Şu An Okunan
Arami Ullón: Hepimiz Sömürgeciliğin Ürünüyüz

Arami Ullón: Hepimiz Sömürgeciliğin Ürünüyüz

Söyleşi: Aylin Kuryel, Fırat Yücel

Bugün Paraguay olarak adlandırılan ülkedeyiz. Ayoreo yerlileri, doğal kaynaklarını sömürmek üzere topraklarını işgal eden beyaz insanları ilk kez gördüklerinde, ellerindeki fotoğraf makinelerini “flaşları olan silahlar” zannetmişler. Bunları Documentarist 14. İstanbul Belgesel Günleri’nde gösterilecek Güneş Hariç Hiçbir Şey’in (Apenas El Sol, 2020) ana karakteri Mateo’nun (Ayoreo ismiyle Sobode Chiqueno) arkadaşlarıyla yaptığı sohbetlerden öğreniyoruz.

Çekimler boyunca yönetmen Arami Ullón ve ekibine eşlik eden Mateo, filmin sekiz kişilik ekibi ile Ayoreo halkı arasında bir aracı işlevi görüyor. Ama sadece pasif bir aracı değil Mateo. Bir kısmı bugün hâlâ ormanda izolasyon içinde yaşayan Ayoreo topluluklarının hafızası, onun eski püskü kasetçalarıyla yaptığı kayıtlarda saklı. Bir tek orada. Mateo filmin bir yerinde beyaz insanın güneş dışında her şeyi özelleştirip, kendi mülküne çevirdiğini söylüyor. Filmin ismi de buradan gelmekte: Güneş Hariç Hiçbir Şey… kalmadı geriye.

Ayoreo yerlilerinin büyük bölümü 1950’lerde, modern toplumdan bütünüyle yalıtılmış bir şekilde yaşadıkları Chaco ormanlarından zorla çıkarılmış. Bugün bu bölgeyi kapitalist şirket-devlet odakları ormansızlaştırmaya devam ediyor.

Filmin yönetmeni Arami Ullón’la yaptığımız söyleşi, Aslı Özgen’ın Sinemanın Dekolonizasyonu Ne İfade Ediyor? yazısında sorduğu sorulara dair önemli ipuçları da sunuyor. Güneş Hariç Hiçbir Şey, ‘Decolonize!’ (Dekolonize Et!) seçkisinin seyirciyle buluştuğu 2020 Amsterdam Uluslararası Belgesel Film Festivali’nin (IDFA) de açılış filmiydi. “Sömürgeci dönem asla sona ermedi” deniyordu festivalin sitesinde. Ullón da, “Sömürgecilik bitmedi mi ki?” sorusunun kendisini çok şaşırttığını söylüyor ve soruyor: “Ne zaman bitti ki?”

Ayoreo yerlilerinin kültürü Mateo’nun kasetlerinde saklı.

Bir söyleşinizde Ayoreo topluluklarından bir gazete haberi vasıtasıyla haberdar olduğunuzu söylüyorsunuz…

Ben Asunciónluyum ve şehirde yerlilerin el yapımı ürünleri turistik bölgelerde satmak haricinde varlık gösterebildiği bir alan yok. Varlıklarından bu şekilde haberdar oluyorduk. İsviçre’ye taşındıktan sonra bir gün partnerim elinde bir gazete ile geldi ve tamamen yalıtılmış bir şekilde yaşayan Ayoreo toplulukları ile ilgili bir haber gösterdi bana. Bu konuda fazla bir şey bilmediğim için utanç duydum önce. Sonra araştırmaya başladım ve farklı sosyo-ekonomik kesimlerden yüz Paraguaylı seçtim ve Chaco ormanında beyazlarla hiçbir teması olmadan yaşayan Ayoreo topluluklarından haberdar olup olmadıklarını sordum. Yüz kişiden sadece iki kişi biraz fikirleri olduğunu söyledi. Biraz daha araştırdıkça, Paraguay’daki hükümetlerin her birinin sistematik bir şekilde yerli halkın çeşitliliğini silmeye çalıştığını ve sanki tek bir yerli halk varmış gibi bir söylem tutturduklarını daha açık anlamaya başladım. Farklı gruplar, kültürler olmasına rağmen sadece Guaraní yerlilerinden bahsediyorlardı. Diktatörlük bittikten sonra Guaraní dilini ikinci resmi dil yaptılar. Bu şekilde kolonyalist tarihi gizleyen ve en az on dokuz farklı gruptan oluşan yerli halkın çeşitliliğini yok sayan bir tarih yazdılar. Tüm bu grupları aynılaştıran bir hikâye kurdular.

