| serbestkürsü

“Sinop Üzerindeki Gölge”

Passing Drama adlı filmin 7. Sinop Bienali’ndeki gösterimi son anda engellendi. Filmin yönetmeni Angela Melitopoulos bienalde yaşadıklarını ve filmde temel aldığı bellek politikasını anlatıyor.

Yazı: Angela Melitopoulos
Çeviri: Şeyda Öztürk

Passing Drama (1999) filmimin 7. Sinop Bienali’nde sansürlenmesi hakkında konuşmak dahi benim için oldukça üzücü bir deneyim. Hem bienalin iki küratörünün gösterdiği dayanışma, hem de sanatçılar Kerstin Schrödinger, Holger ve Cornelia Lund’un ve küratörler Mona Mahall ve Aslı Serbest’in dayanışmacı bir tutumla bienalden çekilmiş olması bu onur kırıcı eylemin beni incitmesini bir nebze engellemiş olsa da, geriye kötü bir his kalmadı değil. Üstüne üstlük, gayet trajik bir dönemeçte bulunuyoruz, Türkiye kısa bir süre önce Kuzey Suriye’de bir operasyona girişti. Bu son savaş, dikkatleri kendi yetersizliklerinden başka yöne çekmek için Ötekini daima ve her yerde düşman veya potansiyel terörist olarak gören bir devletin paranoyak gereksinimlerine hizmet eder gibi görünüyor. Nüfusu ağırlıklı olarak azınlıklardan oluşan bir ülkede benim filmimin sansürlenmesi, iç politikanın ne kadar kötü, kırılgan ve istikrarsız bir durumda olduğunun da göstergesi. Filmin, çocukluklarında aileleriyle birlikte sınırdışı edilen Anadolulu-Yunan göçmenlerinin o günlere dair anıları hakkındaki cümlelerle başlaması, filmime böylesi bir önem atfedilmesi ve sansürlenmesini benim için daha da inanılmaz kılıyor. Passing Drama’nın öyküsü beklenildiğinin aksine Yunanistan’da değil, Avrupa’nın diğer ucunda tekrar yollara sürülen panzerlerin üretildiği Almanya’da sonlanıyor. Bu deneme filmimdeki mülteciler, 1918’de açık arazide terk edilmiş bir şekilde duran Alman panzerlerini gayet iyi hatırlıyorlardı. Almanya ile Türkiye arasında uzanan “Eski Avrupa Ekseni” adlı hattâ (Alman İmparatorluğu’nun dünya savaşlarından önce izlediği politikalardan ilhamla türetilmiş bir ifade bu) kurulan ve günümüzde Yunanistan’daki krizle Yugoslavya’daki ölümcül iç savaşı Avrupa politikasının heybesine sığdıran bu ittifak, ölümcül bir mülteci siyasetine, baskıcı bir mülteci idaresine ve elbette mülteci azınlıkların yapısal olarak ezilmesine göz yumuyor ve bunun yol açacağı kayıpları hiç dikkate almıyor. Yani artık mesele sadece, Yunanistan’la Türkiye arasında 100 yıldan uzun bir süre önce imzalanan Lozan Antlaşması’yla birlikte kararlaştırılan bir “nüfus mübadelesi” çerçevesinde Yunanlıların Anadolu’dan, Müslümanların da Yunanistan’dan sınır dışı edilmesiyle sonlanan tarihsel çatışma değil. Bugün hem Türkiye’de hem Yunanistan’da, “Küçük Asya Felaketi”ni nitelemek için kullanılan “nüfus mübadelesi” kavramı, Almanya’da gayet aşina olduğumuz, öte yandan Yunanistan’da da varlığını devam ettiren bir yer değiştirme ve tehlikesini önemsizleştirme, unutma ve azınlıkları baskı altına alma politikasını da içeriyor. Bugün Almanya’da nasyonalist Identitäre hareketi (ırkçı Kimlikçiler hareketi) “nüfus mübadelesi” kavramını Almanya’da “bio-Almanlığın” ortadan kalkmasının, sözümona bir “etnik değişimin” tehlikesine dikkat çekmek için kullanıyor. Bu kavram, devletin iktisadi refahını milliyetçi bir perspektiften ele alan güncel mültecilik politikalarında da sık sık karşımıza çıkıyor.

Ancak burada ele alınması gereken bir başka mesele de günümüzde, sansür mekanizmasının işletildiği bir ülkede sanat bienallerinin gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği. Bir yandan, sanatın hayati öneminden aldığı kuvvet herkesi hayrete düşürüyor; öte yandan bu kuvvet, kültürel düzeyde ya ulus devlet kimliği tarafından kapsanmaya ya da biricikliğini ulus devlet coşkusuna kurban etmeye mecbur bırakılan kamuoyunun sıkıntılı sessizliğiyle karşı karşıya bırakılıyor.

