| forum

Sinema Nereye?

Bağımsız sinema Korona salgınıyla gelen ekonomik daralma ile baş edebilecek mi? Kadıköy Sineması’ndan Funda Kocadağ, Beyoğlu Sineması’ndan Utku Ögetürk, Bir Film/Başka Sinema’dan Ersan Çongar, yönetmen Reis Çelik ve yapımcı Serkan Çakarer ile konuştuk.

 

Moderasyon: Fırat Yücel, Enis Köstepen

Tüm dünyayı etkisi altına alan Korona virüsü salgını, Mart ayından bu yana Türkiye’deki sosyal hayatı da askıya almış durumda. İçişleri Bakanlığı’nın aldığı karar doğrultusunda 17 Mart’tan itibaren sinema salonlarının da aralarında bulunduğu pek çok işletme belirsiz bir tarihe kadar kapatıldı. Öte yandan birçok dizi ve film setine ara verilirken film üretimi de durma noktasına gelmiş hâlde. Gerek ekonomik gerek sektör dinamikleri bakımından belirsiz bir geleceğe doğru ilerliyoruz.

Süreç sinema sektörünü de yeni düşünme ve üretim olanaklarına yönlendiriyor. Salgın süresince kapalı kalacak olan sinema salonları online mecralarda seyircileriyle buluşma yolları arıyor. Beyoğlu Sineması 1989 adlı haftalık sinema gazetesini çıkarmaya başlarken Kadıköy Sineması ise sosyal medya hesaplarından fuaye sohbetleri düzenlemekte. Kuşkusuz İstanbul dışındaki bağımsız salonları da çok zor bir dönem bekliyor. Öte yandan salgın şartları, dijital gösterim mecrasına dair tartışmalara yeni bir örnek eklemiş durumda. Başka Sinema, BluTV ile yaptığı anlaşmayla bu dönemde vizyona sokmayı planladığı filmleri çevrimiçi gösterime açmaya başladı. Buna göre filmleri kısıtlı bir süre için kiralayabilen izleyiciler her film için 19,90 TL ödeyecek. Hasılattan film yapımcılarına ek olarak Başka Sinema’nın anlaşmalı olduğu salonlara da belirli bir pay ayrılıyor. Ancak bunun uzun vadede sinema salonlarının aleyhine olacağını düşünenler de var. Örneğin SİSAY (Sinema Salonu Yatırımcıları Derneği) başkanı İrfan Demirkol, yeni filmlerin sinema salonlarından önce dijital platformlarda gösterilmesini eleştiren, bunun “salonlara faydadan çok zarar vereceğini” öne süren bir açıklama yaptı. Sinema Genel Müdürlüğü, 22 Ekim 2019 tarihinde yürürlüğe giren yönetmelikle filmlerin sinema gösterimleri ile dijital platformlardaki gösterimleri arasında 5-6 aylık bir süre sınırı koymuştu. SİSAY bu sürenin de 11-12 aya çıkarılması gerektiğini savunuyor.

Salgının sinema sektörünün hâlihazırdaki sorunlarına yeni katmanlar eklediği ve yeni soru işaretleri doğurduğu bu dönemde sektörün farklı yakalarından isimlerle -çevrimiçi olarak- bir araya geldik ve salgının bağımsız sinema salonlarına etkisini, dijital platformların olanaklarını ve gösterim mecrasının geleceğini konuştuk.

 

Fırat Yücel: Öncelikle salonlardan başlamak istiyoruz. Bu dönemde sinema salonlarını yaşatmak için neler yapıyorsunuz? Aldığınız önlemler finansal olarak salonları ayakta tutmak açısından yeterli olacak mı?

Funda Kocadağ: Sosyal medya üzerinden fuaye sohbetleri yapıyoruz ancak burada maddi bir gelir söz konusu değil. Tek amaç herkesin evde olduğu, bir şeyler seyretme ihtiyacında olduğu bir dönemde biraz olsun sosyal medyamızı aktif tutmak ve tümden unutulmamayı sağlamak. Çünkü bir şeyler yapmak gerekiyor. Bir aydır kapalıyız, bu sürenin daha da uzayacağı besbelli. Ancak henüz gelir getirmeye başlamış bir projemiz yok.