Hâlâ baskın olan resmî ideoloji bu mu?

Aslında neoliberal politikalar derinleştikçe, yerli halkın yok sayılması üretim için daha da verimli hale geldi. O yüzden mevcut hükümetin yerli halkların varlığını tanımakla hiç mi hiç ilgilenmediğini söyleyebiliriz.

Paraguaylı yönetmen Arami Ullón ile söyleşimizi, Kasım 2020’nin pandemi koşullarında çevrimiçi gerçekleştirdik.

Böyle bir bağlamda filmi Paraguay’da göstermek ne anlama gelecek? Ayoreo halkı bu filmin seyircisi olacak mı?

Filmi Paraguay’da nasıl göstereceğimizi henüz bilmiyoruz. Şu önemli; çok açık bir sansür mekanizması yok Paraguay’da. Stroessner’in diktatörlüğünün 1989’da sona ermesinin ardından Paraguay kendini demokratik bir ülke olarak tanımlamaya başladı. Ama çok daha derinden işleyen ve açıkça görünmeyen bir sansür sistemi var: görmezden gelme. Sanatı destekleme mekanizmalarının olmaması da bunun parçası. Sinemayı gerçekliği şekillendiren bir üretim biçimi olarak görmüyorlar. Daha çok pek de mühim olmayan bir hobi gibi bakılıyor sinemaya. Bu yüzden, eğlence dünyasına hitap etmeyen bir film yaptıysanız onun için finansal destek almak veya filmi dolaştırmak oldukça zor. Belgeseller için bu daha da zor. Belgesel sanatsal bir üretim biçimi olarak değil, “çocukların bir şey öğrenebileceği” didaktik bir form olarak görülüyor. Bir başka sansür biçimi de filmlerin büyük sinema salonlarında gösterilmesinin önünün tıkanması. Biz de bu sefer filmi küçük bir salonda veya odada göstermek istemiyoruz, büyük salonlara girmeyi deneyeceğiz…

Anaakım sinema salonlarının dışında başka “gerilla” yöntemler düşünülebilir mi gösterim için?

Filmi ilk izleyenler mutlaka Ayoreo topluluklar olacak. Lojistik ve ekonomik olarak zor olacak bu. Paraguay hükümetinden destek istedik bunu yapabilmek için, ama henüz alamadık. Ana akım sinema salonlarına ulaşamasak da, filmi Ayoreo topraklarında göstermemek gibi bir lüksümüz yok, bu öyle ya da böyle gerçekleşecek. Ama salonları da deneyeceğiz, çünkü filmin sadece insan hakları grupları tarafından izlenmesini istemiyoruz.

Pandeminin bitmesini beklemek gerekecek belki de…

Bizim onlar için tamamen güvenli olduğumuzdan emin olmamız gerekiyor kesinlikle.

Deneysel bir kurmaca olan ilk filminiz Ausencia de un nombre propio (1998) da sansürlenmişti değil mi?

Evet, o sırada, 1999’da, diktatörlük biteli sadece on yıl olmuştu ve bu değişim için kısa bir süreydi. Sanat alanında bir genişleme var gibiydi ve bu kısa filmim, ticari bir filmden önce gösterilen ilk Paraguay kısa filmi olmuştu. Fakat bir hafta sonra sinema salonu, filmin ahlaki değerlere uygun olmadığı için gösterimden kalkması gerektiğini söyleyen bir mektup aldı. Diktatörlükten uzaklaşmadığımıza dair bir tartışma da başlattı bu durum. Henüz 19 yaşında olan benim için bu bayağı zor bir süreçti. Yönetmenlik yapmaktan vazgeçtim. Ancak on iki sene sonra yeniden aldım kamerayı elime.

Sömürgecilik ne zaman bitti ki? Avrupa’yı ekonomik gücün, güzellik standartlarının, entelektüel üstünlüğün sembolü haline getiren, Avrupalılığı ulaşılması gereken bir mertebe olarak tasarlayan bu sistem devam ediyor.

Çekimlere dönelim. Size ve kameraya yaklaşımları nasıldı Chaco’da yaşayan Ayoreo yerlilerinin?

