adımını tek tek göstermiyor. Eytan İpeker’in amacı yarışmayı birebir anlatmak değil soykırım temasıyla olan ilişkisini nasıl kurduğunu, yaşlı adaylarla olan ilişkisini göstermek. Tabii bilinmez, her istediğini çekememiş de olabilir. Belirli bir süre içinde gelişip biten bir olayın her aşamasına yetişemeyebilirsiniz. Doğru zamanda doğru yerde değilsinizdir, haberiniz olmayabilir, trafiğe takılırsınız, izin vermezler… Kieslowski İlk Aşk (Pierwsza milosc, 1974) belgeselinde bir çiftin çocuk sahibi olma süreçlerini çekerken doğum anına yetişemeyeceğini anlayınca tanıdığı bir kameramandan rica ettiğini anlatır (umarım hafızam yanıltmıyordur).

İlk gün size “Tabii çekebilirsiniz” diyenler zaman içinde bıkmaya, sizi daha uzakta tutmaya, her şeyi haber vermemeye başlarlar. Biraz da niyetinizden şüphelenirler. Bazen de çok basit bir şekilde, unuturlar. Sürekli etraflarında olmak, programlarını günlük olarak öğrenmek gerekir.

Filmin finaline doğru jürinin karar toplantısını göremeyeceğimizi sandığım bir anda kameranın jüri odasına son anda “sızdığı” sahne çıktı karşıma. İzin mi vermediler Eytan mı dışarıda kalmayı tercih etti bilemem ama bir türlü karar verememiş jüriye “hadi artık” demeye gelen biriyle bizim de toplantının finaline dahil olmamız harika bir sahne olmuş. Zaten çoğu zaman en çarpıcı sahneler beklemediğiniz veya umudunuzu yitirdiğiniz anlarda gelir. O yüzden belgeselcinin edinmesi gereken en önemli meziyetlerden biri sonsuz sabırlı olmak.

Final plan-sekansı seyrederken filmi sondan bir önceki planda bitirmek daha doğru olmaz mıydı diye düşündüm. Orada vurgulanmak istenen, zaten yarışmanın törenini gösteren son planda daha dolaylı olsa da var. Ve bence filmin genelindeki eleştiri tonuna daha uygun. Tabii bunu koltuğumda oturup izlerken söylemek kolay; kurguda aylarca uğraşırken insanın kendisini her bir plandan soyutlayıp sıralamayı tekrar tekrar değerlendirmesi bir yerden sonra mümkün olmayabilir. Veya daha basiti, yapanın kafasında o plan doğru plandır. Nokta. Bir başkasının filminin kurgusuyla ilgili farklı düşünceler öne sürmek aslında çoğu zaman fayda sağlayan bir yöntemdir. Filmi yapan kişi tecrübesine veya gözüne güvendiği isimlere ‘kaba kurgu’yu yani filmin henüz tamamen bitmemiş halini gösterir, fikirlerini sorar. Bazen hiçbir şey çıkmaz bazen de içine sinmeyen veya bir türlü göremediği şeyin ne olduğunu bulur. Bitmiş film üzerine –benim yaptığım gibi- fikir yürütmek sadece kurgu üzerine fikir jimnastiği sayılır. Hayır, tam olarak pişmiş aşla su arasındaki ilşiki gibi değil. Kurgu üzerine düşünmek her aşamada çok zevklidir ve besleyicidir.

Bazen de yönetmen belgeseli başladığı görüntüye, oradaki atmosfere yakın bir planla, sahneyle bitirmek ister. Bir tür filmin doğduğu ana dönerek kapanması. Akılda kalıcı, düşündürücü olduğu kadar toparlayıcı bir bitirme yöntemidir.

Yönetmen Eytan İpeker ve yapımcısı Yoel Meranda yıllardır birlikte çalışıyorlar. Birbirinin dilinden anlayan iki kişinin ortak çalışması her zaman verimli olur. Yoel kurmaca ve belgeseldeki yapımcılık tecrübesiyle filmi çok ülkeli bir ortak yapım olarak gerçekleştirmeyi başarmış. Eminim çok kapı dolaşmış, çok sunum yapmışlardır. Zor iş. Çoklu ortak yapımı daha güçlü bir finansman ve uluslararası alanda daha fazla görünürlük şansı olarak tercüme edebiliriz. Her filmin başına.

Maddenin Halleri

İstanbul Cerrahpaşa Hastanesi’nde içiçe geçen günün ve gecenin hikâyesi. Evet, bu bir Cerrahpaşa belgeseli çünkü labirent koridorları, birbirine dayanan binaları, yenilenmişle yıpranmış iç içe yapısıyla tam da çocukluğumuzdan beri zihnimize yerleşmiş şehrin göbeğindeki hastane bu.