Utku Ögetürk: Benim asli mesleğim sinema yazarlığı olduğu için ve yayıncılıktan geldiğim için Beyoğlu Sineması’nda 1989 bülten gibi bir projeyi daha önceden de yapmak istiyorduk. Ama maalesef ki iş öncelikleri açısından mümkün olmamıştı bu. Şimdi Beyoğlu Sineması’nda genç bir ekip de var. Kendi ekibimizin yapabildiği bir proje oldu 1989 sinema gazetesi. Maddi getiri olarak konuşacak olursak, Beyoğlu Sineması üzerinde çok fazla maddi yükümlülüğü olan bir sinema salonu. Beyoğlu gibi uzun yıllardır popüler bir yer olan İstiklal Caddesi’nde yer aldığı için kira yükümlülükleri başından beri çok fazla. 1989 bu dönem bittikten sonra açılmamız için tamamen bizi kurtaracak bir proje değil aslında. Bizim üretmeye devam etmek, sinema dünyasının içinde kalmak ve insanların Beyoğlu Sineması’yla kurduğu bağı belki biraz daha güçlendirmek ya da o bağı kaybettirmemek adına yaptığımız bir proje diyebilirim.

Enis Köstepen: Bu konuda belediyeler ya da bakanlık düzeyinde salonlara ekstra destek talep etme gibi bir girişim var mı?

U.Ö. Biz ilk günden bu yana Funda Hanım’la konuşuyoruz. İstanbul’un iki yakasının şu anda aktif olan iki arthouse sinema salonu olarak birlikte bir şeyler yapmak için haftada en az bir defa bir araya geliyoruz. Yurt dışındaki fonları takip ediyoruz. Ancak Türkiye açısından umudumuzu kaybettiğimiz için herhangi bir görüşme ya da başvuru yapmadık bununla ilgili. Sadece SİSAY başkanı İrfan Demirkol’la görüşüyoruz. Bu konuyla ilgili devlet tarafında ne tür görüşmeler yapılıyor ondan öğreniyoruz. Ancak bildiğim kadarıyla şu an için elle tutulur bir şey yok.

Korona virüsü dünyada yayılmaya ilk başladığı zaman hem İstanbul hem de Beyoğlu belediyeleriyle görüştük ve bu virüsün Türkiye’ye de geleceğini, onlar önlem almasa bile bizim sinemayı önceden kapatmayı düşündüğümüzü belirttik. Zaten Türkiye’de ilk kapanan sinema kendi kararıyla Beyoğlu Sineması. Buranın hijyeninin bizim olduğu kadar onlar tarafından da sağlanması gerektiğini belediyelere bildirdik ancak o dönem bize önceliğin belediye binaları ve camiler olduğunu söylediler. “Takip edin, bizi arayın, sonra bizden geri dönüş alabilirsiniz” dediler. Biz bunu sürekli olarak yapmamıza rağmen hiçbir geri dönüş alamadık. Türkiye’ye gelen ilk vakayla beraber de sinemayı kapatarak bu sorumluluğu üzerimize almaya çalıştık.

Benim gördüğüm kadarıyla yurtdışında bu tarz girişimler sinema salonu sahipleri tarafından değil, daha çok başka kurumlar tarafından yapılıyor. Çünkü yurtdışında, özellikle ABD cephesinde bazı sinema salonlarının yeniden açılamayacağının farkındalığı yaşanıyor şu anda. O yüzden daha büyük oluşumlar bu konuda girişimlerde bulunuyor. Hattâ ev sineması alanında çalışan Criterion Collection’ın dahi kendi bölgesinde başlattığı bir fonlama kampanyası var. O yüzden sinema salonlarının sayısı da böylesine azken, bizim kendi başımıza yapacağımız girişimlerden ziyade sektörün diğer kollarının da bu durumun farkında olarak konuyla ilgili bir şeyler yapması gerekiyor.

 

 

F.Y. Belki başka sinemalar da benzer bir durum yaşıyor ama medyaya yansıyan Rexx’in kapanması oldu. Tarihsel değeri de olan bir alan ve binada yer alıyordu Rexx Sineması. Funda Hanım, siz bu süreci nasıl takip ettiniz? Bu durum sizi nasıl etkileyecek?