Oraya dışarıdan giden çok kişi yok aslında. Yıllar içinde oraya antropolojik ve etnografik araştırma yapmaya giden insanlar oldu. Ayoreoların her zaman bundan mutlu olduklarını da söylemek mümkün değil. İlk iki sene kamerayı açamadık. Sadece orada bulunduk. Benim için bu süre bu filmi çekme kabiliyetim olup olmadığını da test etme süresiydi. Her iki taraf da birbirinin yanında rahat hissetmeye başlayınca filmi çekmenin mümkün olduğuna ikna oldum.

Çekim sürecinde kaç kişiydiniz?

Sekiz kişiydik. Dükkanların, hatta bazen yolların bile olmadığı bomboş bir bölge olduğu için, lojistik çok zordu aslında. Böyle bir coğrafyada hareket edebilecek özel araçlarla gidiyorduk oraya. Paraguay’da en fazla dört kişi alan araçlar bulabiliyorduk ve ekibi buna göre şekillendirdik. Her zaman bizimle olan bir “Ayoreo uzmanı” vardı ve bölgeyi çok iyi tanıyan o kişinin bize verdiği bilgiler çok önemliydi. Neyin yapılıp neyin yapılamayacağını, biraz da onunla diyalog içinde şekillendiriyorduk. Altı yıllık araştırmamıza rağmen bizim bilemeyeceğimiz ayrıntılara o hakimdi. Ve tabii ki Mateo da hep bizimle birlikteydi.

Mateo baştan beri sizinle miydi?

Evet, Mateo sadece filmin ana karakteri olduğundan değil, o topluluk içinde çok önemli bir yere sahip olmasıyla da merkezî bir role sahip. Bazıları Mateo’nun fikirlerine katılmasa da, Ayoreo toplulukları içinde bilinen ve saygı duyulan biri. Bize saygı duyulmasının sebebi de ona saygı duyulması aslında.

Filmde beyaz insanların şamanları kendi kültürlerinden utandırarak zayıflatmalarından bahsediliyor. Bu utanç sizce bölgenin duygu haritasında hâlâ etkin mi? Konuşmak, kaydetmek, filme çekmek bu utançtan kurtulmanın bir yolu olabilir mi Ayoreolar için?

Misyonerler yerlilerin insani ve kültürel değerlerini Batı’nın cetveliyle ‘ölçerek’ onları aşağı gördüler ve çeşitliliklerini yok ettiler. Utanç, utandırmak, sömürgeciliğin başından itibaren bir araç olarak kullanıldı ve aslında hiç de yok olmadı. Burada, İsviçre’de sordukları “Sömürgecilik bitmedi mi ki?” sorusu beni hep çok şaşırtıyor. Tabii ki bitmedi. Ne zaman bitti ki? Avrupa’yı ekonomik gücün, güzellik standartlarının, entelektüel üstünlüğün sembolü haline getiren, Avrupalılığı ulaşılması gereken bir mertebe olarak tasarlayan bu sistem devam ediyor. Bu anlamda Mateo’nun kaydetme ihtiyacı, kolektif bir yeniden yapılanma itkisine dayanıyor. Verilmiş olan zararları değiştirmeyecek olsa da…

Mateo Sobode Chiquenoi

Bu anlamda Mateo’nun aslen beyazların oraya getirdiği bir araç olan kasetçaları yeniden işlevlendiriyor olması da önemli.

Evet kasetçalar onların dünyasına beyazlar tarafından sokulan yabancı objelerden biri. Misyonerler, kasetlere Ayoreo dilinde Evanjelist propaganda kaydedip yerleşim bölgelerine gönderiyordu. Mateo da bu sistemin bir parçasıydı, onlara yardım ediyordu kasetleri kaydetme konusunda. Bir süre sonra, kendi kültürlerini yutan bu sisteme karşı, aynı medyuma tam tersi bir işlev vermeye karar verdi.

Kullandığı başka teknolojiler oldu mu Mateo’nun bu süreçte?

Evet, Mateo antropologlara görsel kaydetmesi için de yardım ediyordu. Ama tabii bu bölgede her zaman elektrik yok. Dijital teknolojileri kullanmak için datayı kaydedebilmen ve yeniden oynatabilmen gerekiyor. Kaydettiğini yeniden oynatamazsan, kaydetmenin insanları bir araya getiren ve birlikte düşündüren özelliğini de kaybedersin. Dijital teknoloji ile bunları yapamayacağını fark eden Mateo, kasetlere geri döndü. Bu aralar Whatsapp kullanıyor, başka telefonu olan Ayoreo yerlilerine sesli mesajlar gönderiyor.