Hayır, bu bir Cerrahpaşa belgeseli değil çünkü yıllardır azla, yetersizlikle, umursamazlıkla boğuşmaktan yorulmuş herhangi büyük bir devlet hastanesi olabilirdi. Loşluklar, bezginlikler, kapılar, kapılar, kapılar, gevşeten gece nöbetleri, bahçesinde uyuklayan köpekler, hemen her devlet hastanesinde hazır bir dekor olarak bekliyor.

Kameranın gergin ve zorlu bir ameliyattan alıp başını gitmesi, koridorlarda dolaşması filmin dilinin, yaklaşımının bir özeti: “Derdim size bir hastanenin nasıl işlediğini ders kitabı gibi göstermek değil.”

Deniz Tortum çocukluğundan itibaren bolca zaman geçirdiği, doktor babasının çalıştığı bu hastaneyi aslen fiziksel yapısı veya organizasyon işleyişi açısından seçmemiş bence. Onu bu belgeseli yapmaya iten her karışını bildiği ve rahat hareket edebileceği bu yapı içinde yıllar boyunca kendisini etkileyen ve zihnine nakş olan –kabaca bir tanımlamayla- ‘tıp pratiğinin perde arkası’.

Bir ara not: benim çocukluk anılarımda da Cerrahpaşa geniş yer tutar. Babam doktor değildi ama karşı konulmaz bir evhamın peşinde sıkça yolumuz düşerdi Cerrahpaşa’ya. Kah koridorda beklerdim kah içeride gerilirdim. 13-14 yaşlarında neredeyse gözüm kapalı bütün bölümleri dolaşabilirdim. Hastanenin kokusu burnumda endişesi içimde, hâlâ.

Yönetmen çoğumuzun görme şansı olmayacağı veya belki de görmek istemeyeceğimiz anlarda hiç tedirgin olmadan, sakin ve ustaca dolaşıyor. Ameliyathaneler, nöbet odaları, morg… İşin ilginç ve güzel tarafı girdiği yerlerde uzun uzun kalmasına rağmen kimse tedirgin olmuyor, kamerasına bakmıyor, sözünü sakınmıyor (tabii göremediğimiz durumlar mutlaka olmuştur). Sanki çekim yapan görünmezlik iksiri içmiş gibi; doktorlar, hemşireler, teknisyenler kamera orada yokmuşçasına olağan ama bizim için olağandışı hayatlarına devam ediyorlar. Hangi belgeselci istemez ki bu iksiri.

Yirmibir yıl önce NTV’ye hazırladığım ‘Zamanın Dışında’ programının bir bölümünü Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde (bilinen adıyla Taksim İlkyardım) çekmiştim. Her bölümü 25 dakikalık programın formatı bir mekânın veya bir grup insanın 24 saatini anlatmak üzerineydi. Bir kameraman arkadaşımla hastanede üç gündüz ve bir gece geçirdik ki bu bile bir TV programı için lüks sayılıyordu. Boom mikrofonu malzeme deposundan koparmayı başardığımız iki gün, bir asistan sesçi olarak geldi. Kapıdaki danışmadan yatış odalarına her köşede günlük işleyişin ve içerideki atmosferin ipuçlarını yakalamaya çalışarak. Ameliyathaneler başta, bazı yerlere iznimiz yoktu ve bazı yerleri de ben tercih etmemiştim. Sanırım o sırada ‘madde’yle değil onu sarmalayan sistemle ilgileniyordum. Geceyi neredeyse birlikte geçirdiğimiz nöbetçi genç doktorlar sabaha karşı artık bizi de kendilerinden görmeye başlamış olmalılar ki ‘bilimsel amaçla’ kullanılan bir ısıtıcıda yaptıkları kumpirden ikram ettiler. Hayır, sözsüz antant çerçevesinde bu anı çekmedik. Ancak çekimlerin hiçbir anında tam anlamıyla görünmez olamadık ne yazık ki.

Tortum sadece bir görünmezlik zırhıyla değil aynı zamanda gözü kapalı bilmenin güveniyle dolaşıyor Cerrahpaşa’nın koridorlarında. Kendi başına ve ne istediğini veya ne aradığını biliyor.

Bu bir belgeselci için çok güzel bir ruh halidir. Ne istediğinizi, nasıl çekeceğini bilmek ve kendi kararlarına güvenmek. Mekâna ve insanlara aşinasınızdır, onlar da size. Kameranızı alır ve tek başınıza çekersiniz. Hangi anda nereye döneceğiniz, kime zoom yapacağınız, bir planda kesintisiz ne kadar bekleyeceğiniz size kalmıştır. Çekerken hem büyük bir tatmin duygusu yaşarsınız hem de kafanızda kurgulamaya başlarsınız. Öte yandan karakterleriniz sizinleyken rahattır. Uzun süre geçirdikçe iyice rahatlarlar. Doğal davranır, doğal konuşur ve çok iyi anlar sunarlar. Deniz Tortum bu anlardan hangilerini seçeceğini iyi bilmiş.