F.K. Bütün bu sinemaların teker teker kapanması bizim için çok üzücü bir şey. Bu noktadan sonra oranın da en azından kültür-sanata hizmet eden bir biçimde kullanılacak olmasını tercih ederiz. Şöyle de bir şey var, bu sinemaların hiçbirisi birbiriyle rakip değildi, çünkü Bahariye bir sinema bölgesiydi. En çok sayıda sinemanın olduğu zaman bütün sinemaların da hasılatlarının en çok olduğu dönemdir.

E.K. Sektörün diğer alanları, yapımcılık da, dağıtım da gelirlerini dijital ve online ortamda arttırmaya yönelik stratejiler izleyip bu çerçevede planlar yapabiliyor. Ama salonların böyle bir imkânı yok, onların tamamen mekâna bağlı gelir modelleri var. Bu süreçte bunu yapabilenlerin online ve offline gelirlerindeki değişim nasıl olacak? Başka Sinema’nın BluTV’yle anlaşmasına da bu çerçeveden bakılabilir. Mesela Bir Film, dijital gelirlerinin ne kadar artmasını bekliyor bu anlaşmadan sonra? Türkiye’de bunun potansiyeli ne kadar, hem dağıtım anlamında hem yapım anlamında?

Ersan Çongar: Uzun bir kriz olacak ve sinema da en çok etkilenen sektörlerden birisi olacak. Dolayısıyla bir şekilde birtakım formüller üretmeye çalışıyoruz hızlıca. İlk aklımıza gelen formül de Başka Sinema olarak BluTV’yle bir işbirliği yapıp normal şartlarda bu günlerde vizyona çıkarmayı planladığımız filmleri online olarak seyircilere sunmak oldu. Bunun için de şöyle bir formül ürettik: Tabii ki filmleri üreten yapımcıların gelirin büyük kısmını alması gerekiyor diye düşündük. Sonuçta bu insanlar film üretmeye devam etmek zorundalar ve bir gelirleri olması gerekiyor. Şu anda vizyona girmesi gereken filmlerin de vizyona girmesi ya gecikecek ya da belki iptal olacak. Çünkü arkadan başka filmler geliyor, sinemalar açıldığında sinemaları yoğun bir takvim bekliyor olacak. Bunun dışında da kapalı olan sinemalar için de elimizden geldiğince bir fon yaratalım istedik. BluTV’yle yaptığımız anlaşmaya göre hem Başka Sinema hem de BluTV kendi payından bir miktar ayırarak sinemalar için bir fon yaratmaya başlayacak.

“Bir Film’in gelirlerinin yarısından fazlası sinemadan elde ediliyor. Online gelirler dediğimiz pay ise yıllık gelir içinde yüzde 1 ya da 2.”

Destek olunması gereken tek yer sinemalar da değil elbette. Ama sinemalar bu durumdan en doğrudan ve en çok etkilenen yerler. Aslında yapımcılar da, dağıtımcılar da, ithalatçılar da etkileniyor bu durumdan. Biz de bir dağıtım şirketi olarak ciddi şekilde etkileniyoruz. Bir Film’in gelirlerinin yarısından fazlası sinemadan elde edilen gelirlerden oluşuyor. Online gelirler dediğimiz pay ise yüzde 1 ya da 2 yıllık gelir içinde. Son derece ufak bir orandan bahsediyoruz yani. Çünkü biliyorsunuz Türkiye’de korsan piyasası inanılmaz büyük bir pazar. Biz filmleri korsana karşı koruma için para harcamamıza rağmen hepsini engelleyemiyoruz ve bir şekilde insanlar filmleri korsandan izlemeye çok alışmış durumdalar. Bu konuda yıllardır devletin ya da herhangi bir kurumun hiçbir caydırıcı önlemi de söz konusu değil.

