| seyir

Sinema Salgını Nasıl Atlatacak?

Korona salgını dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de sinema sektörüne ağır bir darbe vurdu. Ancak birçok ülkede özellikle de bağımsız sinema salonlarını ayakta tutmak için önlemler alınırken Türkiye’de durum farklı…

27 Mart 2020’de Rexx Sineması’nın gösterim faaliyetlerine son verdiği duyuruldu.

Yazı: Şenay Aydemir

Yüz yıl önce 100 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olan İspanyol Gribi’nden sonraki en büyük salgın ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en büyük küresel krizin tam ortasındayız.* COVID-19 salgınının başladığı Çin ve etrafındaki ülkelerde işin sonuna gelinmiş gibi görünse de, Avrupa ve başta ABD olmak üzere Amerika kıtasında henüz zirve görülmemiş gibi.

Salgının başlaması ve hızla küreselleşmesinin ardından dünyanın dört bir yanında “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” temalı yorumlar ve yazılar ortalığa saçılmaya başladı. Hâlâ da devam ediyor. Kuşkusuz bu kadar küresel bir hadisenin, milyarlarca insanı etkileyen bir salgının ardından yerkürenin bildiğimiz gibi olmayacağı kesin. Yaklaşık bir on yıldır neoliberalizmin yeryüzünü düşürdüğü çukurun görüntüsünün netleşmesine tanıklık ediyorduk. Salgın, bir dönem tarihin sonu, sonsuz mutluluğun kapsı olarak ilan edilen neoliberalizmin insanlığı ve doğayı içine düşürdüğü durumu ayan beyan ortaya çıkardı. Artık görüntü pırıl pırıl. Başta sağlık olmak üzere, eğitim, iş güvenliği, sosyal haklar vb. birçok alanda kâra odaklanmış sistemlerin çöküşüne tanıklık ediyoruz. Almanya gibi ekonomisi güçlü ülkeler bunu kullanarak az hasar almaya çalışırken; İtalya, İspanya perişan oldu. Sağlık sistemi tamamen kâr üzerine kurulu olan ABD ise bu yazının kaleme alındığı sıralarda her anlamda salgından en çok etkilenen ülke konumundaydı.

COVID-19 salgının tüm dünyadaki ekonomilere ağır darbe vuracağı kesin. Birçok ülke sektörlere açık, dolaylı destekler sunacağını ilan etti. Yıllık 150 milyar doları bulan işlem hacmiyle önemli bir ekonomik büyüklüğe sahip olan sinema sektörü de bundan azade değil. Bütün ülkeler ilk önlem olarak sinema salonlarını kapattılar. Setler durdu, festivaller iptal edildi… Ancak ilk aşamada ekonomik olarak en büyük darbeyi salonlar yiyecek gibi öncelikle ki bunun emareleri de görülmeye başladı. Türkiye’de Rexx Sineması maliyetleri karşılayamadığı için işletmeyi sonlandırma kararını duyurdu. Ancak dünya çapındaki sarsıntı daha büyük olabilir. Geçen hafta medyaya yansıyan haberlere göre, dünyanın en büyük sinema salonu zinciri olan AMC Theatres, koronavirüs salgını nedeniyle iflasın eşiğine geldi. 1920 yılında kurulan AMC sinemalarının Amerika’da 661 lokasyonda 8200 salonu, Avrupa’da ise 244 lokasyonda 2200 salonu bulunuyor. Bu sinema salonu tekelinin salgın öncesi büyük yatırımların altına girdiği ve gelir elde edemediği için temmuz ayında iflas edebileceği belirtiliyor.

Kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan The Criterion Collection, Amerika’da koronavirüs salgını nedeniyle kapalı olan arthouse sinema salonlarını desteklemek için Janus Films ile birlikte bir yardım kampanyası başlatırken önemli yönetmenlerden de buna destek geldi. Zombilerin Şafağı (Shaun of the Dead, 2004) ve Tam Gaz (Baby Driver, 2017) gibi filmleriyle tanınan İngiliz yönetmen Edgar Wright, Empire dergisi için kaleme aldığı yazıda sinemayı salonda izlemenin kendisi için dinî bir ritüel gibi olduğunu belirterek önceden alınan üyelikler için geri ödeme istememek, yeni üyelikler yapmak ve daha bir dizi destek önerisinde bulundu. The Washington Post için bir yazı kaleme alan, Kara Şövalye (The Dark Knight, 2008), Başlangıç (Inception, 2010) ve Yıldızlararası (Interstellar, 2014) filmlerinden tanıdık Christopher Nolan ise ekonomiye destek paketlerine sinema salonu çalışanlarının da dahil edilmesini talep ediyordu.

ABD Kongresi, ülke ekonomisini canlandırmak amacıyla, sinema salonları ve sinema endüstrisi çalışanlarına fayda sağlayacağı söylenen 2,2 trilyon dolarlık bir teşvik paketini yürürlüğe soktu. Ayrıca NATO ve Will Rogers Motion Picture Pioneers Vakfı, sinema sektöründe çalışan darboğazdaki 150 bin kişinin kira masraflarını da içereceği söylenen 2,4 milyon dolarlık bir yardım fonu oluşturdu. Almanya’da tüm federal ve bölgesel film enstitüleri bir araya gelerek, yapım şirketleri, dağıtımcılar ve sinema işletmecileri için 1,5 milyon euroluk bir destek fonu başlattılar. Medienboard Berlin-Brandenburg, arthouse sinemaları desteklemek adına bütçesini 1,1 milyon euroya yükseltti. Buna göre, bölgedeki tüm sinema salonları programlama ödülü için başvuru yaptığı takdirde derhal 20 bin euro destek alacak. Birleşik Krallık hükümeti ise salgın nedeniyle kapatılmak durumunda kalınan sinema salonlarında çalışanların maaşlarının %80’ini ödeme sözü verdi.** Örnekler çoğaltılabilir. Türkiye mi? Bildiğimiz kadarıyla sektöre yönelik özel bir düzenleme söz konusu değil. Krizin ilk başlarında konut kredisi indirimi, uçak biletinde KDV oranı azaltılmasıyla birlikte birçok sektör için gündeme getirilen vergi ödemelerinin ötelenmesi ve ucuz kredi olanakları dışında bir gelişme olmadı. Ayrıca tam da krizin Türkiye’ye geldiği dönemde Sinema Destekleme Kurulu’nun uzun metraj yapım destekleri açıklandı. Ancak dağıtılan desteğin geçen yıla oranla çok azaldığı görüldü. 2019 yılında 38 projeye 32 milyon 350 bin TL destek sağlanırken, bu yıl 30 projeye 23 milyon 175 bin TL destek verildi.

Sinema salonlarından sonra ise en çok etkilenecek kesim olarak yapımcılar geliyor. Özellikle de yeni film çekmiş olanlar. Büyük Hollywood stüdyoları filmlerinin gösterim tarihlerini ileri tarihlere erteleyerek gelirlerini gelecekteki bir noktaya atma lüksüne sahip kuşkusuz. Fakat orta ve küçük ölçekli yapımcılar için durum daha karmaşık. Başta Cannes olmak üzere festivallerin ertelenmesi, bu filmlerin seyirci karşısına çıkamamasına ve uluslararası satışlarının gerçekleşememesine de neden oldu. Üstüne vizyona girme şansları da kalmadı. Borçla, banka kredisiyle çekilen bu filmlerin maliyetlerinin geri dönüşünün uzaması yapımcılarını da zora sokacak gibi görünüyor. Ara bir formül olarak Türkiye’de Başka Sinema-BluTV işbirliğiyle gerçekleştirilen VOD (Video on Demand) gösterimleri, yani filmlerin dijital ortamda para ödenerek izlenmesi formülü deneniyor. Fransa vizyondan sonra dört ay olan VOD’de gösterme süresinde esnekliğe gitti örneğin. Ancak bu ticari yönelim, sinema salonlarını fazlasıyla rahatsız ediyor çünkü filmlerin vizyona çıktıktan sonra dijital platformlarda gösterilmesini sınırlayan yasalar var. Türkiye’de örneğin bu süre beş ay. Başka sinema-BluTV işbirliğinin hukuki açıdan bir sakıncası yok. Çünkü bu beş ay, vizyona girmiş filmlerin gösterimini engelleyen bir madde. Sinema salonu sahipleri bu gelişmenin devamlılık arz etmesi ve ülke normale döndüğünde seyircileri salona çekecek film bulunamamasından kaygılanıyor. Hattâ bir kulis bilgisi daha paylaşabiliriz. Salgın başladığı sırada vizyonda olan Bayi Toplantısı (2020), Eltilerin Savaşı (2020), Aşk Tesadüfleri Sever 2 (2020) gibi filmlerin yapımcılarının Sinema Salonu Yatırımcıları Derneği’nden (SİSAY), dijital platformlara bu filmleri satmak için özel izin istediği ancak bu talebin geri çevrildiği de konuşuluyor.