Kameranın gergin ve zorlu bir ameliyattan alıp başını gitmesi, koridorlarda dolaşması filmin dilinin, yaklaşımının bir özeti: “Derdim size bir hastanenin nasıl işlediğini ders kitabı gibi göstermek değil.”

İlk bakışta belgesel neyi anlatacağına karar verememiş gibi görünüyor ama aslında parçalara bakmayı bırakıp verdiği hissi düşünürseniz kararını çoktan vermiş. Pozitif bir bilimin uygulandığı bir alanda insanı şaşırtacak, hatta ürkütecek boyutta bir ‘hesapsızlığın’ da olduğunu göstermek. Cihazı eksik ameliyattan hastasına (sanki biraz da bize) şiir okuyan doktora, hiyerarşi tartışılan gece nöbetinden ölümü anlatmak için meddahlığa soyunan morg imamına binalar kompleksine yayılan bir hesapsızlık.

Deniz Tortum’unki ‘izleyen göz’. Uzun uzun ve merakla izleyen göz. Anlamlandıran, bazen göz kırpmadan izleyen bir göz. Bizim içinse gösterdiklerinin bazılarında gözümüzü kaçırma refleksiyle mücadele ettiğimiz bir izleme.

Madde insan vücudu. Madde, tıbbın ‘hizmet sonsuzluğuna’ yayıldıkça değişen yapısı. Madde sağlık ve hastalık arasında gidip gelen bir ruh hali. Madde kameranın mütemadiyen dolaştığı koridorlarda gözle görülemeyecek, elle tutulamayacak bir varoluş. Kadavra parçaları, vücuda saplanan ameliyat gereçleri, eğitim mankenleri, atık torbaları, görüntüleme cihazı ekranları, tanımlama görüntülerinden geçilen grafikler…

Bu aslında belgeselle video-art arası bir serbest anlatı. Biraz da böyle olduğu için belki de, zaman zaman benim ağzımda kekremsi bir tat bıraktı. Bazı anları, örneğin ölüm kavramını dolaylı da olsa kameraya anlatmaya çalışan imamı, hastanenin komşu sokaklarında dolaşan davulcuyu belgeselin anlatısıyla bütünleştiremedim. Bazen de “Bu odada biraz daha kalalım, bu insanları daha uzun dinleyelim, bu kapıdan girmeyelim” dediğim anlarda yönetmen tercihini farklı yönde kullanınca izlekten bir süre koptum ama sonra tekrar bağlandım çünkü filmin zengin bir dokusu var; her an karşınıza sizi içine çekecek bir sahne çıkabiliyor.

Bu belgeselin arkasında tek bir yapımcı yok, kolektif bir çaba var. Aslı Erdem, Öykü Canlı, Anna Maria Aslanoğlu ve Fırat Sezgin paylaşa yardımlaşa belgeseli fikirden festivallere taşımışlar. Gerçekten de iyi bir belgesel yapmanın ve onu seyirciye ulaştırabilmenin en önemli şartlarından biri tecrübeli yapımcıların varlığı.

Son Söz

Belgeseller merak, heyecan uyandırıyor. Bize kurgu olmayan, gerçekle bağı kuvvetli, ufkumuzu genişleten bir dünyayı açtıkları için. Gösterdikleri ham, muğlak, eksik, tartışmalı, öznel olabiliyor. Tam da bu yüzden bizi seyirci kalmanın ötesine taşıyabiliyor. Düşündürüyor, merakımızı kaşıyor, fazlasını görme isteği doğuruyor, tartıştırıyor, bizzat görme, deneme, üretme hevesi veriyor. Zaman zaman şaşırtıyor, şüphelendiriyor, duygulandırıyor. Kısacası süresinin ötesine geçip harekete geçiriyor. İnsan daha ne ister?

Anlatım tarzları açısından da özgür bir alan. Klasik veya yenilikçi, bol konuşmalı veya sadece sesler üzerine kurulu, arşivler üzerine kurulu veya omuzda bir kameranın gördüklerinden ibaret.

Başta da söylediğim gibi bu beş belgesel yeni bir heyecan dalgası yarattı. Beşi de farklı üsluplarla yapılmış, özenilmiş, özgün ve hepsi aynı zaman diliminde ortaya çıktı. Nadir rastlanan bir mevsim. Bu dalganın peşine düşmek lazım.