Mateo, aynı zamanda antropolog, etnograf, tarihçi, eylemci gibi… Postkolonyal teoride on yıllardır tartışılan mevzuları, sorduğu bir soruya, verdiği bir cevaba sıkıştırabiliyor.

Öyle gerçekten. Filmin didaktik veya bilgi veren değil duyulara seslenen bir yerden işlemesini istiyorduk ama elbette bilgi vermek de gerekiyor. Bunu nasıl yapacaksın? Sanırım bu yüzden kurgu altı ay kadar sürdü. Pandemide kurgucu ile bir araya gelemeden, çevirmen ile yüz yüze olmadan gerçekleşen zorlu bir kurgu süreciydi. Bilgi ve duyu arasındaki dengeyi sürekli gözettik.

Peki film seyirciyi nasıl konumlandırıyor? Öfke, utanç, merak duyguları sürekli yer değiştiriyor, iç içe giriyor seyirci için de.

Dediğin gibi, bu sefer Ayoreo yerlilerinin duyduğu utancın yerine, gözlerinin önünde gerçekleşmeye devam eden tarihsel şiddete tanık olan seyircinin utancı geçiyor. Seyircinin sadece aktif olarak yaptıklarını değil, sessiz kalarak da yaptıklarını sorgulamasını istedim. Kendimi de dahil ediyorum elbette buna. Paraguay’da hepimiz sömürgeciliğin ürünüyüz. Geçmiş çok farklı katmanlarda devam ediyor. Bunu düşündürmek istedim. Küreselleşmenin homojenleştirici gücüne karşı, kaybolan kültürlerden sadece bir tanesinden gelen bir ses bu.

Sistemin ismini de çok net koyuyorsunuz, kapitalizm.

Mateo çok net koyuyor aslında, düşmanları çok net tanımlıyor. Düşmanların yüzsüzleştiği bir dönemde, düşmanların ismini koymak oldukça cesurca.

İzole yaşayan yerlilerle bağlantı kurmaya çalışsam bu doğrudan haklarını çiğnemek anlamına gelirdi. Ayrıca onlar için ölümcül olabiliriz; aynı misyonerlerin yerlilerin alışık olmadığı virüsleri getirerek salgınlara yol açmış olması gibi.

Bölgede bugünkü durum nasıl, biraz anlatır mısın?

Yıllardır topraklarının bir parçasını geri almak için mücadele eden gruplar var. Hukuki olarak çok zor bir mücadele bu. Hükümet tabii ki buna yanaşmıyor, çünkü toprak iade edilirse o toprak artık sömürülemez hale gelir. Şu örneğe bakalım: Şu anda hükümet çok büyük bir Ayoreo toprak parçasını ulusal parka çevirerek koruduğunu iddia ediyor. Yerlilerin kullanamadığı bir toprağı koruduklarını iddia ediyorlar. Zaten toprakların bir kısmı iade edilse bile eski hayat biçimlerini yeniden üretemez Ayoreo toplulukları. Göçebe olan bu topluluğun doğa ile olan ilişkisi de zaman içinde tamamen değişti çünkü. Tamamen izole bir şekilde yaşayan Ayoreolar hariç bu yaşam biçimini koruyan yok.

Zaten söz konusu doğa da aynı doğa değil artık, değil mi? Ormansızlaştırma, hayvanların azalması, su kaynaklarının kuruması, iklim krizi…

Tabii ki, o kadar büyük bir toprak parçasında avcılık yaparak yer değiştirmek ile, şimdi sivil toplum kuruluşlarının onlara iade etmek için mücadele ettikleri, faunası değişmiş küçük toprak parçalarında yaşanabilecek hayat birbirinden çok farklı. Bu yüzden bence filmin konusu evin kayboluşu ve onu yeniden bulmanın imkânsızlığı aslında.

Dış dünyayla bağı olmayan Ayoreo toplulukları ile bağlantı kurmaya çalıştınız mı hiç bu süreçte?

İzole yaşamak onlar için bir tercih, onlarla bağlantı kurmaya çalışsam bu doğrudan haklarını çiğnemek anlamına gelirdi. Ayrıca onlar için ölümcül olabiliriz; aynı misyonerlerin yerlilerin alışık olmadığı virüsleri getirerek salgınlara yol açmış olması gibi. Bir yandan da, yerlilerin görüntü ve seslerinin sömürülmesini engellemek için çıkarılmış yasalar da var neyse ki. Hani bir anda karşımıza çıkan Amazonlarda bir kabilenin görüntüleri vardır ya, onları engelleyebilmek için. Bazen bir film festivalinde bile karşınıza çıkabiliyor bu görüntüler…

İzole yaşamdan çıkmış ve daha sonra geri dönmüş olanlar da ver değil mi?