Dünyada bütün bu kriz bittiği zaman birtakım şeyler değişmiş olacak elbette. Ancak insanların sinemaya gitmekten vazgeçmesi gibi bir durum bence söz konusu değil. Bir süre sinemadan korkulacak belki ama bir süre sonra da insanlar sinemaya dönecektir. Sinema ölmez. Bu krizin sinemayı öldüreceği düşüncesinin uzun vadede gerçek olmadığını göreceğiz. Ama kısa vadede pek çok işletmenin zarar göreceği de bir gerçek. Dolayısıyla kısa vadede bazı önlemler alınması gerekiyor ve sinemaları korumak için ekstra bir şeyler yapılması gerekiyor.

Biliyorsunuz Ekim ayında bununla ilgili çıkan yeni bir yönetmelik var. O yönetmelik çerçevesinde filmler artık vizyon tarihinden itibaren paralı dijital platformlara 5 ay sonra, bedava kanallara ise 6 ay sonra çıkabiliyor. Burada şöyle ufak bir sorun var, dünyada bu tip şeyler genelde kural ve kanunlarla belirlenmiyor. Genelde teamüllerle belirleniyor. ABD’de bu böyle. Orada kesin bir süre belirtilmiyor ve bunu şirketler sinema salonlarıyla anlaşarak devam ettiriyorlar. Ortalama süre de şu anda ABD’de 75 gün, 2020 itibarıyla. Ama stüdyolar bunu genelde 3-3,5 ay olarak uyguluyorlar. Bizde bu 5 ay olarak belirlendi. Televizyonlar içinse 6 ay. Mesela Fransa’da bununla ilgili bir kanun var, orada da 4 ay. SİSAY ise bu 5 ayın çok kısa olduğunu iddia ediyor ve 11-12 aylık bir süre istiyor bakanlıktan. Yani filmler vizyona girdikten sonra 11-12 ay boyunca hiçbir yerde yayınlanmasın istiyorlar. Sinemalar o konuda kendilerine daha fazla özgürlük istiyorlar ve diyorlar ki, ben o filmi istersem 1 hafta oynatır atarım, ama sen ondan sonraki 11,5 ay boyunca o filmle ilgili hiçbir şey yapamazsın. Şimdi bu çok hakkaniyetsiz bir talep. Sonuçta bir sektörün parçaları birbirini iyi dinleyip anlamak zorunda. Her parça diğer parçanın yaşamasına, gelişmesine ve para kazanmasına yardımcı olmak durumunda. Çünkü orada biz aslında sinema salonlarıyla iş ortağıyız. Dolayısıyla biz sinemaları nasıl düşünüyorsak ve onların para kazanmasını önemsiyorsak sinemalar da yapımcıları, dağıtımcıları ve film ithal eden şirketleri korumak zorunda. Çünkü bu insanlar, içeriği sinemalara sağlayan sektör parçaları.

“Bağımsız film açısından sinemada vizyona girme, bir süredir tabiri caizse ‘çocuğunun mürüvvetini görme’ye dönmüştü.”

F.Y. Bu noktada Serkan Çakarer’e dönmek istiyorum. Yapımcıların bakış açısından bu konu nasıl gözüküyor? Sizce bu 5 ay kuralı uygun mu yoksa SİSAY’ın önerdiği gibi artmalı mı?

Serkan Çakarer: Sinemada film izleme deneyiminin biricikliği bence tartışılamaz bir olgu. Hiç kimse, “Olur mu kardeşim ben evimde daha iyi film seyrediyorum, ne işim var o sinemalarda,” diyemez herhâlde. Bizim burada sıkıntı duyduğumuz ve aslında tartıştığımız mesele vizyona girme, yani theatrical release dediğimiz mecrayla ilgili. Bunu biz dünyada da yaşıyoruz ama bir de Türkiye’nin kendine has acayipliklerinden dolayı bazı sorunlar burada akut hâle geliyor. Dolayısıyla aslında bizim burada konuştuğumuz mesele “otur evinde filmini izle” meselesi değil, şu: Biz bir ticari mecra olarak vizyona girme mecrasını nasıl ayakta tutacağız? Çünkü içinde bulunduğumuz durumun sinemalara da ciddi bir maliyeti var, film yapımcısı olarak bana da ciddi bir maliyeti var. Ve en nihayetinde bu maliyeti kim üstlenecek? Dolayısıyla bu meseleyi hiç görmeden “Ben sinemaya giderim, filmleri izlerim” diye düşünmek çok fazla seyirci perspektifinden bir bakış oluyor. Tabii ki değersiz değil ama biz sektör bileşenleri olarak bu komplike değişkenleri her yönüyle tartışmak durumundayız.