Şimdiye kadar birçok iyi belgesel yapıldı Türkiye’de ve hâlâ yapılıyor da. Onları nasıl görünür kılacağımızı düşünmeliyiz. Nasıl daha çok ve daha iyi belgeseller yapabileceğimizi. O belgeselleri uluslararası alanda nasıl dolaştırabileceğimizi.

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Cinema Network’ün düzenlediği belgesel atölyelerinden birinin yürütücüsü yıllardır birçok organizasyonda bulunmuş yapımcı Mikael Opstrup’tu. Belgeselin proje halindeyken veya kurgu aşamasındayken nasıl sunulabileceğini detaylı olarak anlattıktan sonra katılımcılara sordu: “Neden uluslararası festivallerde Türkiye’den çok az belgesel görebiliyoruz, sizin düşünceleriniz nedir?”

Hemen parmak kaldırıp notlarımı özetledim: finansman zor, tecrübeli yapımcı az, belgesel alanında çalışan profesyonel görüntü yönetmeni-sesçi-kurgucu sayısı çok kısıtlı, filmlerin geliştirme-yapım sürecinde paylaşım az, yerel hikâyeler ağır basıyor. Çerçevesi daha muğlak bir unsur yenilikçi dil denemek belki de. Bu nedenler detaylandırılabilir, yenileri eklenebilir, tartışılabilir. Bunu Opstrup’a anlatmak için değil kendimizi geliştirmek için yapmalıyız.

Paylaşmak bence en kritik konulardan biri. Fikir aşamasında başlayıp gelişim/çekim/kurgu süreçlerinde başka belgeselcilerle, sinemacılarla paylaşıp eleştirileri ve önerileri değerlendirmek çok işe yarayacaktır. Film, çekilip kurgulanırken başkalarına açıldığında çok geç olabiliyor.

Öte yandan Opstrup’un sorusuna sarkastik bir yanıt da “biz burada görebiliyor muyuz ki?” olabilir. Az sayıda festivalde kısıtlı sayıda film dolaşıyor. Dolaşmaya çıkamayanlar etkinliklerde, özel gösterimlerde kendilerine alan yaratmaya çalışıyorlar. Salonlarda gösterim yapılmasını hep birlikte buruk bir gülümsemeyle geçersek tepelerin ardında televizyonlar ve dijital platformlar göz alabildiğine uzanıyor. Bugün itibarıyla oralarda umut veren bir hareketlilik yok. Yabancı kanallardan paket paket yağan doğa, teknoloji, kendin-yap, popüler tarih belgeselleri arzı dolduruyor, alanı da satanı da mutlu ediyor. Filmlere, dizilere olduğu kadar belgesellere de destek olmaya, alan açmaya başlamalılar. Özellikle dijital platformlar belgesel için soluk alabileceği ‘nişler’ sağlayabilir.

Bir yandan da belgeselci her seferinde beklentilerle boğuşmak zorunda kalıyor. Önceden bir beklenti oluşuyor. Konusunu eksiksiz anlatmasını, bir sonuç çıkarmasını, bir çözüm önermesini hatta günümüzde neredeyse taraf tutmasını bekliyoruz. Ancak o zaman bu yapılan belgesel olmuyor ki. On yıl önce Türkiye’ye masterclass için gelmiş olan, belgeselleriyle ülkesi İsrail’in politikalarını sert eleştiren usta belgeselci Eyal Sivan’a çay molasında bir soru yöneltilmişti. O günlerde gündemde olan Mavi Marmara gemisi olayıyla ilgili hemen bir belgesel yapıp yapmayacağı merak ediliyordu. Gülümseyerek belgeselin zamana, mesafe koymaya ve bakış açısına ihtiyacı olduğunu, bir olayın hemen ardından yapılacak çalışmanın haber-magazin olmaktan öteye gidemeyeceğini söyledi.

Belgesellere fazla sorumluluk yüklüyoruz. Yanlış. Belgeselci bir ansiklopedi maddesi, ders kitabı veya bir makale yazmıyor. Kendi merakını, arayışını, belki keşfini paylaşıyor. Görsel bir dünya kurmaya çabalıyor. Yıllar önce Behiç Ak’ın dile getirdiği gibi belgesel aslında ‘anlatmaya değil anlamaya’ çalıştıkça güzelleşiyor.

Beş güzel belgeselin heyecanından başlayıp döne dolaşa belgeselcinin ızdıraplarına vardık. Endişe etmeyin; çıkmaz sokakta değiliz. Biraz ileride köşeyi dönünce yeni belgeseller, yeni heyecanlar bizi bekliyor.

Şimdi bir an önce şu yazıyı bitirip gönül rahatlığıyla filmlerin yönetmenleri ne demiş, kim ne yazmış okuyayım, röportajları seyredeyim. İzninizle.