| serbestkürsü

“Unutturmamak İçin”

2 Şubat 2019’da sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındı, dijital malzemeleri hâlâ geri verilmedi. Seyr-i Sokak ekibinden Sibel Tekin 2013’ten bu yana yaşananları, kamerası ile sokağa çıkanların perspektifinden anlatıyor.

Sibel Tekin Yüksel Caddesi’nde çekim yaparken. Fotoğraf: Emine Kart

Yazı: Sibel Tekin

Görünürlük ve tarafının netliği… Bir belgeselci ve video-eylemci olarak gözaltına alınmanın sonuçları. Bunların da olumlu ve olumsuz yanları var. Görünürlük meselesi, öznel bir yorum olacak ama, tanınır olmak, popülerleşme çok tercih ettiğim bir durum değil. Tek olumlu tarafı çekimini yaptığımız şeyler belki bu sayede biraz daha fazla yaygınlaşabilir. Ama kişi veya kişilerin değil de, meselenin görünür olabilmesi daha hoş olurdu. Hattâ video-eylem ile uğraşıyorsak bu görünürlük hali çekim yapabilmemiz önünde engel de teşkil ediyor aslında. Bir yandan gözaltına alınmak, tarafının da herkes tarafından net bir şekilde görülmesini, anlaşılmasını sağlıyor. Çektiğimiz kişiler açısından güveni pekiştiren bir durum. Ama diğer yandan anti-propagandasını yaptığımız taraf da, haksızlıkları yapan, özgürlükleri kısıtlayan, adaleti engelleyen kurum ya da kişiler, onlara karşı olduğumuzu net bir şekilde görüyorlar. Tarafımın belli olmasından rahatsız değilim, memnunum hatta. Ama bu da çekmek istediğimiz mevzuyu çekmemizde zorluklar yaşamamıza neden oluyor. Bir eylem alanında bulunma nedenim o eylemi, mücadeleyi, direnişi kaydetmek. Bunun, yani yaşadığımız dönemi kaydetmenin, biz belgeselcilerin, video-eylemcilerin sorumluluğu olduğunu da düşünüyorum. Ama daha eylem başlamadan gözaltına alınmak da, amacı kaydetmek olan birisi olarak orada olmamı anlamsız hale getiriyor diye düşünüyorum.

Konuya biraz ortadan daldım. Biraz daha baştan başlamak gerekirse, Gezi (Haziran) Direnişi sonrası kurduğumuz Seyr-i Sokak Video-eylem Kolektifi’nin bir parçasıyım. Üniversite öğrencisi iken öğrenci filmleri ile belgeselle ilgilenmeye, uğraşmaya başladım. O zamandan beri de, bazen kendim de yapmaya çalışarak ama çoğunlukla kurgucu olarak belgesel sinema ile uğraşıyorum. 2013 yılından beri de video-eylem ile ilgilenmeye, uğraşmaya başladım. Aslında 2010 yılında Tekel Direnişi zamanı yaptığımız iş de video-eylemmiş, ama o zamanlar bunun farkında değildik ve bu şekille adlandırmamıştık.

Seyr-i Sokak olarak 2013 yılının sonunda Ankara’da sokakta çekim yapanlar bir araya geldik ve sosyal medya hesapları üzerinden özellikle Ankara’daki toplumsal hareketleri, direnişleri, hak ve özgürlük mücadelelerini kaydetmeye ve bunları sosyal medyada paylaşarak yaymaya başladık. O sırada Ankara’nın en temel meseleleri ODTÜ-100. Yıl Otoyol inşaatı ve Tuzluçayır Camii-Cemevi inşaatı idi. İki inşaatın yapıldığı yerde de yurttaşların itirazı polis şiddeti ile karşılık buldu ve mahallelerin karşı çıkmasına ve direnmesine rağmen, devlet bütün gücünü bu inşaatları tamamlamak için seferber etti. Toplumsal muhalefetin yükseldiği 2013 yılı sonrası yurttaşlar neredeyse karşılaştığı her haksızlığa karşı, özgürlük, eşitlik ve adalet talebi için sokağa çıktı. 2015 yılına kadar biz de yoğun bir şekilde direnişleri, mücadeleleri kameralarımızla kaydettik. Ama 2015 yılında katliamlar, ablukalar, sokağa çıkma yasakları başladı. Biz de, ne yazık ki, cenazelerin ve katliamların sonrasında geriye kalan unutturmama ve adalet mücadelelerini kaydeder olduk. 2016 yılı ile başlayan OHAL süreci ve devamında ise sokaktan herkesin çekildiği bir süreci yaşar olduk. Yukarıda da yazdığım, “çekemiyorsam, orada bulunmam da anlamsız” ruh hali de bu son zamanlardaki durumum. Ekip arkadaşım Oktay İnce’den biraz farklı bir yerde duruyorum. O gözaltına alındığında polisin el koyduğu malzemeleri geri alabilmek için kendisi de bir mücadele yürütüyor. Bense önem verdiğim meseleler haricinde çekim yapmayı bıraktım diyebilirim. Biraz kurumlara olan eleştirimden, biraz da umutsuzluk duygusu ile… Bu son süreçte 10 Ekim Ankara Katliamı için verilen unutturmama ve adalet arayışı sürecini kaydetmek öncelikli ve neredeyse tek amacım. Gül Büyükbeşe ile yaptığımız Ölüm Ne Yana Düşer Usta (2019) isimli belgesel de, 2015 yılı sonrası yaşadığımız katliamları unutturmamak, bilmeyenlere, hatırlamak istemeyenlere duyurmak ve geleceğin hafızasına kaydetmek için yaptığımız bir film. Bir yandan da bu son süreçte umutlu, güzel bir mücadele başladı ve biz de onu aksatmadan kaydetmeye çalışıyoruz. “Örgülü Mücadele”… Birikim Dergisi’nde yayınlanan, H. Kardelen Işık’ın Barış Ayrıcalığı ve 10 Ekim Anıt-Ağaçları başlıklı yazısından bu konuyla ilgili detaylı bilgi alınabilir.