Yukarıda toparlamaya çalıştığım özet, bütün sektörler gibi ekonomik bir daralma yaşayan sinemaya dair genel bir görüntü çizmek amacını taşıyor. Cevabı asıl merak edilen soru ise bu sürecin ardından sinemanın nasıl bir yöne doğru evrileceği. İnsanların eve kapanıp online mecralarda bu kadar vakit geçirdiği bir dönemin ardından seyir alışkanlıkları değişecek mi, bu ağır ekonomik sarsıntının ardından sinema salonlarının durumu ne olacak, yine ekonomiye bağlı olarak film üretimi nasıl bir seyir izleyecek ve tabii salgının ardından ortaya çıkması muhtemel kültürel alışkanlıklar nasıl bir yönelim izleyecek?

Yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal, toplumsal ve kültürel olarak da nasıl bir dünya inşa edilecek sorusunun yanıtı sinemanın akıbetini de belirleyecek kuşkusuz.

Sorular çoğaltılabilir. Onlara bağlı olarak cevaplar da. Şu an yapabileceğimiz tek şey, elimizdeki verilere, geçmişe ve bugüne bakarak öngörülerde bulunmak olacaktır kuşkusuz. Çünkü salgının etkisinin daha ne kadar süreceğini, yıkımın nerelere kadar derinleşeceğini henüz bilmiyoruz. Ve asıl olarak salgın sonrası ortaya çıkacak yeni dünyanın ‘normali’nin nasıl olacağına dair elimizde fazlaca veri yok. Yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal, toplumsal ve kültürel olarak da nasıl bir dünya inşa edilecek sorusunun yanıtı sinemanın akıbetini de belirleyecek kuşkusuz.

Elimizdeki verilere ve yakın geçmişin yönelimlerine bakarak kendi öngörülerimizi sıralayabiliriz şimdi. Dünyada sinemanın toplam ekonomik büyüklüğünün 150 milyar dolara yakın olduğu tahmin ediliyor. Bunun üçte birine yakını gişe hasılatından elde ediliyor ve en büyük kalemi oluşturuyor ki içinde bulunduğumuz yıl itibarıyla en büyük darbeyi bu alan yiyecek. Örneğin yıllık 11-12 milyar dolar gişe hasılatı elde edilen ABD’de normal şartlarda 4 milyar dolara ulaşmış olması gereken toplam hasılat şu an 1,7 milyar dolar civarında kalmış durumda çünkü salonlar kapalı. Birçok büyük stüdyo filmi gösterim tarihlerini sonbahara attı. Bu tarihte hızlı bir toparlanma yaşasa bile, geçen yılın çok altında kalacağı öngörülüyor. Bu yıl sinemanın küresel bazda 20 milyar dolarlık bir kayıp yaşayacağı, bunun da büyük oranda gişe hasılatından kaynaklanacağı ifade ediliyor.