Bu sansür 7. Sinop Bienali’nin kapanmasına yol açtı. Aslında Sinop Bienali’nin amacı, katılımda bulunan sanatçıların yerel aktörlerle işbirliği sürecine girmesini sağlamak. Bienal direktörü Melih Görgün’ün kaygı dolu, kibirli ve dikte eden tavrının bir sonucu olan kabul edilemez sansür uygulamasının hemen ardından küratörlerin tepkileri geldi. Direktör, tamamını izlemeye bile gerek duymadan filmi sansürlemeye karar vermişti; küratörlerin dediğine göre ilk 4 dakikasını izledikten sonra. Bienalin iptalinden birkaç gün sonra İstanbul’da düzenlenen sansür temalı bir toplantıda Görgün, uluslararası sanatçılarla Türkiyeli katılımcılar arasındaki işbirliğinin niteliğini değerlendirmekle yükümlü bir “hami” tavrıyla, bir yanlış anlamanın, bir iletişim kopukluğunun söz konusu olduğunu savundu. Bu bariz yalanlar, sansür uygulamasının daha da absürd bir hal almasına neden oldu.

Passing Drama, belgesel sinema olarak nitelendirilebilecek bir deneysel dokümantasyon; bellek hakkında, sözlü tarihin ezgilerini şarkı benzeri anlatılara dönüştüren aktarım mekanizmaları hakkında bir video-deneme. Sözlü tarihin yerini belgesel formatı aldı Passing Drama’da. Bununla birlikte, bu format travmanın bedene kaydedilişini gösterebildiği ölçüde dokunaklı. Taş kadar ağır cümlelerle, çok sayıda ulus devletin 20. yüzyılın başındaki sürgün vb. ölümcül pratikleri tarif ediliyor filmde. Bu deneme, sadece Türkiye’yle veya Osmanlı İmparatorluğuyla sınırlı kalmayıp ilgili bütün ulus devletlerin yazılı tarihindeki boşlukların birbirine nasıl bağlı olduğunu gösteriyor. Passing Drama’da, 1920’lerde gerçekleşen Anadolu’dan çıkış hareketinin son durağı Yunanistan değil. İkinci Dünya Savaşı sırasında binlerce insan zorunlu işçi olarak Avusturya’ya ve Almanya’ya geldi. Bu göçmenlerin çocukları da zorla çalıştırılan işçilerdi ve daha sonra, 1960’larda ve 70’lerde Avusturya, Belçika ve Almanya’da konuk işçi oldular. Bu insanların bir bölümü aynı fabrikalarda çalışıyordu, tıpkı İkinci Dünya Savaşı sırasında zorla çalıştırılan işçiler gibi. Yunanistan’ın kuzeyindeki köyler 60’larda, 70’lerde, 80’lerde boşaltıldı. Burada kültürel bir tahliyeye yol açması beklenen tarihsel bir ‘zincirleme unutma’ söz konusu. Bu zincirleme unutma bir yandan da, tarih için verilen mücadeleyi göçmen hafızasının bir niteliği olarak tanımlamakta.

Passing Drama bir tarih filmi değil bir ses filmi –ses imgelerinin, dahil edilmedikleri bir ulusal tarih oluşumundan beslendiği bir aile tarihi. Burada her tekil ses, bu felaketin kolektif mirasını sonraki nesillerin hafızasına kaydediyor. Şiddet dolu bir taşlama eylemi misali dile dökülen cümleler aileler içinde o kadar çok tekrarlanmış ki, diasporada da sağ kalmayı başarmış tekrar eden melodilere dönüşmüşler. Göç tarihi anlatılar aracılığıyla, yani sesler aracılığıyla nesiller boyunca aktarılmış. Burada esas önemli olan ses ve tekrarlar.

Passing Drama bu kolektif bellek süreci hakkında bir video. Buradaki esas mesele bir tarihi eksiksiz bir şekilde aktarmaktan çok, çeşitli düzlemler arasındaki geçişlerin dramaturjisini gerçekleştirmek. İmgelerin sürekli birbirine bağlanarak ileri taşındığı aktarımlar söz konusu. Çünkü dünün unutulması bir önceki günün unutulmasıyla iç içe geçmiş durumda. Bu ikisi birbirine karışmış.