Sinemada birtakım mecralar var; sinema salonu bunların en başta geleni, televizyon da bir mecra, dijital platformlar da bir mecra. Sinema filmleri bu mecralarda ayrı ayrı yer alabiliyor. Bu mecraların hepsinin bir sırası ve süresi var. Sinema salonunu bu mecralar arasında birincil hâle getiren şey ne? Geliri. En yüksek gelir sinema salonundan elde edildiği için sinema salonlarının bir önceliği var. Ve diğer mecraların sıralanması ve bunların sürelerini de filmin gelirine, finansmanına ya da filme yarattığı dolaylı etkiyle ölçüyoruz. Dolaylı etkiden kastım da, o filmin tanınırlığını, bilinirliğini artırması. Yani bir filmin değeri sadece vizyondaki geliriyle ölçülmüyor. Mesela film festivallerinin ticari bir getirisi yok ancak yine de önemli bir mecra. Çünkü filmin tanınırlığına ve daha sonraki hayatına etki eden bir önemi var. Buradaki hengâme ise şuradan kopuyor. 1950’lerde, 1960’larda film seyredilecek tek mecra sinema salonuyken şimdi artık dijital teknolojinin gelmesiyle bu mecraların sayısı artmış durumda. Yani hayatımıza önce televizyon girdi, sonra VHS, sonra DVD girdi, şimdi de VOD’ler (video on demand) giriyor, hattâ bu VOD’lerin de versiyonları var. Ama bir filmi tüketmenin süresi uzamadı. Dolayısıyla siz bir filmin tükenme eğrisi neyse o eğrinin içinde çok daha fazla mecrayı tüketmek zorunda kalıyorsunuz şu anda. Bu da bazı mecraların ortadan kalkmasına yol açıyor. Bu anaakım açısından da bir kriz yaratıyor ama ben bağımsız sinema açısından, kendi tarafımdan söyleyeyim. Bağımsız film açısından sinemada vizyona girme, bir süredir tabiri caizse “çocuğunun mürüvvetini görme”ye dönmüştü. Yani siz çocuğunuza bir sünnet düğünü ya da nikâh yaptığınızda onu elinizdeki imkânlarla yaparsınız ve yaparken de sonunu çok düşünmezsiniz ya… Hani o altın takar, o bilezik getirir gibi. Dolayısıyla orada bir gelir-gider dengesi yapmazsınız. Yani bizim için filmlerin vizyona girmesi bence son beş senedir böyle. Tanıtım imkânları çok kısıtlı biçimde, sınırlı sayıda bir kopyayla yaptığımız bir şey. Genelde oradan elde edilen bir gelir de yok. Ben genelde borçlu çıkarım hattâ dağıtımcıya. Böyle bir şey bu. Bizim için sinema, son zamanların popüler tabiriyle “itibardan tasarruf olmaz” diyerek tuttuğumuz bir platforma dönüşmüş durumda. Çoktandır böyle.

Ben kendi açımdan bakarsam, bağımsız filmlerde SİSAY’ın öne sürdüğü vizyondan sonra “5 ay yetersiz, 12 aya çıkması lazım” isteği gibi şeylerin bir çözüm olmadığını düşünüyorum. Hattâ tehlikeli görüyorum. Çünkü bu önerinin sinemanın ruhuna aykırı olduğunu düşünüyorum. Öte yandan SİSAY başkanı rüsum vergilerinin kaldırılmasıyla ilgili bakanlıkla konuştuğunu söylüyor. Sinema salonlarının hayatını daha iyi devam ettirmesinin yolu o tarihleri 12 aya çıkarmak, rüsumları kaldırmak gibi şeyler olursa o zaman biz bir mecranın hayatını devam ettirebilmesi için filmin kendisine, üretimine zarar verir, çelişkiye düşeriz. Bugün böyle bir düzenleme gelse ve o 5 ay 12 aya çıkarılsa ben Serkan olarak hiçbir filmimi vizyona sokmam. 12 ay theatrical window talep eden ve bunu yasayla düzenleyen bir ülkede ben bir hafta sonra kapının önüne koyulacağımı bilerek filmimi oraya koymam. Bu da zarar verecek bir şeye dönüşür. Bildiğim kadarıyla Korona’yla ilgili alınan önlem paketinde yapım şirketleri yok mesela. Sinema ve tiyatro salonlarını koymuşlar. Ciddi bir önlem paketinin olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla birbirimizle istişare hâlinde çözmemiz gerekiyor bu durumu.