Peki, büyük stüdyolar buna dayanabilse bile küçük yapımcılar nasıl dayanacak? AMC Theatres gibi milyar dolarlık tekellerin battığı bir ortamda bağımsız ya da küçük ölçekli sinema salonlarını nasıl bir gelecek bekliyor? Türkiye’de hâlihazırda 150 salonun kapılarına kilit vurulduğu bilgisi dolaşıyor sektör kulislerinde. Büyük bir sinema zincirinin yüzlerce çalışanı işten çıkardığı, bir başkasının da beş lokasyondaki salonlarını kapattığı söyleniyor. Türkiye’nin sinema verilerini tutan boxofficeturkiye.com sitesinde yayınlanan bir habere göre sektör temsilcilerinin tahmini, sinemada normalleşmenin altı ayı bulabileceği yönünde.*** Ve salonların yüzde 40’ının kapanabileceği, diğerlerinin de salon azaltma yoluna gidebileceği ifade ediliyor.

Gelelim işin yapımcı ayağına. Yukarıda da değindiğimiz gibi büyük stüdyolar gerektiğinde kendi dijital platformlarını kurabilecek güce sahipler, var olan online platformların hâlihazırdaki tedarikçileri aynı zamanda. Ve fakat yılda bir ile üç arasında film çekebilen, bunu yaparken de ticari riskler alan yapımcılar için durum parlak görünmüyor. Çünkü bu filmler için kaynak yaratan fonların, dünya ekonomisinin içine düşeceği daralmanın ardından güçlerinden ne kadar kaybedeceği sorusu ortada duruyor. “Sanat sineması”nda kaynakların azalma eğiliminde olduğu son yıllarda sıkça dile getiriliyordu. Buna bir de kriz eklendiğinde önümüzdeki dönemde kaynaklara ulaşımda ciddi sıkıntılar olacak gibi görünüyor. Üzerine fon ve festival yöneticilerinin beğenilerinin ortaya çıkan ürünleri tektipleştirdiği eleştirilerinin haklılık payını da eklersek vaziyet daha da karmaşık hale geliyor.

Buradan festival bahsine geçebiliriz. Festivallerin küçük yapımcılar için iki önemi var. İlki daha film çekilmeden buralarda ortak yapımcı bulma ve ön satış yapma fırsatı buluyorlar ki bu yıl başta Cannes olmak üzere festivallerin ertelenmesi bu olanağı tamamen ortadan kaldırdı. İkinci olarak da filmler festivalde ilk gösterimlerini yapıyor ve dünyanın dört bir yanına satılıyor. Televizyon satışları, online platform pazarlıkları genellikle bu tür festivallerde dönüyor. Yani çekilen filmlerin maliyetini karşılamaya başladığı yer burası. Daha sonra salonlar tabii ki…

Cannes ve Venedik festivallerini online düzenleme fikrine sıcak bakmıyorlar ama Tribeca bazı filmleri basın ve profesyoneller için online olarak gösterecek. 2020 SXSW Film Festivali, Amazon iş birliğinde online olarak düzenlenecek. Türkiye’de İşçi Filmleri Festivali de online yapılacak. Açıkçası bunun geçici bir formül olduğunu, ekonomik daralmaya rağmen festivallerin bir buluşma alanı olmaktan yakın dönemde çıkmayacağını düşünüyorum. Belki bir süre psikolojik nedenlerle zayıf geçseler de uzun vadede film festivallerinin, filmlerin karakterine uygun bir şekilde kalabalıklarla birlikte yapılacağını öngörebiliriz.