Bu yazıyı asıl yazma nedenime gelirsek… 10 Ekim Ankara Katliamı davası duruşmalarından birinin ertesi günü idi… 2 Şubat 2019’da Afrin’deki savaş sürecinde, devletin verdiği isimle “Zeytin Dalı Harekatı” ile ilgili sosyal medya paylaşımları bahane edilerek ev baskını ile gözaltına alındım. Evde yaptıkları aramada bilgisayarım, hard disklerim, telefonum ve ismine bakıp şüphe duydukları birkaç kitaba el koydular, beni de gözaltına aldılar. Bizden birkaç gün önce de ,Türk Tabipler Birliği yönetimini “Savaş Bir Halk Sağlığı Sorunudur” dediği için gözaltına almışlardı. Sonra birlikte gözaltına alındığımız arkadaşlardan birinin sosyal medyada paylaştığı ve suç sayılan “TTB’nin yanındayız” ifadesini somutlaştırdılar ve Terörle Mücadele Hücrelerinde fiziken de TTB’nin yanında olduk. O günlerde Afrin ile ilgili sosyal medya paylaşımı yapan herkese operasyon yaptılar herhalde. Bizden bir hafta önce, bir hafta sonra alınanlar oldu. Hemen herkese dava açıldı, pek çoğu sonuçlandı. Hatırladığım kadarıyla aynı anda, aynı operasyon ile gözaltına alınan sekiz ya da dokuz kişiydik. Kadınlar olarak TEM hücrelerindeydik. Erkekler spor salonundaydı. Gözaltına alınan erkeklerin kim olduğunu da ancak adliyeye, savcı ifadesine çıkarıldığımızda gördük. Bu operasyon sonucu hâlâ bir dava açılmadı, dijital malzemelerimiz verilmedi. Haftada bir imza ve yurtdışı yasağı ile serbest bırakılmıştık, dört günün sonundaki savcılık ifadeleri ve mahkemeye sevkler sonucu. Yaklaşık bir yıl sonra imza şartı kalktı. Bir heves malzemeleri de verirler diyerek avukat arkadaşımla savcılığa gittik. Aldığımız cevap hâlâ incelenmediği ve poliste olduğu idi.

Bu gözaltı şimdilik son gözaltım. Seyr-i Sokak Twitter hesabından paylaşılan tweetler suç unsuru olarak görülmüş ve o nedenle gözaltına alınmışım. Suçlamanın konusunun bireysel hesap değil de, kolektif olarak kullanılan bir sosyal medya hesabı ile ilgili olması da ayrıca abesti. Önceki gözaltılar ya da gözaltına alınmadığım halde açılan davaların hepsi sokakta çekim yaparken, 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet suçundandı. Aslında onlarda da suçlamalar yine abesti. Elimde kamera çekim yaparken gözaltına alınmama rağmen eyleme katılmaktan suçlanıyordum. İçlerinde en komik olanı da eğitim sistemini protesto etmek için kendilerini Milli Eğitim Bakanlığı duvarına zincirleyen liselilerin eylemini çekerken gözaltına alınıp, kendimi zincirlemekle suçlanmaktı. En azından bu soruşturmada savcı mantıklı davranarak takipsizlik kararı verdi. Seyr-i Sokak’tan başka bir ekip arkadaşımıza, çekimi için geç kaldığı eylemde yol kapatıp pankart açmak suçlaması ile dava açılmıştı mesela. O durumda da hakim anında beraat verdi. Tabii her zaman mantıklı hakim ya da savcılara denk gelmek de mümkün olmuyor. “Savaş Halk Sağlığı Sorunudur” diyen doktorlara hapis cezası verdiler. %99 sürekli engelli raporu olmasına rağmen ve suçlama yapılan gösterim sırasında yoğun bakımda yatan Çayan Demirel’e de hapis cezası verdiler. 

Yine de mücadele etmek lazım tabii. Video-eylemci ve belgeselci olarak da en önemli mücadele aracımız yaşadığımız dönemi kaydetmek…

Comments are closed.