F.Y. Bu noktada Reis Çelik’e dönmek istiyorum. Yurtdışındaki ülkelere baktığımızda genelde sektörün elementlerinin doğrudan devletten taleplerde bulunduğunu görüyoruz…

Reis Çelik: Bu durumun devam ettiğini varsaydığımız takdirde film üretiminin nasıl sekteye uğrayacağını düşünmemiz gerekiyor. Çünkü fonlarda sinemalardan gelen rüsum vergisi birikmeyecek. Sinema Genel Müdürlüğü’nün destek fonunun eline bir para geçmeyecek. Maliye de kalkıp biz oraya para aktaralım demeyecek, bizden bir öneri gitmediği sürece. Bu fonlar kendi kendine durmuş olacak. Dolayısıyla bu durumdan en büyük zararı bağımsız sinemanın göreceğini anlamamız gerekiyor. Büyük yapım şirketleri belki televizyonları arkasına alıp daha eğlenceli filmler çekip kaynak yaratabilecekler ama bağımsız sinema için böyle bir durum söz konusu değil.

“Sinemanın, yönetmenler dâhil hepimizin şu an birer işsizler ordusu oluşturduğumuzun farkına varmamız gerekiyor.”

Şu anda film ve dizi üretimi de tamamen durmuş durumda. Yüz binlere varan insan topluluğu buradan yaşamını sağlıyor. Büyük bir işsizlik durumu yaşanacağını görmemiz gerekiyor. Bunun hiç gündemde olmayan bir konu olduğunu görüyoruz. Bu konuda sinema sektörü ne yapacak ve kendi sesini nasıl duyuracak konusunu tartışmamız gerekiyor. Sinemanın, yönetmenler dâhil hepimizin şu an birer işsizler ordusu oluşturduğumuzun farkına varmamız gerekiyor. Yoksa üretim olduğu zaman hem dijital ortamlara hem de sinema salonlarına yönelik çözümler üretilebilir ama üretim olmazsa bunları tartışmanın da bir anlamı olmayacak.

F.Y. Sinema salonlarına geri dönelim. Siz Başka Sinema’nın BluTV ortaklığındaki projesini nasıl buluyorsunuz? Salonları nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz?

F.K. Proje aşamasında Başka Sinema’yla sık sık görüştük zaten. Olağanüstü günlerden geçiyoruz. Sinema salonları kapalı ama biz bir iş ortaklığıyla yola çıktık. Çok da iyi bir iş ortaklığı yapıyoruz. Bu durumda “ben kapalıyım, ben battım, sen de elin kolun bağlı otur ve hiçbir şey yapma” mantığını hiç akıllıca bulmadım zaten. O zaman da söyledim, bu sizin en doğal hakkınız. En yakın ihtimalle üç ay salonlar kapalı kalacak. Elde yapılmış olan filmler, dövizle gelmiş olanlar var. Bir şekilde onların da çarkının dönmesi gerekiyor ki salonlar açıldığı gün onlar bize destek olmak için güçlü olsun. Onun için hep birlikte, birbirimizle diyalog hâlinde, kimsenin mutsuz olmadığı, herkesin ayakta kalabileceği doğru noktayı bulmak lazım.