Uzmanlar ilk temas yıllarında, Ayoreoların yüzde yetmiş-sekseninin öldüğünü belirtiyor. Daha doğrusu öldürüldüğünü. Çünkü bu, misyonerlerin getirdiği virüsler ile oluyor. Sayıları tam olarak bilmiyoruz, ama izole yaşamaya devam eden Ayoreo topluluğunda bugün yaklaşık 200 kadar insan olduğu tahmin ediliyor.

“Beyaz insanın özelleştirmediği, kendi mülkü saymadığı bir tek güneş kaldı geriye.” 
Mateo Sobode Chiquenoi

Bu ilk temas anına dair çok güçlü ifadeler var filmde; bir Ayoreo, beyazların kameralarını da silah zannettiğinden bahsediyor, “flaşları olan silahlar”. Mateo’nun kasetçalarının hem kaydeden hem de adı üstünde çalan bir cihaz olması ile ilk sinematografın hem kamera hem de projektör olması arasında bir paralellik bulmak da mümkün. Analojilerden söz açılmışken, son olarak da güneşten bahsedelim mi?

Güneş, bir yandan özel sektör tarafından ele geçirilmemiş tek kaynak, diğer yandan Ayoreoların eskiden taptıkları tanrı. Bir sahne var; Mateo eskiden güneşe taptıklarını anlatıyor ve güneşi ağaçların arasından görüyoruz. Hemen sonraki sahnede güneşin yerini yine yüksek bir ağaca yerleştirilmiş bir megafon alıyor. Evanjelist rahiplerin seslerini yaydığı sistemler bunlar. Yani Ayoreoların tanrısı, beyazların tanrısı ile yer değiştiriyor. Güneş, eskiden, Ayoreolar hâlâ ormanda yaşarken, onları koruyan bir yapı, Mateo’nun dediği gibi “yumuşak bir battaniye gibi”ydi. Ama daha sonra zalim bir enerji kaynağına dönüşüyor, çünkü ağaçlar kesilmiş. Güneş ile insanlar arasında yeterince ağaç yok. Orman, dengesi bozulduğu zaman ölümcül hale geliyor. Bu kontrolsüz ormansızlaştırmanın doğrudan bir sonucu.

Güneş, bir yandan özel sektör tarafından ele geçirilmemiş tek kaynak, diğer yandan Ayoreoların eskiden taptıkları tanrı. Ayoreolar hâlâ ormanda yaşarken, onları koruyan “yumuşak bir battaniye gibi”ydi. Sonra zalim bir enerji kaynağına dönüşüyor çünkü ağaçlar kesilmiş.

Devrimci terminolojide sıkça kullanılan güneş metaforunun biraz umutlu bir tarafı da yok mu?

Benim yoğunlaşmak istediğim nokta ne kadar çok zarar vermiş olduğumuz. O yüzden ne kendi motivasyonumda ne de filmde umut görmüyorum o kadar.

Belki de bu filmi yapabilmek için umuttan var geçmeniz gerekiyordu.

Tam olarak öyle. IDFA’nın direktörü Orwa Nyrabia bana, filmin sonunda “umut yok” diyebilmemin benim Paraguaylı olmam sayesinde mümkün olduğunu söylemişti. Bir Avrupalı yapsa bu filmi örneğin, bunu söyleme ehliyeti olmazdı. Öznelerin pozisyonu ve ehliyet meselesini sonsuza kadar tartışabiliriz ama büyük ihtimalle doğruluk payı var bunda. Gerçi ben bu filmi kendi pozisyonumdan yapmanın ne demek olduğunu da sorgulamayı hiçbir zaman bırakmadım. Öte yandan evet, şunu da söylemeli: Dünyanın en büyük ormanlık alanlarından bir tanesinde, gelecek yıla kadar neredeyse hiç orman kalmayacak olması oldukça umutsuz bir durum.

* Güneş Hariç Hiçbir Şey, 14. Documentarist kapsamında 10 Temmuz Cumartesi günü, saat 18:30’da Fransız Kültür Merkezi’nde; 11 Temmuz Pazar günü, saat 15:00’te Arter’de izlenebilir. Gösterim çizelgesi için tıklayınız.