İçinden geçtiğimiz dönemde sinemanın ‘akıbeti’ denilince üzerine en fazla kafa yorulan konu online platformların bu alana egemen olup olmayacağı. Birkaç yıldır başta Netflix olmak üzere dijital platformların bu alana yönelik yatırımları, sinemanın usta yönetmenlerine film çektirmeleri, festivalleri ve hatta Oscar adaylıklarını domine etmeye başlamaları sinema salonlarını ayrıca tedirgin ediyordu. Üzerine bir de salgın nedeniyle milyarlarca insanın eve kapanması bu platformlara ilgiyi büyük oranda arttırdı. Netflix’in 165 milyon, Amazon’un 150 milyon, Disney’in ise 50 milyon abonesinin olduğu salgın krizinden önce yazılıp çiziliyordu. Başta bu platformlar olmak üzere online platformların abone sayılarını çok daha yukarılara çekeceği kesin. Bu da hem sinemaya daha çok yatırım yapacakları anlamına geliyor hem de sinema salonlarını daha zor günler beklediği…
Bir tür ‘yeni Hollywood’ olarak bu tür platformların kendi hikâye ve estetiklerini dayatacaklarını beklemek de saflık olmayacaktır. Dolayısıyla merkezîleşen her ekonomi gibi, burada da tektipleşmenin ve tekelleşmenin olması kaçınılmaz görünüyor…

COVID-19 salgını online platformların yükselişi, mali olanaklara ulaşmanın zorluğu, seyircinin nazlanması, festivallerin tektipleşmesiyle zaten zor bir dönemden geçen sinemayı oldukça etkileyecek gibi. Ancak her dönem kendi olanaklarıyla birlikte var olur. Dijital alanın gelişmesi gösterim alanları daralan filmler için yeni olanaklar sunabilir. Ve görülen o ki, devletler ekonomiyi toparlamak içim kamu harcamalarını artırmak zorunda kalacak. Doğru bir planlama ve örgütlenmeyle bu kamu harcamalarından sinemaya düşecek olan payın artırılması da güçlü bir seçenek olarak görülüyor.

70’lerde televizyon, 80’lerde video çılgınlığını atlatan sinema salonları online platformların hücumunu savuşturabilecek mi?

70’lerde televizyonun evlerde yaygın kullanımını, 80’lerde video çılgınlığını büyük yaralar almasına rağmen atlatan, dönemsel düşüşlerin ardından yeniden yükselişe geçen sinema salonlarının salgın ile gücünü birleştiren online platformların hücumunu savuşturup ayağa kalkıp kalkamayacağı asıl soru gibi görünüyor. Kendi adıma birlikte film izleme deneyiminin bir kez daha kazanacağını, toplu halde hareket etme, yan yana durmaya dair evrimsel bilginin devreye gireceğini umanlardanım. Ancak daha da merkezileşmiş, tekeller elinde toplanmış bir sinema salonu yapısıyla karşılaşma olasılığımız çok yüksek. Kriz önce küçükleri yutacak çünkü. Öte yandan “sanat sineması” hissinin festivallere sıkıştırıldığı bir döneme hazır olmalıyız. Alternatif online sinema platformlarına, uluslararası bağlantılarla inşa edilen online festivallere de…

Sinema artık tamamıyla ekonomiyle ilişkili bir sanat dalı. Ekonomik gelir amacı gütmeyen üretimler de buna dahil… Dolayısıyla sinemanın geleceği de salgın sonrası dünyanın yeni normalinin ne olacağına çok bağlı. Ekonomik olarak, kültürel olarak ve siyasal olarak nasıl bir dünyaya doğru gidiyoruz? Bu dünyayı şekillendirmekte hangi toplumsal sınıflar belirleyici olacak? Bu soruların yanıtları birçok şeyin gelecekte nasıl olacağını da şekillendirecek.

Sinema için umutlu olmamızı sağlayan şey, hem üretirken hem de izlerken kolektif bir ruha ihtiyaç duyuyor olması!

* Bu yazı ilk olarak Altyazı Fasikül’ün Mayıs-Haziran 2020 tarihli 6. sayısında yayınlanmıştır.
** “Coronavirus: Situation of Cinemas”, Art Cinema Cicae, erişim 16 Nisan 2020, <http://cicae.org/en/coronavirus#situation-en>.
*** “Sinemada Normalleşme Süreci 6 Aydan Uzun Sürebilir”, Box Office Türkiye, 13 Nisan 2020, erişim 16 Nisan 2020, <bit.ly/2XI5oxa>.

Comments are closed.