Çin’in Atalar Kültü’ne özgü ‘zincirleme hatırlama’ kadar kapsamlı bir ‘zincirleme unutma’ bu; çünkü burada da dünün olaylarının unutulması, önceki günün ve bugünün olaylarının unutulmasıyla iç içe geçiyor. Passing Drama’da bireyin pozisyonu güncel hikâyelerle sürekli yeniden yazılıyor. Burada tarih nihayetinde, çoğunluğun azınlıkları yutmasına yol açan bir mekanizma işlevi görüyor. Kaçış, anlatının ana konusu oluyor; bir tür sağ kalma yöntemi olan ve nihayetinde yaratıcı bir direniş biçimi olan bir anlatı yöntemine dönüşüyor. Dolayısıyla ben bu çalışmada, geçmişin güncel mekâna ve uzama kaydedilmeyi bekleyen farklı biçimlerinin bir araya gelebileceği açık bir zamansal uzam sunmaya çalıştım. Aktarım deneyimi ve ardında bıraktığı izlerden yola çıkan dolayım aygıtlarıyla göçmen belleğini anlama yolunda bir girişim olarak da özetlenebilir bu çaba. Göçmen belleğini kişinin kendi bellek çalışmasına tekrar dahil etmenin bir yolu olarak. İzlenen bu hat ya da çalışma tek bir mekâna bağlı değil, hiçbir zaman tamamlanmış kabul edilemez; aksine, ulus devlet tarihiyle değil göçebelikle ya da göçebelik çalışmalarıyla (nomadologie) ilişkili. Passing Drama göçmenlik perspektifinden yola çıkıyor. Ulus devletin uzak geçmişiyle bağlantı kurmakla ya da ulus devlet politikaları arasındaki yarılmaları araştırmakla ilgilenmiyorum. Aksine, göçmenlik açısından belleğin durumuyla ilgileniyorum çünkü bana göre bu, önünde sonunda dünyanın genel durumuyla aynı kapıya çıkıyor.

Sinop’tan aldığımız daveti, parçalanmış ve yersizyurtsuzlaştırma deneyimiyle şekillenmiş bir belleğin, sözlü tarih biçiminde ilgili çevrenin en iç hücrelerine kadar sirayet etmiş bir belleğin ortak esaslarını araştırmanın bir vesilesi olarak görmüştük.

“90’lı yıllarda yapabildiğimiz kamusal tartışmaları bugün gerçekleştirmek mümkün değil. Fazlasıyla gergin, irrasyonel ve otosansüre eğilimli bir hava hüküm sürüyor.”

Oysa çalışmamızın henüz ilk gününde bu süreç aniden kesintiye uğratıldı. Bu duruma kimin ya da neyin somut bir şekilde katkıda bulunduğunu anlama fırsatımız olmadı ama, Sinop’ta sözlü tarih “uzmanı” diye bilinen bir şahısla yaptığımız ilk görüşmenin etkili olduğunu tahmin ediyoruz. Çünkü bu söyleşinin ortalarına doğru, Kemal Atatürk’le, Karadeniz’deki sayısız katliamın sorumlusu olarak bilinen elebaşı Topal Osman’ın Mayıs 1919’da Samsun’da yaptığı bir görüşmeden konu açıldı. Benim bu konuda söz konusu uzmana sorduğum bir soru (Bienal direktörünün beni bizzat yönlendirdiği), muhatabımın şahsına yöneltilmemişti elbette. Ama soru adeta bir patlayıcı madde etkisi yaptı: Söyleşinin orta yerinde yetkililer arasında telefon konuşmaları yapılmaya başladı. Bienalin merkezine döndükten sonra bize daha sonraki söyleşilerin iptal edildiği, bunların biçim açımızdan büyük tehlike teşkil edeceği söylendi. Bienalin iki küratörü, muhtemelen söz konusu insanları sakinleştirmek amacıyla, bir sonraki akşam izleyicinin karşısına çıkması planlanan Passing Drama’nın gösterimini öğleden sonra seansına almaya çalıştılar. Ama durum giderek kötüleşti. Direktör gönderdiği sayısız kaygı dolu mesajda, hapse girmekten korktuğunu, bienalinin tehlike altında kaldığını bildirdi. Ve filmin gösterimini engelledi.

Türkiye’de siyasal durum 90’lardan bu yana giderek daha da kötüleşmiş durumda. 90’lı yıllarda yapabildiğimiz kamusal tartışmaları bugün gerçekleştirmek mümkün değil. Fazlasıyla gergin, irrasyonel ve otosansüre eğilimli bir hava hüküm sürüyor. Bu hava Sinop’un üzerine de bir sessizlik perdesi geçirerek kentin tamamına yayılan bir sahte huzur hissine yol açtı. Bu, insanın yanlış filmin içinde yaşamasına ve bunu ölümcül bir şekilde sürdürmek zorunda olmasına benziyor. Baskıcı ortamdan, dile getirilemeyenlerden, buralardan göçerek ortadan kaybolan Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin gölgesinden kaçışın olmadığı bir yaşam. Onların ardında bıraktığı boşluklar insanları tehdit etmeye devam ediyor.

Passing Drama’yı Vimeo platformu üzerinden şuradan izleyebilirsiniz.

Comments are closed.