U.Ö. Online platformların büyüyecek olması, bence önünü alamayacağımız bir şey. İnsanların sinema salonlarına gitmesini devam ettirmeye çalışırken başka şeylerin önünü kesmeye çalışmak mantıklı değil. Bugün Başka Sinema’nın projesi onlar yapmasa bir süre sonra başkaları tarafından yapılacak bir girişim. Dünyada hâlihazırda yapılan girişimlerden birisi. Bir yandan da bu dönem bambaşka bir dönem. Sinema salonlarının açıldığı zaman kapanmamış olması gerekiyor. Uzun vadede bugün yapılan atılımların bir engel teşkil etmeyeceğini, aksine yeni formlar, yeni metotlar, yeni deneyimler yaratmak için fırsat oluşturduklarını düşünüyorum açıkçası.

E.K. Serkan’a da bir sorum var. Serkan’ın kurduğu çerçeve doğru bir çerçeve ama salgından önce de böyle meseleler vardı. Şu an bütün bu salgın esasında sinema salonu mecrasına aşırı bir baskı getiriyor, tabii ki üretim olmadığı için yapıma da. Salgın bu tartışmayı sence başka bir aciliyete ya da dönüştürücü bir hâle getiriyor mu?

S.Ç. Bence bu virüs krizi, dijitale geçiş sürecini hızlandırdı. Zaten yavaş yavaş yaşanıyordu, ona biraz katalizör etkisi yaptığını göreceğiz. Bu bizim gibi ülkeleri digitize etti. Kriz ilk geldiğinde bunun örneklerini gördük. Bu daha da artacaktır. Normalde her senenin başında Telif Hakları Genel Müdürlüğü bir basın bülteni çıkar. Orada düşen bandrol sayısından hareketle “Bu sene bandrol sayımız şuna düşmüştür,” diye başlayıp “dijital tehdide karşı mücadelemiz devam etmektedir” diye devam eden garip bir basın bültenidir o. Dijital dünyayı tehdit olarak gören bir basın bültenidir. Devletin bunu böyle bir tehdit olarak görmeyi bırakıp dijital dünyayla ilgili yapması gereken asli şeyleri yapması gerekir. Rekabete yönelik düzenlemeler yapmalıdır, korsanla mücadelenin merkezi devlet olmalıdır.

Bizim elimizi bu dönemde zorlaştıracak şeyin de maalesef geçen sene çıkan yasa ve sonra çıkan yönetmelikteki maddeler olduğunu düşünüyorum. Sinemaların promosyonlu ya da toplu bilet satması gibi uygulamalar yasayla yasaklandı. 5 ay meselesi de yönetmelikle belirlendi. Bu garip maddeler krizden çıkma aşamasında sinema salonlarının işine yarayabilecek olan promosyonlu bilet satışlarının ve özendirici kampanyaların önünü kesmiş durumda. Keza bu 5 aylık mecra aralığından biz de memnun değiliz, sinema salonları da memnun değil. Maalesef bütün sektörün birbirine girdiği, ticari meseleleri kendi arasında halledemediği, sektörel teamülleri belirleyemediği bir dönemden dolayı Ankara göreve çağrıldı ve garip yasa maddeleriyle sektördeki ticari anlaşmazlığa hukuki bir çerçeve çizerek çözmeye çalıştı. En azından bence bundan sonraki dönemde sektör içindeki sorunları kendi içimizde tartışarak çözmeliyiz. Etkileşimi artırıp bu tip problemleri bakanlık ayağıyla ya da yasalarla değil kendi aramızda konuşup tartışabilmemiz gerekiyor. Bu yarı hapis hayatı bittikten sonra insanlar normalde sahip olduğu şeylerin kıymetini anlayacaklar. Bizim de sektör içi iletişimi açık tutmamız gerekiyor.

R.Ç. Muazzam bir yanlış içerisindeyiz. Çünkü bir türlü bir araya gelemiyoruz. Sonra o hiç devreye girmesini istemediğimiz devlet devreye giriyor ve kendi bildiğini yapmaya başlıyor. Biz de sonra ona karşı çıkıyoruz. Birincisi yapmamız gereken şey, ortak payda kültürünü geliştirmemiz gerekiyor. Salonlar için, dijital platformlar için, yapımcılar için, yönetmenler, oyuncular için.

 

Söyleşiye ait video kaydına YouTube kanalımızdan ulaşabilirsiniz: 

Comments are closed.